Analiz

Published on Şubat 8th, 2018 | by Betül Uludoğan

0

Eşkıya (1996)

Share Button

“Hayatın, sevda karşısında ne önemi var?”

“Sevda karşısında, ne önemi var hayatın?”

1996 yılında Yavuz Turgul’un yönetmenliğini üstlendiği film, tür olarak dram ve aşk tadından bir seyirlik sunar. Film, Urfa Viranşehir Cezaevi’nden başlayarak İstanbul’un en izbe sokaklarının bulunduğu Tarlabaşı’na kadar uzanan çeşitli hayatları, ortak acıları ustaca anlatır.

Eşkıya filmi, yalnızca bir tema üzerinde durmamış; karakterlerin buhranlarını, toplumdaki olayları, göç olgusunu ve o göçün meydana getirdiği değişiklikleri, sosyal yapıyı, o dönemin zihniyetini, geleneksel anlayışı da ele alarak seyirciyi doyuran bir anlatı sunmuştur.

Her sahnenin vermek istediği farklı bir mesaj örüntüsüyle seyirci, geleni ve gideni ağırlamasıyla ünlü İstanbul’un sembolik mekânı Haydarpaşa Garı’nda “Gurbet Kuşları” filmine konuk olur. Otel sahnelerinin çekildiği bölümlerde, Anayurt Oteli’ndeki Zebercet gibi görünür, koridorlarda Baran. Hiç kimsenin masum olmadığı “Masumiyet” filmindeki gibi rutubet kokulu otel odalarında sabahlar seyirci.

Filmde sosyolojik bir detay olarak çok keskin bir biçimde Doğu-Batı ayrımını görebiliyoruz. Birbirlerine zıt iki kültür, alışmaya çalışma evresi, kanıksama ve akabinde görülen yabancılaşma olgusu, toplumdaki ahlak sorunu vs. hepsi üzerinde konuşulması, düşünce mesaisi harcanması gereken ayrı bir mevzu aslında.

Filmin psikolojik okumalarında da öncelikle şunu söylemek gerekir ki, yönetmen özellikle psikolojik sorunu olan halk tabiriyle “hasta” bir karakter oluşturmak istemez. Psikoloji temalı filmler hariç, yine hiçbir yönetmen ‘bipolar hastası olan başrol oyuncusu’ kurgulamayı düşünmez, kanaatimce. Bizler bazen zorlama bazen de isabetli yorumlarımızla ve bilgilerimizi harmanlayarak çıkarımda bulunabiliriz sadece. Eşkıya’daki karakterlerin bireysel sorunlarından ve sosyal çevredeki yansımalarından hareketle, kişilikleri hakkında yorum yapacak olursak;

Etrafındaki sesleri bastırıp, yalnızca yüreğini duymaya çalışan filmin başrol oyuncusu Baran (Eşkıya), bir vurgun yiyerek hapse girer. Gençliğinde bir başkaldırı göstererek, toplumdaki bazı kurallara uymayıp, onlara boyun eğmeyerek, bir antisosyal tavırla dağa çıkıp eşkıya olur. 30 yıl sonra serbest bırakılır ve eşkıya artık şehirdedir. Düşünme eylemini kullanmadan, hisleriyle yolunu, izini bilmediği yere, İstanbul’a gitmeye karar verir. Yola çıkar ve yoldaşını yolda bulur. Önceden yapamadığını artık şimdi yapmak ister. Sevdiğini bulmak ve onu görebilmek. Otuz yıl beklemek… Bu ne müthiş bir sadakat!

İçindeki öfkeyi belki de seçmiş olduğu bu zorbalıkla atmaya çalışmıştır. Ömrünün büyük bir kısmını hapishanede geçirmesi ona “hapishane” adını duyduğunda dahi panik yaşatmış ve kapalı, kaçmanın zor olması nedeniyle bir korku vererek agorafobiyi tetiklemiştir.

Bir antisosyal emaresi olarak, başkası tarafından engellenmeye tahammül edemediği için kendisini yaralama davranışına sıkça rastlanır. Baran’ın filmin son sahnesinde, polislere meydan okuyarak kendi hesabını yine kendisinin kesmesi bu hususa bir örnek olarak verilebilir. Yine bu son sahneyi göze aldığımızda Baran için acaba içinde örtük bir narsist mi barındırmış, diye sormadan edemiyoruz.

Baran’ın arkadaş görünümlü düşmanı Berfo, konu aşk olduğunda, kendisini ön planda tutup, Baran’ı diskalifiye edip, duygu noktasında bencil bir izlenim verdiğinden ötürü narsisistik kişilik bozukluğunun nüvelerini gösterebilir. Keje’yi, Baran’dan ve onun aşkından kıskanır. Başkalarının davranışlarını kötü niyetle yorumlayarak, sürekli mevcut olan şüphe ve kuşkuculuk, tetikte olma, güvensizlik hali ve kin beslemesi “paranoid kişilik bozukluğunun” özelliklerini de yansıtmaktadır.

Filmin ve aşkın asıl kahramanı olan Keje ise, genç erişkinlik çağında, duygularını en yoğun kıvamda yaşadığı zamanda duygusal bir travma sonucu hem ruhen hem de bedenen zedelenmiş bir kadındır. Aldığı travma sonucu, konuşma alanında somatoform bozukluğa uğramıştır. Travma ona susmayı öğretmiş, gelişimsel dönemine retro yapmış ve pasif bir direnişte bulunarak tepkisini sessizce göstermiştir. Ama onun için temporal lobuna hasar almış da konuşmayı unutmuş diyemeyiz; çünkü Keje bilinçli bir şekilde, konuşmamayı seçmiş. Filmin yaralı elemanı pozisyonunda, toplumsal ketlenmenin, yetersizlik duygularının ve olumsuz değerlendirilmeye aşırı duyarlılığın olduğu davranışların olması hasebiyle, Keje için “çekingen” biridir, diyebiliriz. Sanki onda çekingenlikle bağımlılık iç içe geçmiş bir vaziyette tezahür eder. Bu nitelikler onu aşk davasına sadık kılmış ve zor meziyet olan beklemek eylemini bilfiil yerine getirmiştir.

Bahsi geçen çekingenliğin bir diğer özelliği olan “sevildiğinden emin olmadıkça kimseyle ilişki kurmak istemez” niteliğine binaen susup, asıl sevgisine inandığı Baran’ı görünce konuşması bu durumla izah edilebilir. O hep içinde konuşan biriydi aslında, içten içe haykıran.. Belki de sesi ayyuka çıkanlardan daha çok sesini duyurmuştu içine ve birkaç misli daha yaşamıştı, dışardakilerden. Sesini duyarken ki o şaşkınlığı, kendisine yabancılaştığının bir göstergesiydi. Keje, sesini duyunca değil, asıl sustuğunda Albert Camus’ün dediği gibi “kendi kendine yabancı kalacaktı hep.” Ataerkil toplumun getirisi olarak boyun eğdi kaderine. Ruhunun ve toplumun selameti için o bahsi kapayıp sustu. O, Behçet Necatigil’in şiirindeki “çekingen, tutuk, saygılı” mısra idi.

Emel, emeline erişebilme noktasında Cumali ile cinsel yönde bir iletişim kurarak, baştan çıkarıcı hareketleriyle histiryonik tavırlar sergilemektedir. İnsanlarla oynamaktan haz duyması, cinsel, kimliksel sapmaya açık ve manipülatif olması, duygulanımda tutarsızlık yaşaması, yalnızlığı tolere edememesi gibi yönleriyle de borderline özellikler taşıdığını söyleyebiliriz.

Filmin başlarında gördüğümüz, tek başına yaşayan bir nevi meczup diyeceğimiz Ceren Ana karakteri ise künt bir duygulanıma sahiptir. Kendine bakımın ve ilgisinin düşük olması, duygularını dışavurmada zayıflık göstermesi, sosyal bir izolasyonu olması gibi özellikleriyle de şizoid kişilik bozukluğunu andırır.

Ve Cumali… İfrat ve tefrit uçlarında dönüp duran, bir türlü orta noktayı bulamayan, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar ekibinin daimi üyesi gibidir. Çocukluk çağında bağlanma sorunu yaşamış ve değer problemi ile cebelleşen biri olarak gözümüze çarpmaktadır. Gelişim dönemlerini gerçekleştirmede mevcut olan sorun, onu o evrede kalmaya zorlamaktadır. Birçok hayal kırıklığını ağırlamış, birçok fedakârlık göstermiş. Onun nazarında salt iyi ve salt kötü insan var, ortası pek mümkün değil. Kendisini tam olarak nerede oturttuğunu kestiremez, insana ihtiyaç duyar, ilişki kurar ama bağlanma sorunundan doğan terk edilme korkusu onu tedirgin eder. Bu gibi özellikler borderline kişilik bozukluğuna yine kapı aralar.

Son olarak, yönetmenin kullandığı kamera manevraları aşağıdan yukarıya doğru, oteldeki her katta her odada, türlü türlü hayatların olduğu düşüncesini akıllara getirir. Biri intihar ederken, diğeri tüm olanlardan habersiz arzularının kurbanı olmuştur… Cumali ve Emel’in meşru olmayan birliktelikleri ile kavuşamama noktasında müzmin olan Baran ve Keje’nin yaşadığı aşkı sorgular yine seyirci. Doğu’da da Batı’da da farklı okunur; aşk. Bu iki çiftin de sundukları aşk tarifeleri, temsil ettikleri kesimleri keskin bir çizgiyle ayırır.


Yazar Hakkında

1994 Erzincan doğumlu. Üsküdar Üniversitesi'nde Psikoloji ve Felsefe eğitimi alarak, felsefeden mezun oldu. Sinemanın felsefi, psikolojik ve sosyolojik okumasıyla ilgili dersler aldı. Birkaç dergide konuk olarak sinema eleştirmenliği ve yazarlığı yaptı. Şimdi ise sinemayı daha renkli okuyabilmek için burada!



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑