Eleştiri

Published on Şubat 5th, 2018 | by Konuk Yazar

0

Le Redoutable – Godard ve Ben

Share Button

“Ve Redoutable gemisinde hayat böyle geçip gidiyor.” 

2011 yılında The Artist adlı filmiyle en iyi yönetmen ödülü dahil toplam beş ödülü kucaklayna Michel Hazanavicius, 2014’te çektiği dram-savaş türündeki Arayış (The Search)’ filminden üç yıl sonra Fransız Yeni Dalga akımının en büyük ve sansasyonel isimlerinden Jean-Luc Godard’ın hayatını anlatan Le Redoutable (Godard ve Ben) filmiyle beyaz perdeye geri döndü. Bu filmde ona The Dreamers ve Yakıcı Bir Yaz (Un Ete Brûlant) gibi filmlerle adından söz ettiren başarılı oyuncu Louis Garrel ve Lars von Trier’in olaylı Nymphomaniac filmiyle sinema dünyasına adım atan, Ballard’ın High-Rise romanının uyarlamasında da oldukça iyi bir performans sergileyen Fransız oyuncu Stacy Martin eşlik ediyor.

Film genel hatlarıyla ‘68 öğrenci olaylarının gölgesinde Godard’ın sinemasındaki ve benliğindeki değişimi ve genç aktris Anne Wiazemsky ile olan ilişkisini ele alıyor. La Chinoise filmini tamamlayan ve bu filmden sonra eleştirmenlerden oldukça olumsuz eleştiriler alan Godard’ın hayatı, kendi isteğiyle, değişmeye başlıyor. Önceki filmlerini reddeden, sanatın eğlenceye hizmet etme işlevinden daha çok hayata, siyasete yön vermesi gerektiğini düşünen Godard hem çevresiyle hem de kendiyle bir tür çatışmaya giriyor. Film yapmakla uğraşmayı bırakıp daha çok sokak olaylarıyla ve politikayla ilgilenmeye başlayan Godard’ın hayatı bu değişikliklerle tepetaklak oluyor ve yeni evlendiği eşi Anne Wiazemsky’yle arasının açılmasına neden oluyor. Önceleri “sinemacı Godard’ın” büyük bir hayranı ve aşığı olduğunu söyleyen Anne, “politikacı Godard”dan hiç hazzetmiyor. Yalnız Anne değil, Godard, hemfikir olduğu politik görüşten insanlar tarafından bile kabul edilmiyor. Gittikçe yalnızlaşan bu yönetmenin hayatı tıpkı filmlerindeki gibi dramatik bir hal almaya başlıyor.

Yönetmen Michel Hazanavicius, biyografik bir film yaptığı kadar bir dönem filmi de yapmış diyebiliriz. Godard’ın çevresinde dönen dünya, politik ve sosyal gelişmeler filmde kendine oldukça yer buluyorlar. Godard üzerine bir film yapıp, sanatçının onu doğuran sanat ortamından bağımsız bir şekilde portresini çizmek elbette doğru bir yol olmazdı. Fakat yer yer bu olaylar ve Godard’ın Anne ile olan ilişkisi daha ağır basıyor. Hatta film genelinde bu konulara daha çok değiniliyor. Bir sinemacının sanatı ve onun sanatla olan ilişkisinden ziyade o sinemacının 1968 yılının mayıs ayında Paris sokaklarında “yoldaş”larıyla kol kola hükümete karşı yaptığı yürüyüşler, bu yürüyüşlerden geriye kalan zamanda katıldığı politik toplantılar ve eşiyle olan ilişkisine daha fazla yer verilen bir film bu. Burada izleyicinin de isteği ve beklentisi ister istemez devreye giriyor. Yani, ne istiyor bu izleyici? Serseri Aşıklar (À bout de souffle) filminin yönetmeni olan Godard’ı ve onun sinema sanatına olan ilgisini mi yoksa La Chinoise filminin yönetmeni olan Godard’ı ve onun kendisiyle ve çevresiyle olan politik buhranlarını mı? Hazanavicius, bana kalırsa, izleyicinin beklentilerinin aksine ikincisini anlatmayı seçiyor. “Beklentilerinin aksine,” dememin sebebini de aslında yönetmenin kendisi filmde veriyor. Godard’ın yanına “onun hayranı olduğu” sıfatıyla gelen her insan Serseri Aşıklar (À bout de souffle) filminden bahsi açıyor, tekrar böyle bir film yapıp yapmayacağını soruyor, onunla sinema konuşmak istiyorlar o ise bu izleyicileri kendinden uzaklaştırmak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Hatta İtalya’da gittiği bir filmde kendi filmleri için “çöp filmler” diyor ve İtalyan izleyiciler tarafından oldukça büyük tepki görüyor.

Yönetmen de bu yüzden ikinci yolu seçmiş ve izleyicinin beklentilerinin aksine belki de Godard’a daha uygun bulduğu ilk yolu seçerek, La Chinoise’in yönetmeni Godard’ı anlatmayı daha uygun bulmuş. İçerikten ve bu tartışmalardan ziyade tek başına bir eser olarak ele alındığında ise film bana göre başarılı ve izlenebilir bir eser. Oyunculuklar, atmosfer yaratımı ve yönetmenlik ortalamanın üzerinde bir seyir izliyor. Yönetmen anlatmayı istediği şeyi, yani Godard’ın sıkıntılarını, Anne ile ilişkisini ve o dönemin toplumsal olaylarının Godard’ın zihni üzerindeki etkisini izleyiciye iyi bir şekilde yansıtabiliyor. Birbirini izleyen sahneler her birinin devamı niteliğinde ve arada boşluk kalmadan Godard’ın hayatından bir kesit izletiyor sinemaya gelenlere.

Zaten siyah beyaz ve sessiz çektiği The Artist filmiyle yönetim ve film tekniği konusunda ne kadar iyi olduğunu kanıtlayan Hazanavicius, Le Redoutable’da da birkaç sahneyle sınırlı kalsa da deneyselliğinden ödün vermemeye devam ediyor. The Artist gibi baştan sona farklı bir tarzda –aslında alışık olduğumuz o eski tarzın modern hali- çalışan bir filmde tutarlı görünen bu deneysellik, biyografi niteliğindeki bir filmin akışını bozabilir mi sorusu geliyor akla hemen fakat yönetmen bu sahneleri de filmin içine oldukça başarılı bir şekilde yerleştiriyor. İlk dakikadan son dakikaya kadar, biyografik filmlerin izleyiciyi sıktığı izleniminin aksine izleyici elinde tutan ve sıkmayan bir film ortaya koymayı başarıyor.

Toparlarsak eğer, genelde dönem filmlerine ilgi duyan özelde ise 68 olaylarına, Paris sokaklarına, Yeni Dalga akımına ve Jean-Luc Godard gibi bir dâhiye ilgi duyanlar için Le Redoutable kaçırılmaması gereken bir film. Yönetmenin hayranlarının ise içerikten bağımsız olarak, Hazanavicius izlemiş olmak adına bile izleyebilecekleri, onun sinema dilinin devamı niteliğinde bir eser. Umarım François Truffaut için de beyaz perdede bu nitelikte bir film görebiliriz.

Ömer Ezer


Yazar Hakkında

Sinematopya'da değerlendirmeleri yayınlanan konuk yazarların hesabıdır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑