Röportaj

Published on Ocak 28th, 2018 | by Güney Birtek

0

Serap Matyaş ile Bir Röportaj: Sinemada Kadın, Oyunculuk, Tiyatro ve Dahası

Sayfa: 1 2

Share Button

Profesyonel olarak ilk oyunculuk deneyimine Semaver Kumpanya’da başlayan Serap Matyaş ile sinemada kadın, oyunculuk, tiyatro, felsefe, Bergman, Kieslowski, Stanislavski, Marlon Brando vb. üzerine konulara değindiğimiz oldukça keyifli bir röportaj gerçekleştirdim. Her şeyden önce insanın ahlaklı olmasını dile getiren Matyaş, bizlere oyunculuk üzerine tecrübelerinden bahsederken, aynı zamanda işin felsefesinde de olduğunun altını çizdi. Üretkenliğinden, eğitmenliğinden, oyunculuğundan daha öte bir insan olan Serap Matyaş’ı daha yakından tanımak için buyrunuz.

“Karakterin neyse oyunculuğuna sirayet eder.”

Serap Maytaş kimdir?

Akademi İstanbul adında özel bir okulun tiyatro bölümünden mezun oldum. O dönemde çok kaliteli hocalarımız vardı. Bölüm başkanımız Işıl Kasapoğlu’ydu. Eğitimim süresince aynı okuldan burs olarak eğitimime devam ettim. Mezun olurken Batı Rıhtımı adlı oyunla Semaver Kumpanya’yı kurduk. Böylelikle Semaver Kumpanya’da profesyonel oyunculuk serüvenim başlamış oldu. Profesyonel anlamda ilk oyunculuk deneyimim ise yine Semaver Kumpanya’da “Kuşlar Meclisi” isimli oyundur. O dönemde Semaver’in bir çok oyununda, Orhan Kemal uyarlaması Murtaza da dahil olmak üzere oyunculuk yaptım. 2007 sonuna doğru Semaver Kumpanya’dan ayrıldım. Oyunculuk eğitimimi tamamladıktan sonra Felsefe okudum. Felsefe, oyunculuk okurken de merak ettiğim bir alandı. Semaver Kumpanya’da Işıl hocanın asistanlığını yaparken de oyuncu koçluğu yaparken de hep şuna inandım: bir oyuncu koçunun daha başarılı olabilmesi için özellikle felsefe, psikoloji ve sosyolojiyi iyi tayin etmeli, üzerine bolca okumalar yapmalıdır.

Bir oyuncu koçunun daha başarılı olabilmesi için; felsefe, psikoloji ve sosyoloji üzerine okumalar yapması gerektiğini söyledin. Peki bu durum oyunculuk için de geçerli mi?

Gayet tabii, Platon da bunu söyler. Oyuncular için söylemez ama devleti yönetecek kişinin filozof olması gerektiğini dile getirir. Oyuncu koçluğu yapan bir hoca için bu bilim-düşünce alanları oldukça mühim. Artı olarak oyunculuk yapmak isteyen kişinin de bu alanlardan beslenmesi onun için kazanım olacaktır.

Oyuncu olmaya ne zaman karar verdin? Seni oyuncu olmaya iten çekim kuvveti neydi?

Çocukluğuma dönersem, aslında oyunculuk üzerine belirgin bir çekim kuvveti yok sanırım. Liseden mezun olmaya yakın “ne yapsam, ne etsem” diye düşünceler olur ya hani “hangi bölümde okusam”… O dönemde bir gün kuzenimle Taksim’e gitmiştik ve ömrümde ilk defa izlediğim bir oyunla karşılaşmıştım. Yaşar ne Yaşar ne Yaşamaz oyununu izlerken içimden “bu oyunculuk çok güzel bir şeymiş, ben en iyisi oyuncu olayım” (gülümseyerek) dediğimi hatırlarım. Çocuksun ama işte. O heyecanla, gördüğün farklı işlere, uğraşlara özenirsin. Aynı dönemde Taksim’de bir kitapçıda ne alacağımı bilmez bir hâlde kitap bakıyorum… Neyse hemen yanımda bir adam vardı. Ona sorayım dedim: “ne alacağımı bilmiyorum, yardımcı olur musunuz” diye. “Ne okumak istiyorsun” dedi, “tiyatro okumak istiyorum” dedim. “Ne zaman karar verdin?” deyince, gülümseyerek “geçen hafta” dedim. “Bence çok doğru bir meslek seçmişsin” dedi ve Shakespeare’den başlamamı önerdi. Sohbet devam ederken, “hiç polisiye kitap okuyor musun” diye sordu. “Çok saçma onlar, öyle şeyler okumam” dedim. Meğersem o konuştuğum adam Ahmet Ümit’miş. “Ben polisiye roman yazarıyım. İstersen benim romanlarımdan birini oku” deyince, “okurum ama beğenmezsem söylerim” dedim. 17 yaşındayım daha. Şimdi düşünüyorum da, belki de Ahmet Ümit’in dürtüsüyle tiyatro okumaya karar verdim. Çünkü o zamanlar Ahmet Ümit’in bana önerdiği kitapları, zaman zaman ofisine gidip ona anlatırken hatırlıyorum kendimi.

Peki şimdiye kadar ki gelinen süreçte hangi çalışmalar içinde yer aldın?

Semaver Kumpanya’da başladım ve orayı kuranlar arasındayım. Beş yıl boyunca orada oyunculuk yaptım. Semaver Kumpanya bir komün hayatı gibiydi bizler için. Sadece oyunculuk yapmıyorduk, yeri geldiğinde yemek yapıyor, temizliğinden de sorumlu oluyorduk. Orada büyük bir kütüphane kurdum. Ahmet Ümit olayından sonra (gülümseyerek) kitaplar peşimi hiç bırakmadı. Semaver Kumpanya’dan ayrıldıktan sonra çeşitli özel tiyatrolarda oyunculuk yaptım. Bu oyunlar arasında “Yollu”nun benim için önemi büyüktür. Yollu, o dönemde benim için hayatımdaki en başarılı olduğumu düşündüğüm tiyatro oyunudur. Bir nevi kendi içimde oyunculuğumu ispat ettiğimi oyundur. Altın Portakal’da yarışan Hile Yolu (2013) filminde oyunculuk yaptım. Akabinde televizyon serüvenim başladı. 2015’te Ankara’nın Dikmeni adlı televizyon dizisinde komedi oynadım ve komedinin de bana başarı getirdiğini anladım. Bu durum sektörel bir tanınma sağladı. Ankara’nın Dikmeni’nde oynadığım karakter, tabiri caizse fenomen oldu. O yılın ardından Türkiye’de Mizah Festivali adında bir festivalin hazırlığını yaptım. Ülkedeki tüm mizahçıların buluştuğu, yazarından, çizerinden, yönetmenine kadar bir çok insanla bir araya geldik. Fakat, o süre zarfında festivalden bir gün önce vefat Zeki Alasya hepimizi derinden etkiledi ve festivali iptal ettik.

Evet, bu soruları seni daha yakından tanımak için oluşturmuştum.  Artık işin özüne, yani sinemaya ve tiyatroya değinme vakit geldi.
Sorum şu: Sinema denilince aklına ne geliyor? Bir oyuncu olarak sinemaya olan tutkunu nasıl tasvir eder ve hangi tür çalışmalarda bulunmak istersin? 

Kieslowski geliyor. Sinemayı bir oyuncu olarak ele alırsam dikkatim hep bağımsız filmlerde buluşuyor. Bağımsız filmlerin içsel karakterlerini, dramatik işleyişini izlerken kendimi sinemada hep bu tür işlerde oynarken hayal ediyorum. Televizyonda tam aksine mümkünse hep komedi yapmak isterim.

Neden, biraz açar mısın?

Bana göre mizah yapmak sevaptır. İnsanların bu kadar morali bozukken, insanlara hala acı, buhran, hüznü anlatmak neden? Zaten bu tüm olup-biten acılar gerçek hayatta da insanın başına geliyor. Bari siz anlatmayın artık içimiz şişti. Biraz da çiçekler açtır ekranda. Televizyon seyircisi komedi istiyor, sektör komedi yapmıyor ben anlamıyorum. Bence televizyonda eleştirisel bir tutumla mizah yapılmalı. Komedi insanı ayıltır. Hop der, kendine gel der. İşler Güçler dizisi söylediğim komedi anlayışına uygundu mesela. Sektöre oldukça sağlam eleştirilerde bulundu ve bunu yaparken güldürmüştü. Televizyonda drama çok iyi yazılmıyor. Aslında komedi de çok iyi yazılmıyor. Ama komedinin söz geçireni oyuncu. Yani komedide oyuncu çok önemli. Tabi senaristi, yönetmeni de mühim ama oyuncunun hiç pasif olamayacağı bir alan komedi ve tüm ipler oyuncunun elinde. Dramda bu bahsettiğim tüm özellikler sadece oyuncuda olmuyor. Yönetmen, senarist veya kurgucu da oluyor. Orada bir yan rol, figür olarak durabilirsin. Televizyonda drama yaparken çünkü matah bir durum yok. Tabi ama bunları genellememek lazım. Bu eleştirilerimden sıyrılan işler de çıkıyor televizyonda. Bağımsız sinemada bir dert var. Benim de belirgin dertlerim var hayatla ilgili ve bu dertlerimi ortak paydada buluşturan yani “dert anlatmak” gibi bir işlevi olan çalışmalarda bulunmak isterim.

Tiyatroya da değinmek istiyorum biraz. Tiyatro denilince aklına ne geliyor? 

Tiyatro denilince aklıma çıplaklık geliyor. Çünkü oyuncu çok çıplak sahnede. Yalnızlık geliyor… İstersen otuz kişilik oyunda oyna ama yine de yalnız başınasındır sahnede. Kendine güvenmek ile çekinmenin arasında bir şey yapman gerekiyor. Yani kendine çok güvendiğinde de olmuyor, çok korkunca da olmuyor. İkisinin arasında bir ayar tutturmak gerekiyor. Algın sürekli açık olmalı ve kendini her an her şey olabilire odaklaman gerekiyor. Tiyatro oyuncunundur. Yönetmenin değil. Bence tiyatroda yönetmen tanrı değildir, sinemada tanrıdır ama. Tiyatroda her şey oyuncunun elinde, sinemada ise yönetmenin. Tiyatral oyunculuktan hoşlanmıyorum ama ben. Büyük rol, büyük oynamalar, abartı mimikler, büyük duygular sanki verilmek istenen ölçütü kaçırıyor. Benim için tiyatro ve sinemanın ortak paydası “ölçülü” olmaktır. Benim sinemamla, tiyatromu birleştiren kavram ölçüdür. Plato’nun da merkezde tuttuğu bir kavramdır bu ölçü anlayışı. Her şeyden öte bir kere insan ölçülü olmalı. Ağlıyorsa ölçülü ağlamalı, gülüyorsa ölçülü gülmeli. O ölçüyü tutturmalı.

Bir oyuncu olarak senin için tiyatroda oynamak mı daha zor, yoksa sinemada kamera önünde oynamak mı?

Tiyatroda zor. Klasik bir açıklama olacak ama gerçekten de öyle. Sinemada bir çok tekrar alabiliyorsun ama tiyatroda öyle bir imkanın yok. Tiyatroda animal enerjinin ve güdülerinin çok diri olması gerekiyor. Hata yaparsan bile anında onu kaldırabilecek pratik zekaya sahip olmalısın. Aksilikler yaşansa bile motivasyonunu düşürmeden devam etmen gerekiyor… Tiyatro tıpkı hayat gibi. Hayatta da öyle değil mi zaten, başına kötü bir iş gelince motivasyonunu düşürürsen, ya da depresif bir duygu içine girdiğinde hayat da seni bırakıyor aslında. Tiyatro da öyle. Seni dışarıya püskürttür.

Oyuncu olmak isteyen bir bireyin sence bir tiyatro geçmişi olması gerekli mi? Yoksa hiç tiyatro yapmadan direkt oyuncu olunabilir mi? 

Olunabilir tabi ki. Ben oyunculuğun o kadar matah bir şey olduğunu düşünen bir oyuncu değilim. O kadar anlamlandırmıyorum oyunculuğu. Vazgeçilmez bir şey olarak da görmüyorum. Genelde oyuncular oyunculuğa çok büyük bir tutkuyla sarılırlar, her şeyin önüne koyarlar. Benim hayatımda oyunculuk öyle kutsal bir yerde değil. Herkes oyunculuk yapabilir, oyuncu olmak için illa tiyatrodan gelme zorunluluğuna gerek yok. Oyunculukta bir kaç önemli ilke var, onu yapman gerekiyor sadece. İdmanlı olman gerekiyor, çok çalışman gerekiyor. Bunu konservatuvar olmadan da yapabilirsin, konservatuvarla birlikte de yapabilirsin. Bireyin öz verisiyle ilgili bir durum yani. Bir model de çok iyi oyuncu olabilir. Ama mesela aktörlük, oyunculuktan biraz ayrı. Herkes oynar ama herkes aktör olamaz. Marlon Brando aktördür mesela.

Marlon Brando’yu aktör yapan yapan özellikler nelerdir peki?

Tavır sahibi bir kere. İnsanı dert etmek gibi bir mizacı var çünkü. Bu sadece Brando için değil, Kieslowski için de öyle, Tarkovsky için de öyle. İnsanı dert ediyorlar. Marlon Brando, öfkesi olan bir insan. Sisteme karşı bir öfkesi var. Hırs demiyorum yalnız, öfkesi var ve bu çok önemli bir unsur. Herhangi bir öfkeye sahip olmayan bir insanın çok iyi bir aktör olacağını düşünmüyorum. Aktörlük, akabinde cesur olmayı da gerektiriyor. Hayatta cesur olursan iyi aktör olursun. Hep söylediğim bir laf var: “karakterin neyse oyunculuğuna sirayet eder.”

Bildiğin üzere insanlık olarak tüketim toplumunun son aşamasında çürümeye doğru yol alıyoruz. Sektör üzerinden konuşacak olursam televizyon dizisi yahut sinemada bilhassa sunulan bir karakterin fiziği olarak bir mükemmelliği söz konusu. Başrollerde kadın erkek farketmeksizin hep bir kusursuzluk anlayışı var. Ya çok güzel, seksi bir kadın; ya çok yakışıklı, karizmatik bir erkek olgusu mevcut. Bu oyuncuyu metalaştırma olayının bir bakıma oyunculuğun önüne geçtiğini düşünüyorum. Çok güzelsen, yahut çok yakışıklıysan direkt bir “oyuncu” olarak ambiyans ediliyor. Özellikle ülkedeki dizi oyunculuğu… Neredeyse her gün yeni diziler başlıyor ve yeni yüzler görüyor/tanıyoruz. Bu yeni yüz tanımaları o kadar fazla ki çok kısa bir zaman sonra başka bir yeni yüzün gelmesiyle yeni saydığımız yüzler unutuluyor.
Sorum şu: oyunculuk (başrol) kıstasında illa mükemmel bir fiziğe, kusursuz bir albeniye sahip olmak mı gerekiyor?

Öncelikle bir oyuncuya çok iyi bir oyuncu diyebilmek için onun üç ya da beş işini izlemek gerekiyor. Tabii çok kötü bir oyuncu diyebilmek için de. Senin de dediğin gibi falanca bir oyuncu süreklilik göstermediği için belki de çok beğendiğin bir oyuncuyu bir yıl sonra hiçbir yerde göremiyorsun. Oyunculuk sadece oynama eğilimiyle ilgili bir şey değil. O yüzden Marlon Brando örneğini verdim. Çok uzun soluklu bir kavram. Aslında hayatındaki duruşunla paralel giden bir şey. Bir de medya gibi bir şey var. Medyatik olmak, popüler kültür diye bir durum söz konusu. Onu da idare etmen gerekiyor. Bence oynamaktan daha zor olan orası. Onu idare edemezsen zaten istediğin kadar Shakespeare ezberle, istediğin kadar entelektüel ol, popüler kültüre ayak uyduramadığın zaman siliniyorsun, kayboluyorsun. Örneğin; Dark diye bir dizi izledim. Muhteşem, bayıldım. Güzel kadın, çirkin kadın denilen kavram çok hassas bir konu. Benim nezdimde “ifadesi” olan kadın güzeldir zaten. İstediğin kadar küçük burunlu, renkli gözlü, kalın dudaklı,  boylu poslu ol, ifaden yoksa güzel değilsin. Yeşilçam’dan günümüze televizyon da dahil fiziki olarak çok güzel kadınların başrol olması tam olarak kırılmadı. Ara ara yeni bir üslup deneniyor ama yeterli olmuyor. Dark dizisine tekrar gelirsem örneğin, diziyi izlerken şunu yakaladım: Bizim ülkemizde ifade edilen “güzel kadın” olgusu hiç yok bu dizide. Kadının gözünün altı torbalarla dolmuş, 35 yaşlarında belki. Bizim kadın oyunculara baktığımızda ise aynı yaşa sahip oyuncuların gözlerinin altı dolgu olmak zorunda. Çünkü ülkenin yapımcıları, kanalları kusursuz güzellik yaratma ve onu sahneye koyma derdindeler. Ben geçen derste öğrencilerime de söyledim. Eğer fenomen bir karakter yaratmak istiyorsan kesinlikle popüler olmaman gerekiyor. Bence sektördeki en büyük sıkıntı bu. Fenomen bir karakter istiyorlar ama popüler bir ismi koyuyorlar oraya. Örneğin bir görüşmeye gidiyorsun. Oradaki cast direktörü bir karakter hakkında: “o çok güzel kadın” diyor. Cast direktörüne “ben çirkin miyim yani” desem de “hayır, hayır yanlış anladın, O çok güzel” diyor. İşte biz oyunculuk yaparken böyle şeylere maruz kalıyoruz. Psikolojin güçlü değilse altında ezilirsin. Gayette güzelim, gayet de güzeliz kadın oyuncular olarak.

Peki bu durum oyunculuk yapan bir kadını/erkeği metalaştırmıyor mu? 

Elbette ki metalaştırıyor. Bir kadın oyuncu olarak her şeyden önce bir “karakterim” ben. Artık oyuncu olarak şundan vazgeçtik: tamam dedik başrolunuz kusursuz yüze, fiziğe sahip bir kadın olsun. Yardımcı oyuncu da kusursuz olsun. Yan rollere sahip oyuncular da kusursuz güzellikte olsun… Ama bırakın da biraz yüzünde bir yaşam belirtisi olan, kusursuz güzellikte olmayan karakterler görünsün biraz. Hayatla iç içe, seyirciye tanıdık gelecek karakterler. 30 yaşında kaz ayakları kırışmış olabilir, burnu yamuk olabilir vb. Sonra Dark dizisine bakıyorum. Muhteşem karakterler seçilmiş. Bu bahsettiğim kusursuzluk ilkesi orada yok mesela. Yaşlısıyla, genciyle sıradan bir insan görünümdeler. Karakter algısı o kadar iyi oturmuş ki, resmedilen karakterde insan kendini bulabiliyor çünkü doğal bir yüze sahipler. İşte Black Mirror gibi, Dark gibi çalışmaların çok iyi tutmasını sebebi yazılan karakterlerin seçilen karakterlerle uyum sağlaması ve gerçekçi olmasıdır. Bizde şöyle bir tanımlama vardır ya hani: “su gibi güzel” hayır efendim, sinemada ya da televizyonda tüm karakterler su gibi güzel olamazlar. Seyirci, kendisini izlediği karaktere yakın hissetmeli. İzleyen, ulaşmak ister, değmek ister. Hepimiz o kadar kusursuz olmadığımız için, insan, biraz da kendisine yakın bir karakter ister. Örneğin genç bir kız, hayranlık duyacaksa bir erkeğe bebek yüzlülük nedir ya? Hani -benle olmaz bu- der. Hayal bile kurmaz. Kanalı değiştirir vb. Sunulan karakter hikayeye hizmet etmeli tabii ki ama gerçekçi de olmalı aynı zamanda. Senaryo, çok güzel bir kadın yahut çok yakışıklı bir erkek olarak yazılmışsa aranmalı tabii ki o karakterler. Ama -hepsi öyle olamazdan- dertliyim ben.

Sayfa: 1 2


Yazar Hakkında

''Kendini sinemaya verdi.''



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑