Uzak Doğu Sineması

Published on Ocak 3rd, 2018 | by Selin Işıksoy

0

Tanin no kao (1966): Yalnızlığın Maskesi

Share Button

Özgür Olmak Yalnızlıktır

“Dünyaya geldiğimiz andan itibaren yalnızız” diyerek başlasam yanlış olmaz sanıyorum. Hiroshi Teshigahara yönetmeliği ve Kobo Abe hikayesi ortaklığıyla ortaya çıkan “Başkasının Yüzü” bu vurguyu yapan en iyi filmlerden diyebilirim. Uzakdoğu sinemasının felsefi, psikolojik, sosyolojik öğretilerle bezeli en iyi yapıtlarından biri de diyebiliriz. Daha ilk dakikalarından itibaren varoluşsal kavramlarla boğuşmaya, etik kavramları sorgulamaya davet ediyor. Fiziksel olarak var olmak gerçekten var olmak mıdır? Kabul görme ve unutulmama ihtiyacı bize her şeyi yaptırabilir mi? Merakımız bizim sonumuzu getirebilir mi? Birini tanıdığımızda gerçekten onu tanıyabilir miyiz?

“Dışlanan” olmaya katlanamayıp bir nevi öç almak isteyen Mr. Okuyama’nın hikayesini izliyoruz. Geçirdiği iş kazası sebebiyle yüzü tanınmayacak halde olan Okuyama başına gelenin kaderi değil kendi elleriyle yarattığı bir gelecek ve şanssızlık olarak görmesi belki de kendine yeni bir şans yaratma ya da kendi kaderini yazma isteğinin yollarını aramasının tek sebebidir. Öyle ki en çok kabul görmek isteyeceği yerde, evinde bile, huzursuzdur. İzlediğimiz üzere kendi halinde olan eşi, kendi halindeliği sebebiyle Okuyama’nın nefret etmesine sebep oluyor. Her ne yapıyorsa onu aşağılamak, kışkırtmak için yaptığını düşünen Okuyama’nın belki de dünyasında en nefret ettiği varlık, kendisinden sonra, eşidir. Yaralı yüzüyle görünmektense bandaj altına gizlenmek onun için tek yoldur. “Hepimiz karanlıkta aynıyız” der ve sadece karanlık dünyaya egemen olduğunda kendini özgür hissettiğini vurgular.

İnsanlara karşı duyduğu nefreti ve tiksintiyi çok açık bir şekilde anlayabiliyoruz. Bulduğu psikiyatristin ona bir şekilde yüzünü yeni bir yüz olarak gösterebileceği maskeyi verdikten sonra bu nefreti daha da alevlenir. Bu konumda doktorun aslında “insanlık kuralını” çiğnediğinin bilincinde olduğunu vurgulamak isterim. Bir “Tanrı” emsali olarak karşımıza çıkan doktor, kendini canavar olarak adleden bir insanı kurtarıyormuş gibi görünüp aslında kendi çıkarlarını karşılamak peşindedir. Merak ve etik kavramlar arasındaki zıtlık burada doktorun davranışlarıyla ele alındığında Tanrı’nın etikliği ve biz insanoğluna neler yaptırabileceğini gözler önüne serer. Doktorun maskeden sonra Okuyama’nın nasıl bir insana dönüşeceğini, filmde de vurgulandığı üzere “maskenin kışkırtması” sonucunda nelerin olacağını büyük merakla beklemektedir. Her şey aslında, tabiri caizse, yeni bir yüz ile yeni bir benlik “yaratması” sonucu başlamıştır.

Doktor ile Okuyama’nın maske için model bulduğu sahne oldukça ilginçtir. Para karşılığı sadece “yüzeysel detaylarını” satın alırlar. Ve bu detaylar ile akla hayale sığmayan belki de maskeden önce Okuyama’nın “canavar” olarak tabir ettiği benliği daha da canavarlaşma yoluna girer. Doktor onu bir süre kontrol etmeye çalışsa da Okuyama belirli bir noktadan sonra yalnızlığının tadını çıkarmak istediğini söyleyerek bağlarını doktor ile koparmaya çalışır. Özgürlüğünü engelleyen yaratıcısından uzak, tadına varabileceği yeni bir hayatın peşindedir. Ancak ne tamamen ondan kopabilir ne de “kendisiyle dış dünya arasında birisi varmış” gibi hissetmesine engel olabilir.

Maskesini edindikten sonra kendisine ve maskesine iki ayrı oda tutması da maskesine bir kişilik verme hareketi olarak yorumlanabilir. Başta kabul etmese de maskesi ile başka bir insan olacağının farkındadır. Kendisi olarak göreceğini düşündüğü yeni kişiliğini sanki başkasınınmış gibi hoyratça ve sorumsuzca kullanır.

Yalnızlığından utanan Okuyama, hem öç almak hem de yeni yüzüyle diğer herkes gibi olmak ister. Ancak zamanla maskenin himayesi altına girebileceği ihtimalini hiç düşünmemiştir. Artık eski benliğini yeni fiziğiyle öldürmüş, sahip olduğu tüm erdemi yitirmiştir.

Bu akışa paralel bir yandan da yüzü yaralı bir kızın hikayesi gösterilmektedir. Yüzünün yaralı kısmını saçıyla örten ve isteği sadece sevilmek olan naif kızın hikayesi, Okuyama’nın karakterini vurgulamak için kesinlikle çok güzel bir seçim. Toplum tarafından dışlanan yaralı kız sadece abisi tarafından kabul görür ve sevilir. Sevgi yaşamak için temel ihtiyaçtır ancak toplumdan dışlanan bir insanın tek kişinin sevgisini hissetmesi hayatına devam edebilmesi için yeterli midir?

Toplum içine rahatlıkla karışabilen ve doktordan uzaklaşan özgür Okuyama’ya dönelim. Öyle ki maskesinin kışkırtmasıyla artık sorumluluğunu yitirdiği yeni yüzü onun pek çok insanın karşısına çıkması için yüreklendirir. Bu insanlardan biri de eşidir. “Benim olan bir şeyi geri almaya hakkım var” diyerek eşiyle artık paylaşamadıklarını yeniden paylaşmak, onu yeniden elde etme arzusu ve belki de onu aldattığını görme isteği yeni benliğiyle eşini kandırmaya yöneltir. Ancak şu vardır ki “yüzeysel şeyler” ne kadar değişse de “tin” değişmez… Eşi onun kokusunu tanısa da karşısındaki başkası olduğu oyununa inanan Okuyama’ya ayak uydurur. Bu maskenin ilişkilerini ayakta tutmak için bir jest olduğunu düşünen kadın “aşkta insanlar birbirinin maskesini düşürmeye çalışır ancak biz takmaya devam etmeliyiz diye düşünüyordum” diyerek kendisinin de aslında ne kadar gerçek olmasa da tekrar hissetmeye ihtiyacı olduğunu gösterir.

Yeni karakterini gösterme ve kabul ettirme çabasının son noktası suç işlemesi olur. Bu suç ile bir yer edinir. Belki de işlediği “günahlar” ile özgürleşme yolunda olduğunu hissetmektedir. Özgürlüğünü tam anlamıyla ele alabilmek için yapabileceği tek şey vardır ancak bunu yapabilmesi için belki yeterince yeni benliğine, o sorumsuz ve benliğinin dışındaki benliğine, alışması gerekmiştir. Özgürlüğünün son noktası “Tanrı’yı öldürmek” olmuştur.

Nietzsche’ye gönderme niteliğinde bu sahne, ki film bence başlı başına gönderme, Tanrı’nın “Canının istediğini yap, artık özgürsün” demesi Okuyama’nın güç istencine bir dokunuştur. Ve o istenci doğrultusunda “Yapacağım” diyerek Tanrısı’nı öldürür. O artık özgürdür…

Film genel itibariyle sonsuz bir kelime havuzu gibi. 2 saat boyunca kendisinden kopmamızı bir şekilde engelliyor. Bunun sebebi “şimdi ne olacak” düşüncesi değil, aslında hiçbir sahnede bizi şaşırtmıyor. Kopamıyoruz çünkü ne olacağını biliyoruz ve bir nevi kendimizi izlemekten keyif alıyoruz.

“Bu filmde daha başka ne olmasını isterdim” diye düşündüğümde Okuyama’nın sosyal çevresinin uzun uzun işlenmesi filmi çok daha yükseklere taşıyabilir, bizi sosyolojik açıdan da daha derinlere itebilirdi. Sadece romantik ilişkiler üzerinden “yabancılaşma” örneği izlemek pek tatminkar olmasa da, filmin bize verdikleri yadsınamaz. Ayrıca Okuyama ve yüzü yaralı kıza ek olarak yaralı başka bir erkek karakterin hikayesini de eş zamanlı olarak izlemek isterdim. Hem farklı bir karakter yorumlaması hem de Okuyama’nın karakterinin daha da belirginleşmesi açısından faydalı olabilirdi görüşündeyim.

Filmdeki küçük detayları övmeden yazımı tamamlamış sayılmam sanıyorum. Doktorun muayenehanesindeki detaylar beni en çok etkileyenler oldu. Filmin başlarında canım üzerinde kalemle çizilmiş maske ile Okuyama’nın bandajlı yüzünün örtüştüğü, “Altın Oran” göndermesini sezdiren sahne çok hoştu. Ayrıca aynı yerdeki Leonardo da Vinci’ye ait “Vitruvius Adamı” çizimi güzel detaylardı.

Velhasıl yazımı filmden şu alıntıyla tamamlamak isterim:
“Yalnız olan tek insan sen değilsin. Özgür olmak her zaman yalnızlıktır. Bazı maskeler düşer bazıları düşmez…”

 


Yazar Hakkında

1989 kışında dünyaya gözlerini açan Selin'in hikayesi, "yaratma" dürtüsü yazma eylemine dönüşünce can bulmuş...



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑