Talk Radio: Konuşan Radyolar, Konuşan Toplumlar

TALK RADIO, Eric Bogosian, 1988. ©Universal Pictures

Howard Beale. Sidney Lumet imzalı Network filminden tanırsınız onu. Senaryo itibarıyla TV tarihinin “Kızgın Peygamber”i olarak akıllara kazınan bu ikonik karakter, düşen ratinglerden ötürü bir sonraki canlı yayında intihar edeceğini açıklar. Bu hareketiyle o eski korkunç ününü geri kazanan Beale, hayran kitlesine karşı haberleri sunarken ya da konuşma yapacağı sırada seyircilerini düşünceleri doğrultusunda yönlendirmeye çalışır. Bazen onlardan cama çıkıp yüksek sesle “Bu bir delilik ve ben artık buna katlanamıyorum” şeklinde bağırmalarını ya da kitlelere yapacağı bir konuşmasında inandıkları yegane tanrıları, “televizyonu” kapatmalarını ister. Howard Beale bunu yaparak kitleleri peşinden sürükleyen bir kanaat önderi gibi görünebilir ama istediği tek şey hayranlarının gerçeği görmeleridir.

Oliver Stone’un bu filmden tam on bir yıl sonra çektiği Talk Radio’nun ana karakteri Barry Champlain de kitleleri etkileme gücü ve eleştirdiği noktalar bakımından Howard Beale ile bazı benzerlikler taşır. Barry Champlain’in radyodaki ratingleri -yerel olmasına rağmen- ulusala hitap eden Beale’in TV ratinglerinden oldukça yüksektir. Hatta MetroWave adlı bir yayıncı şirket Champlain’in programının ulusala geçmesi için finansör bile olmuştur çoktan. Dallas’ta yayın yapan Champlain’in Gece Sohbeti şovunda şehirde ne kadar kanuna aykırı davranan insan varsa programına bağlanır. Programda siyaset, ırkçılık, cinsellik gibi konular konuşmaktan çekinmeyen Barry Champlain, bu denli kaygan bir zeminde yürümenin de keyfini çıkarmaktadır. Zira o konuştukça kitleler peşinden geliyordur. Seveni de vardır nefret edeni de. Barry Champlain’in en çok güç aldığı kitle de kendisinden nefret eden ama her gece deli gibi telefona sarılıp programa bağlananlardır. Champlain’in, onların yüzüne telefonu kapatması, onları acımasızca iğnelemesi radyoya daha fazla rating getirmektedir. Her türlü medya etiğini ayaklar altına alan program yapımcısı da bu sistemin işlemesi için yayına bir uyuşturucu bağımlısı ya da tecavüzcünün dahil edilmesine bile göz yumuyordur. Bir taraftan da her gece Champlain’e ölüm tehditleri, radyoya da şüpheli paketler geliyordur. Gece Sohbeti ve Barry Champlain’in varlığı insanlarda bir tür suçlu zevk ya da hastalıklı bir bağımlılık yaratmıştır. Bir sendrom gibi bir uyuşturucu gibi onun programına bağlanan tüm dinleyiciler, Howard Beale gibi duymak istediklerini her saniyesinde almasalar dahi Barry Champlain’in bir gün onlara istediğini vereceğinin inancındadırlar.

Theodor Adorno’ya göre radyo spikerleri diktatörler gibidir. Ona göre spiker, gerisindeki toplumun gücünü, kendiliğinden dinleyicilere yöneltmekte ve onları hedef almaktadır. Barry Champlain üzerine yapışan bu medya diktatörü kimliğiyle ağzından çıkan her sözcüğü, kurduğu vurgu ve tonlamaları, dinleyicilerinin zihinlerini manipüle etmeye kullanıyordur. Ama bu Goebbels’ın Hitler için yaptığı propaganda teknikleri gibi (“Bana vicdansız bir medya verin, size bilinçsiz bir halk sunayım”/ “Yalan söyleyin, mutlaka inanan çıkacaktır. Olmazsa, yalana devam edin”/ “Önemli olan aydınlar değil kitlelerdir. Çünkü onları kandırmak çok kolay” vs.) Champlain’in totaliter bir rejimin tek sesli tiranı mertebesine yükselmesinin aksine tıpkı Howard Beale gibi onun da insanların gerçeği görmesi ve bir anlamda da kendisinin anlaşılmasına yöneliktir.

Adorno radyonun daha önceden hazırlanmış bir kurguyu sunarak televizyon ve sinemadan ayrılan yönüne dikkat çeker. Birey bu kurguya dair bilgi sahibi değildir. Bu yüzden, sadece ona sunulanla yetinmek zorundadır. Radyoya gönderilen mektupların çoğunlukla dikkate alınmadığı, sadece radyonun yayın akışına uygun olanların seslendirildiğini savunur. Sahiden de Talk Radio’da da program yapımcısı, Champlain’den rating getirecek absürt ve coşkulu mektupları okumasını ister daha çok. Programa katılan bazı dinleyicilerin de sadece diğer dinleyicilere eğlenceli bir vakit yaratmak için önceden planlandığı ya da radyoda çalışanlardan olduğu onlara sunulmuş başka bir kurgunun ürünüdür. Adorno, bireyin belki bu şekilde tek sesli radyo yapısını sınırlı olarak aştığını söylese de bu programları oldukları gibi kabullenerek onların içeriklerine daha baştan boyun eğmişlerdir. Neticede oyunun kurallarını belirleyen bir erkle karşı karşıyadırlar artık.

Fakat Barry Champlain, tıpkı Howard Beale gibi dinleyicilerini bu edilgenlik halinden kurtarmak istediğinde bir gün yayında onlara karşı öfkeli bir şekilde seslenir:

Her şey berbat halde olurken siz de böyle seviyorsunuz zaten. İğrenç detaylar aklınızı başınızdan alıyor. Kendi korkunuz karşısında büyüleniyorsunuz. Sellerden, trafik kazalarından amansız hastalıklardan zevk alıyorsunuz. En çok başkaları acı çekerken zevk alıyorsunuz. Ben de işe orada dahil oluyorum değil mi? Benim görevim sizi elinizden tutup kendi nefretinizin, öfkenizin, aşağılamalarınızın yarattığı karanlık ormandan geçirmek. Kamu hizmeti veriyorum burada.” Yine Adorno’nun açıklamalarına kulak verirsek, o kültür endüstrisinin bireylere sadece geçici, o da sahte bir mutluluk hali önerildiğinden yakınır. Bireylerin ne kadar gündelik sorunlarından uzaklaştırılsalar ve boş zamanlarında meşgul edilseler de, kültür endüstrisinin etkisi dışında kalan her anda bu sorunlarıyla yüzleşmek zorunda kalacağını söyleyerek buna alışmalarını ve bir süre sonra sevecek olma ihtimallerinin yüksek olduğunu ifade eder. İşte Barry Champlain’in isyanı ve kitlesinin gerçeği görmesi üzerine olan ısrarı bundandır:  “Öcüden korkuyorsunuz ama onsuz yaşamanız da mümkün değil. Korkunuz, kendi hayatlarınız eğlendiren sizi asıl. Gelecek ay bu programı milyonlarca kişi dinleyecek ama sizin hala söyleyecek bir şeyiniz yok! Zavallısınız siz. Hiçbir şeyiniz yok. Beyniniz yok. Ne gücünüz ne geleceğiniz.. Umudunuz yok sizin. Tanrınız yok. Bir bana inanıyorsunuz…

Filmin final sahnesinde Barry Champlain arabasına bineceği sırada bir dinleyicisi tarafından vurulur. Dallas’ın en büyük kanaat önderi artık ölmüştür. Seveni de nefret edeni de yeniden radyoyu arayıp ona dair düşüncelerini paylaşıyordur. “Onu çok severdim, çok üzüldüm gerçekten”, “Cesurdu, dinlerken zevk alıyordum”, “Son zamanlarda kantarın topuzunu fazla kaçırmıştı, bunu birinin yapması bekleniyordu”, “Bence geç bile kalındı” gibi düşünceler ışıltılı Dallas manzarasında ardı arkasına sıralanır kulaklarımıza. Şimdi kim dinleyicilerinin bam teline basıp bundan tarifsiz bir haz almasını sağlayacaktır? Gerçi ne fark eder ki(!) Barry Champlain’in yerine gelecek bir başka radyocuya da dinleyiciler yakın zamanda alışacaktır. Sonra onun söylediklerinin peşinden gidecek, onun bağımlısı olacaklardır belki de. Belki o da Champlain gibi kaygan zeminde yürüyüp vurulmayı bekleyecektir. Vurulduğunda bir başkası, sonra bir başkası, hemen ardından diğer radyocu derken bu böyle bir kısır döngüde sürüp gidecektir. Neticede bu bir ürün ve insanlar onu tüketmek isteyecektir. Nitelikli olsun olmasın duymak istediklerini söylesin ya da söylemesin…

Network’ten 11 yıl sonra çekilen Talk Radio medyanın ikiyüzlü dünyasını gösteren bir başka yetkin yapım olmakla beraber, kitle toplumlarının mekanizmalarına, onları etkileme gücüne dair önemli anekdotlar sunar. Barry Champlain’i canlandıran tiyatrocu Eric Bogosian’ın kusursuz performansı da filmdeki dinleyiciler kadar biz seyircileri etkileme konusunda önemli bir rol oynar. Hatta Türkiye özelinde bakarsak Talk Radio filminin bizde bıraktığı izlenimler doğruca Okan Bayülgen’in kişiliğine, medyadaki konumuna, stiline ve dünya görüşüne götürür. Bayülgen geçtiğimiz yıllarda filmle aynı ismi taşıyan bir radyo programı bile yapmıştır. Sarkastik, Champlain’in şovu kadar olmasa da yer yer kaygan zeminde yürüyen, lafını sakınmayan ve provokatif… Tesadüf müdür bilinmez ama Eric Bogosian ve Okan Bayülgen’in fizyonomi ve profilleri açısından benzerlikleri düşünüldüğünde “Acaba?” dedirtiyor ister istemez seyirciye.

Kaynakça:

Theodor Adorno: Kültür Endüstrisinin Kıskacında Kültür – Önder Kulak/ İthaki Yayınları

Diğer yazıları Furkan Erkan

Thelma: Fazlalıklardan Kurtulmak O Kadar Kolay Mı?

Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabında sıradan bir dünyada sıra dışı bir...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir