Analiz

Published on Şubat 20th, 2018 | by Furkan Erkan

0

Foxtrot: Savaşın Getirip Götürdükleri Üzerine

Share Button

Afrin Harekatı başladığından bu yana gelen şehit haberleri, Kim Jong Un’un füze denemeleri, ABD’nin zaten ortada olan militarist politikaları, Hollywood’un yığınla önümüze serdiği vatanperver dramlar, son yıllarda başlayan Mehmetçik dizileri (Alper Mestçi’den prodüksiyon kalitesi yüksek benzer temalı bir dizi de yolda) ve fazlası… Gündemi takip ettikçe, gerçekleri gördükçe, onları kendi bakış açılarımızla yorumladıkça savaş olgusuna dair fikirlerimiz ne kadar değişkenlik gösteriyor değil mi? Kimimiz yaşanan acılardan ve kapanmayan yaralardan dolayı bu olgunun gerekliliğine inanırken kimimiz de bu olgunun vicdani ve evrensel bir şekilde değerlendirerek barışçıl çözümler arıyor. Ama ne yaparsak yapalım savaşı devam ettirmek ya da onu durdurmak üzerine ne kadar kafa yorarsak yoralım bu olgu maalesef hem tarihin hem de yaşadığımız hayatın acı bir gerçeği olarak var olmaya devam edecek. Samuel Maoz’un yönetmenliğindeki Foxtrot, bu kabullenmesi zor gerçeğin üzerine etkileyici bir aile dramı inşa ediyor esasında.

Her şey Michael ve Daphna çiftinin askerde olan oğulları Jonathan’ın vazife başındayken hayatını kaybetmesiyle başlar. Acı haberi alan aile, yas sürecini henüz atlatamamışken bir de bürokratik sorunlarla uğraşmak zorunda kalırlar. Ancak mühim bir mesele daha var. Michael ve Daphna ateistler. Bilindiği üzere savaş filmlerinde askerler birbirinden farklı karakterlere sahip olsalar da inancını kaybetmemişlerdir. Aralarında tereddüt yaşayan bir karakter bile olsa  filmin sonunda edindiği tecrübelerle razı gelir ve Tanrısına inanmaya başlar. Savaşa giderken kiminin boynunda haç da olur. Bizde de Allah Allah nidalarıyla gidilir savaşa mesela. Savaştan önce de ‘’Gazamız mübarek olsun’’ ya da ‘’Tanrı bizimle gibi’’ temennilerde bulunulur. Hal böyleyken film, seyircilerine şunları sorar:  ‘’Oğulları şehit olsa da onların Tanrı’ya inanmaması Jonathan’ın şehit olmadığını mı gösterir? ‘’Bu dünyadan göç eden bir insanın, hayatta olduğu sırada belki de ulaşması tahmin bile edilemeyen başçavuş mertebesine yükseltilmesi neye ironidir?’’

‘’Ailenin tercihine mi Jonathan’ın ölümüne mi?’’

Deve ve savaş algısı

Şu sıralar çok popüler bir söz var. Sadece iki kelime. İbn Haldun’a ait. Ve hangi duruma uyarlarsanız uyarlayın cuk oturuyor: ‘’Coğrafya kaderdir.’’  Üç farklı anlatı üzerinden bir dramatik yapı oluşturan filmin ikinci kısmında savaşın asıl vuku bulduğu atmosferden birkaç kilometre uzakta, sınır bölgesini koruyan Jonathan ve diğer birkaç askerin yaşadıkları ve yaşayacakları hadiseleri izleriz. Yoldan geçen bir deveye bariyeri açtıkları plan, tesadüf ya da arthouse etkisi uyandırsın diye yaratılmış absürt bir mizansen olarak tasarlanmamıştır. Deve, o filmde ”savaş” ve ”kader” olgularına dair önemli bir imgedir aslında.

İlk sahnede deve, bariyerin altından yavaş yavaş geçerken bile, bölgeyi koruyan üç asker tedirginlik içerisindedir. Devenin bir bomba ya da tehdit unsuru olarak görünmesi o psikolojide olan bir insan için gayet doğaldır. Devenin ardından başka yolculara da açılır o bariyer. Kimi zaman nakliyeye kimi zaman da düğüne yetişmeye çalışan başka bir çift…  Hemen onların ardından başka bir araba daha yaklaşır bariyere.  Arabanın içerisindeki gençlerin keyfi gayet yerindedir. Kız-erkek karışık belki de sınırı hemen geçip bir gece kulübünde takılmak için yola çıktılar. Yeni bir sayfa açmak için ülkelerini terk ediyorlardır belki de kim bilir… Pasaportlar, kimlikler, herhangi bir sorun teşkil edecek unsur bulunmamıştır. Ancak içlerinden birinin sınırdan geçmelerine ramak kala boş kutu birayı, kapıyı açıp atmasının ardından askerlerden biri feryatlar içerisinde bağırır. Sözde ‘’el bombası’’ paniği diğer askerleri de şaşkına çevirmiştir.  Gençlerin olduğu araba aniden taranmaya başlanır. Giderek batmakta olan bir konteynerda kalan askerler soluğu  albayın yanında alır. Albay gelir gelmez hiddetli bir ses tonuyla ‘’Siz bir savaştasınız, bu yolda başınıza her an bir şey gelebilir ama bu gerçeği unutmamalısınız. Nerede olduğunuzu unutmamalısınız!’’ gibisinden cümleler sarf eder. Arabadaki gençler hiçbir şey olmamış gibi soğukkanlı bir şekilde boş bir arazinin oraya gömülür.

Filmin üçüncü kısmına gelindiğinde ise bir haber daha gelir Michael ve Daphna çiftine. Jonathan’ın hala hayatta olduğu,  isim benzerliğinden kaynaklanan bir tesadüf dolayısıyla hata yapıldığı ortaya çıkar. Ailenin yaşadığı sarsıcı yas süreci henüz geçmemiş, acı taze ve bürokrasinin işbilmez tavırları bilhassa Michael tarafından onaylanmış ya da affedilmiş değildir. Son çare olarak telefonuna sarılan Michael, Jonathan’ın albayını tanıyan bir arkadaşını arayıp oğlunu eve geri getirmesi üzerine ondan rica eder. Elindeki torpil sayesinde Jonathan’ı o bölgeden çekip kurtaracağını sanan baba, ”savaş” olgusunun yaratacağı asıl darbenin henüz farkında değil. Çünkü ilk kısımda bariyerin altından yavaş yavaş geçen devenin mevcudiyeti bu son kısımda bir kez daha vuku buluyor. Jonathan’ı evine doğru götüren cip, önlerine çıkan devenin ardından şoförün direksiyon hakimiyetini kaybetmesiyle birlikte şarampole doğru yuvarlanır. Sanki önlerine deve değil de yukarıda bahsi geçen kocaman bir ‘’Coğrafya kaderdir’’ sözü çıkmış gibi. Böylece Michael’ın endişesi başka bir yıkıcı süreci beraberinde getirir: Vicdan azabı!

Filme ismini veren dansın sarkastikliği

Filme ismini veren dansın, savaş kavramıyla doğrudan bir bağlantısı var mı? Hem de deveden çok daha fazla var. Mantalitesi itibariyle bir adım öne sonra sağa sonra geriye ve sola doğru adım atıldıktan sonra dans eden kişinin başladığı yere geri dönmesi tekniğine bağlı bir dans Foxtrot. Diğer deyişle ”savaş” olgusunun başka bir alaycı tasviridir. Jonathan, sınır bölgesinde nöbetteyken; Michael da hem kendi geçmişini hem de oğlunun acısını unutmak için ediyor bu dansı. Filmdeki tüm olaylar ve unsurlar da Foxtrot dansı gibi başladığı yere geri dönüyor. Jonathan atmosferden fersah fersah uzakta olmasına rağmen hep savaştaydı zaten. O kaldıkları ve gün geçtikçe batmakta olan konteyner gibi dibe vurmanın eşiğindeydi hep.  Michael… Onun yarası hiç kapanmamıştı ki zaten. Geçmişinde kendi evladı için başka bir arkadaşını ölüme gönderen Michael’ın içindeki o vicdan azabı hiç kaybolmamıştı ki şimdi de aynısını yaşıyor. Coğrafya kader. Savaş da bunun bir gerçeği ama en acısı da sürekli başa döndürmesi.

Neticede, savaş dediğimiz kavramın, olgunun ya da algının bir tarafı yok. Bir düşman grubu yok. Bir amacı yok. Kazananı da kaybedeni de… Yok. Getirdikleri var ama. Yıkım gibi… Travma gibi… Korku gibi… Acı gibi… Bir de götürdükleri… Yaşamlar, yaşanmışlıklar ya da yaşanmamışlıklar… Hayaller, umutlar, hayata dair yaşanacak ne varsa… Foxtrot,  bu feci tablonun getirip götürdükleri üzerine işte…


Yazar Hakkında

6 Ocak 1995 Ankara doğumlu. Sinemada izlediği ilk filmi hatırlamasa da ''Herkül'', ''Babam Söz Verdi'', ''Asterix Sezar'a Karşı'', ''Tarzan'' gibi filmleri sinemada izlediğini hatırladığı ilk filmler arasında yer alıyor. Sinema büyüsünü Disney filmlerinden alan Furkan animasyon filmler üzerine yoğunlaşmaya başlayınca sinema büyüsünün etkisi altında olması da çok sürmedi. Türk Telekom Anadolu Teknik Üniversitesi Radyo TV bölümünden mezun olur olmaz Twitter'da sinema yazarları ve onların okuyucuları adına amme hizmeti yapan ''Film Eleştirileri'' adlı bir sosyal medya platformu yarattı. Eleştirmenlerin yazılarından etkilendikçe kendisi de yazmak istedi ve Popüler Sinema, Ranini TV, JR. Campaign gibi mecralarda 3 seneden fazla bir şekilde sinema üzerine karaladı. O kadar karalamadan sonra gerçek anlamda sinema ''yazabilmek'' için Sinematopya'ya geçti. Şu sıralar filmlere, kitaplara, gündeme ve çizgi romanlara fena halde sarmış durumda.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑