Analiz

Published on Şubat 9th, 2018 | by İsmail Erk Deliormanlı

0

Three Billboards outside Ebbing, Missouri (2017): Kararsız Olan Öfkelenemez

Share Button
Uyarı: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir. Filmi izlemeyenlerin bu yazıyı okumaları önerilmez.

Martin McDonagh’ın üçüncü uzun metraj filmi Three Billboards Outside Ebbing, Missouri, yüzeyinde görünen adalet ve intikam arayışı konularının arkasında, derinden, öfke ve sevgi temalarını işleyen bir yapım. McDonagh, önceki iki filmi olan In Bruges ve Seven Psychopaths’e nazaran daha az mizah ve aksiyon ögesi kullanarak Akademi’nin “en iyi film” radarına giren bir filmle karşımıza çıkmış.

Daha az kan, daha az ölü, daha az kahkaha kullanarak daha ciddi bir filme kavuşan McDonagh, dramatik yapısı daha güçlü olan ve In Bruges filmindeki gibi gücünü yarattığı atmosfere dayamak yerine diyaloglara ve karakterler arasındaki çatışmalara dayayan bir film. Bu nedenle de filmin ne anlattığı nasıl anlattığının önüne geçiyor. Filmin ne anlattığı sorusu yüzeyde ve derinde cevaplar barındırıyor ve yüzeyindeki cevaplar derinindeki cevapları sorgulamamızı sağlıyor. Bu nedenle filmi, yüzeyinde ve derininde anlatmakta olduğu dört ana unsur penceresinden incelemek filmi anlamlandırmak açısından faydalı olacaktır.

Yüzeyden: Adalet

Filmin sinopsisinden bile görünen, filmin ana karakteri Mildred’in kızının ölürken tecavüze uğraması ve polisin suçluyu bulamaması yüzünden özlemini duyduğu duygu olan adalet, filmin genelinde birçok karakter tarafından aranıyor ve sağlanmaya çalışılıyor. Ancak adaleti herhangi bir karakterin sağlayabildiğini söylemek pek mümkün görünmüyor. Mildred reklam panolarını kullanarak ve polis istasyonunu ateşe vererek, sürekli sarhoş olan ve çocuksuluğundan kaynaklı fevri hareketleriyle polis memuru Dixon yine öfkelendiği bir anda Red’i camdan aşağıya atarak, şişman dişçi Mildred’in dişlerini bozmaya çalışarak ve pankreas kanseri olan aile babası polis şefi Willoughby kendi hayatına son vererek ve Mildred ile Dixon’a mektuplar yazarak… Kasabada adalet bir türlü yerini bulmuyor ve bu durum karakterlerin içindeki intikam ateşini harlamaktan başka bir işe yaramıyor. Adalete en çok yaklaşan kişinin şerif Willoughby olduğu söylenebilir çünkü Willoughby’nin yazdığı mektuplar karakterlerin ihtiyacı olan dönüşümlere önayak oluyor.

Adalet duygusunu tatmin etmek için sayısız yasalar yazan ama yine de bu konuda hiçbir yasa olmadığı zamanlardan itibaren pek de yol alamamış insanoğlu için en büyük trajedi belki de adaleti ne yaparsa yapsın bir türlü sağlayamaması değil, onu sağlayabileceğine inanmasıdır. İnsan bu inançla adalete gittiğini düşünen bir yol izler ama bir türlü varmak istediği adalet kasabasına varamaz ve daha da acısı o kasabaya bu dünyada hiçbir zaman varamayacağının da farkında değildir. İşte insanoğlunun bu trajedisi onu, adaleti emanet ettiği devletten uzaklaştırıp kendisine yöneltir ve kendisi bu adaleti sağlama işine intikam adını verir.

Yüzeyden: İntikam

Üç Billboard’da intikam duygusu, adalet duygusunun tatmin edilememesi sonucu ortaya çıkar. Zaten adaletin insan için asli amacı da bir nevi intikam almaktır. Mildred adaletin sağlanamaması sonucunda intikam ateşiyle yanıp tutuşmaktadır. Filmde bu duygu panoların kırmızı rengiyle ve sık sık çıkan yangınlarla imgeleştirilmiştir.

Filmdeki her karakter adaletle birlikte intikam da aramaktadır. Bu iki duygunun insandaki birlikteliği, iki duygunun da insanlar için neden imkânsız olduğunu açıklar niteliktedir. Adalet doğası gereği duygulardan arınmış bir şekilde verilen hüküm sonucu elde edilir. İntikam ise tamamen kişisel bir duygudur. Bir yargıç, suçlunun işlediği suç karşısında duygularına hâkim olamayarak kanunlara göre vermesi gerekenden daha fazla bir ceza vermek isteyebilir. Ya da aynı hâkim duygusallaşarak suç henüz kanıtlanmadan zanlıyı suçlu sayabilir. Bu durumlarda adaletin sağlandığını söylemek yanlış olur çünkü işin içine duygular girmiş, adalet arayışı intikam arayışı halini almıştır. Adaletin idealize edilmiş simgesi Themis’in gözlerinin siyah bir bağla bağlı olmasının nedeni, elindeki kılıçla vereceği cezanın duygulardan arındırılmış olduğunu göstermektir. Peki bu bir insan için mümkün müdür? Yani bir insan intikamı hiç düşünmeden saf bir zihinle adaleti arayabilir mi? İnsan duygularından tam anlamıyla arınamayacağından, bu soruların cevabı “hayır”dır, bu nedenle de birbirine ters olan adalet ve intikam, insanda bir türlü ayrışamaz. İnsanın ruhu adaleti, bedeni intikamı arzulamaya devam eder. O zaman insan ne adaleti sağlayabilir, ne de intikam sahibi olabilir. İnsanın bir suç karşısında yapabileceği şeyler sınırlıdır: ya affedecek ya da öfkelenecektir. Affetmek sevginin, öfkelenmek nefretin kardeşidir. Affetmek sevgiyi, öfkelenmek nefreti çoğaltır. Affetmek var eder, öfkelenmek yok eder. Burada var olan da yok olan da affeden ya da öfkelenen kişidir; affedilen ya da öfkelenilen kişi değil.

Derinden: Öfke

Öfkenin daha fazla öfke getireceği filmin ana mesajıdır. Ne adalet arayışı ne intikam duygusu, filmin anlatmak istediklerini özetlemeye yetmez. Bunlar filmin nihai mesajı olan öfke kontrolünün önemine giden yolda basamaklardan ibarettir.

Filmde iki tane düğüm vardır, bu düğümler Mildred ve Dixon’dır. Mildred kızının katilini bulamadıkları için polislere, Dixon ise kendilerine savaş açtığı için Mildred’e öfkelidir. Yani aslında filmde söz konusu savaş bu ikili arasındadır. Ayrıca bu iki karakter de film boyunca aksi, fevri, sinirli, çevresiyle anlaşamayan şekillerde anlatılır. İkisi de çok yalnızdır ve bu yalnızlıkları öfkelerini daha da pekiştirmektedir. Ama McDonagh, kısa anlarda ikisinin de kalbindeki parıltıları izleyiciye sezdirir. Mildred’in gördüğü güzel bir geyik karşısındaki tutumu, terliklerini konuşturması, nefret ettiği polisin başına bir şey geldiğinde şefkatli bir şekilde “bebeğim” demesi gibi anlar bize Mildred’in sert kabuğunun içinde yumuşak bir kalbi olduğunu hissettirir. Dixon’ın sert kabuğunun arkasında ise yumuşak bir kalpten ziyade bir çocuk masumiyeti yatmaktadır. Dixon annesiyle beraber yaşar ve annesinin önerilerini hemen hayata geçirir. İradesini büyük ölçüde annesine bağlamıştır. Bu yüzden Dixon büyümemiş bir çocuk olarak görülebilir. Hareketlerindeki fevrilik, konuşmalarındaki mizahi yön, annesinin sözünü dinlemesi, çok kolay bir şekilde görüşlerinde değişiklik olması hep içindeki çocuğun hâkimiyetini gösteren delillerden bazılarıdır.

Bu noktada Mildred’in yaşadıkları ve Willoughby’nin mektupları büyük önem taşır. Mildred yetişkindir ve ona öfkenin ne kadar zararlı olduğunu, intikamın alınamayacağını fark ettiren yaşadıklarıdır. Panolarını polislerin yaktığını düşündüğünden polis istasyonunu ateşe verir, bu yüzden Dixon’ın da yanmasına neden olur ama sonradan öğrenir ki panolarını polisler değil eski kocası yakmıştır. Bunun üzerine eski kocasının üzerine sinirli sinirli yürür, izleyici de eski kocası da ondan fevri bir hareket beklemektedir, çünkü o güne kadar Mildred hep fevri ve öfkeli davranmıştır. Ama büyük bir sürprizle Mildred kocası ve kocasının sevgilisine içki götürür ve kocasının sevgilisine iyi davranmasını öğütler. Bu noktada Mildred’i bu kadar öfkeli biri haline getirenin de kocasının dayakları olduğu ve aynı şeyin sevgilisinin de başına gelmesini istemediği sezilir.

Dixon’daki değişim ise farklıdır, Dixon da yaşadıklarından etkilenir ama ondaki değişimi asıl sağlayan Willoughby’nin mektubudur. Mektupta Dixon’ın aslında altın gibi bir kalbe sahip olduğu ve sakin olursa onu bulabileceği yazar. Babası erkenden vefat eden Dixon, ihtiyacı olduğu baba sevgisini ve nasihatini bu mektupta bulur. Üstüne bir de camdan attığı Red’in ona hastanede portakal suyu getirdiğini görünce iyice pişmanlık duyar ve Dixon’ın da değişimi gerçekleşmiş olur.

Derinden: Sevgi

Sevgi çok büyük bir kelimedir, kutsal kitaplarda yazar, klasik eserlerde yazar, bilgeler, öğretmenler hep sevmemiz, sevilmemiz adına öğütlerde bulunur. Ancak bu öğütlerin hepsi bir perdenin arkasındandır. Mildred’in dediği gibi kilisenin en üst katından “Sevin” diye bağırmak ve aşağıda olanlarla ilgilenmemek bir kaçış yolu olabilir, ama kurtuluş kesinlikle değildir. Kurtuluş olmayan bir kaçış ise anlamsızdır.

Sevgi, kitaplardan okuyarak, öğütlerden dinleyerek edinilebilen bir duygu değildir. Sevgi dünya şartlarında sahip olunması en zor duygudur belki de. Öyle ki sahip olunduğunda dünyada yaşamıyormuş gibi hissettirir, belki de dünya bu yüzden bu kadar karşıdır sevgiye: Kendisini unutturduğu için.

Filmde Mildred’in evine gelen peder, kızın konusunda hepimiz yanındayız, panolar konusunda hiçbirimiz yanında değiliz der. Çünkü olaylara ahlakın matematiksel penceresinden bakmaktadır. Kızı tecavüze uğramış bir kadının yanında olunmalıdır, iyi bir polis memuru suçlanmamalıdır. İşte sevgiye en çok zarar veren bu gelenekçi, matematiksel ahlak normlarıdır. Zaten filmde de görürüz ki Mildred pederin bu hadsiz konuşması karşısında sinirlerine hâkim olamaz. Onu bir tek Willoughby anlar, yani hedef tahtasında ve kanser olan kişi. Belki ölüm döşeğinde olması onu bu kadar anlayışı ve sevgi dolu biri haline getirmiştir. Ölümle burun buruna olunca dünyadan uzaklaşabilmiş ve sevgiye ulaşabilmiştir. Dünyada sevgiye ulaşmanın yolu önce nefretten geçmektir belki de, bir fanusun içinden konuşmak değil.

Willoughby, Mildred gibi bir Tanrı’nın var olup olmadığı konusunda emin değildir. Film bu konuda agnostik bir yol izler. Ama bu belirsizlik dünyadan kopmaya da gelenekçi zihniyetten uzaklaşmaya da yeterlidir. Çünkü sadece emin olmayanlar kendilerine gerçek anlamda güvenebilirler ve yine bu kişiler sevgiyi anlamaya cesaret edebilir. Belli normların, geleneklerin, kesinliklerin perdesinden kibirle konuşanlar içlerinde taşıdıkları şüpheye her gün ihanet ederler ve bu ihanet içlerinde tarifi imkansız bir kompleks ve suçluluk duygusu doğurur. Emin olanların kendilerine güvenememelerinin, emin olmayanların kendilerine güvenmelerinin nedeni budur. Kararlılar öfkelenir, kararsızlar öfkelenemez.

Üç Billboard’ın sonunda Mildred ve Dixon buldukları herhangi bir tecavüzcüyü öldürmek için Idaho’ya yola çıkarlar. Yolda Mildred, Dixon’a “Bu adamı öldürmek konusunda emin misin?” diye sorar, Dixon, “Pek değil” der ve “Sen?” diye ekler. Mildred, “Pek değil” der ve ikili güneşli bir yolda bu kararsızlık ve yüzlerinden okunan mutlulukla yollarına devam ederler.


Yazar Hakkında

1993'te doğdum, 2007'de dedem öldü. Aynı yıl İstanbul'a taşındım. Aklım 2007 ve öncesinde, çocukluğumda kaldı



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑