Eleştiri

Published on Şubat 14th, 2018 | by Konuk Yazar

0

Three Billboards Outside Ebbing, Missouri: Bir Kadının Adalet Arayışı

Share Button

Martin McDonagh’ın yazar ve yönetmen koltuğunda oturduğu ve Akademi Ödülleri’nde 7 dalda Oscar’a aday gösterilen Three Billboards Ebbing, Missouri filmi, başta Frances McDormand olmak üzere Woody Harrelson, Sam Rockwell, Abbie Cornish, Peter Dinklage gibi güçlü oyunculuklarla boy gösteriyor. “Öfke daha fazla öfkeyi peyda eder.” repliği doğrultusunda filmi ele aldığımızda ise en can alıcı noktasında buluşmuş oluyoruz.

Missouri’de yaşayan bir anne. Kızı 7 ay önce tecavüze uğramış ve yakılarak öldürülmüş. Aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen suçlu(lar) hala bulunamamıştır. Adaletin yerini bulmasını isteyen Mildred (Frances McDormand) ise kamuoyunun ve yerel polisin dikkatini çekmek için farklı bir yola başvurur: kızının öldürüldüğü yolda eskimiş 3 reklam panosunu kiralayacak ve panolara kızının katillerinin bulunması için başta kasabanın şerifi Willoughby’u (Woody Harrelson) eleştirecek yazılar yazar. Bu durumdan rahatsız olan polis memuru Dixon (Sam Rockwell) ve şerif Willoughby Mildred’in üzerine gidecek, arkasına kasaba ahalisini de alacaktır. Bu iç burkan hikayede tek başına kalan Mildred’in mücadelesi,  filmin olay örgüsünü açarken seyircinin de arkasında olduğu bu haklı mücadelenin seyirliğinde buluruz kendimizi.

Mildred, öfkeli, çetin-sert mizaçlı ve cesur bir karakter. Eski kocasından şiddet görmüş bir kadın. Tek isteği kızının katilini bulmak. Bu süreçte zaman zaman öfkesine yenik düşüp şiddete başvuruyor. Polislerin işlerine gereken önemi göstermemeleri ve ukalalıkları onu çileden çıkarınca; filmde eleştirisel bir dile kavuşmuş olacak ki: ırkçılığı, Amerikan adalet sistemini, kadına şiddeti-tecavüzü vb. çürüyen toplumun yansımalarını görürüz. Mildred’in eski kocasının 19 yaşında (öldürülen kızıyla yaşıt) biriyle ilişkisi olması nazarında Mildred’in kızının ölümüyle ilgili kendini suçlama ve kasaba ahalisi tarafından sevilen memur Willoughby’ı karalaması, kasaba halkının ona karşı tavır alması üzerine eklenince tek derdi kızının faillerini bulmak isteyen bir kadının nelere maruz kaldığını da tanık oluyoruz.

Karakterler ve Değişimleri:

Film boyunca karakterle ilgili böyle bir ipucu yokken filmin sonlarına doğru o cesur, dik başlı ve taviz vermez kadının birden bire ılımlı, yumuşak başlı bir tavır sergilemeye başlamasına anlam vermekte güçlük çekiyoruz. Bu da ister istemez filmin ritminin ve ölçüsünün bir yerlerde kaçmış olabileceği fikrini getiriyor…

Bill Willoughby (Woddy Harrelson) bölgenin şerifi, kanser, az ömrü kalmış ve en önemlisi reklam panosunda adı geçen ve Mildred tarafından suçlanan kişi. Böyle birinin suçlanması elbette ki kasaba halkının Mildred’e karşı taraf almasına sebep olacaktır. Buradaki karşıtlık yahut kara mizahi durum ise; her şeye rağmen Willoughby’un Mildred’e olan sempatisi ve ona hak veren tek kişi olması. Ama davayla ilgili hiçbir kanıt bulamamış ve elinden daha fazlası da gelmemektedir. Willoughby karakterini filmde fazla görmesek de yakınlarına bıraktığı mektuplar ve onlara tavsiyeleri karakterler üzerinde oldukça önemli etkiler bırakır. Mildred’e yazdığı mektupta, ölümünden Mildred’in sorumlu tutulacağını bildiğini, davasını haklı bulduğunu ve bir yıllık reklam panosunun parasını ödediğini söylemektedir. Bunların onun için bir önemi yoktur ama Mildred, tüm bunlarla uğraşmaya devam edecektir. Willoughby da bunun farkındadır ve bir nevi dostane şekilde onunla alay etmiştir. İş arkadaşı Dixon’a da babacan bir tavırla öğüt vermiş, öfkesini yenerse hayallerine kavuşacağını vurgulamıştır. Tüm bu yönleriyle Willoughby için, filmdeki en ılımlı, keskin sınırları ve aşırılıkları olmayan, tutarlı karakter diyebiliriz. Woddy Harrelson’un da hakkını teslim etmemiz gerekir ki iyi karakterize edilmiş özgün bir oyunculukla Willoughby karakterinin hakkını fazlasıyla vermiştir.

Jason Dixon (Sam Rockwell) babasını çocukken kaybetmiş, bu yüzden de erken yaşta annesinin sorumluluğunu almış bir polis. Bu temel üzerine oturtturularak öfke kontrolü sorunu yaşayan, ırkçılık yapan (bu konuda annesinin de etkisinde kalmıştır), aynı zamanda da annesinin sözünden çıkamayan tabir-i caizse ana kuzusu denilebilecek bir karakter çizilmeye çalışılmış. Şerif Willoughby’ı çok sevmesini ve belki de babası yerine koymasını da anlayabiliyoruz. Buraya kadar ki süreçte karakter çatışmaları için filme alan açılmış diyebiliriz. Dixon, Willoughby’un intiharından sonra tüm hıncını reklam şirketindeki çalışanları döverek almış ve işini kaybetmiştir. Willoughby’un yerine siyahi bir şerifin gelmesiyle Dixon’ın çalışma hayatı tamamen son bulmuştur. Gece yarısı polis karakoluna gidip Willoughby’un mektubunu okuyana kadar… Mektupta Dixon’ın dedektif olma hayalini, göründüğü gibi olmadığını, içindeki sevgiyi açığa çıkarırsa mesleğinde istediği her şeyi elde edebileceğini Willoughby’un ağzından öyle bir dinleriz ki seyirci olarak hem Dixon’a hak veririz hem de kendimizi sorgularız ister istemez. Olaylar dahilinde Dixon karakterinde ki ani değişime tanıklık ederiz. Dixon, bir gece tesadüf eseri kulak misafiri olduğu arka masadaki diyalogları duyunca (masada bir adam, arkadaşına tecavüz ederek öldürdüğü bir kadını böbürlene böbürlene anlatmaktadır) Dixon, bir dedektif misali cinayeti aydınlattığını düşünür, umutlanır ve hemen Mildred’ı arar. Duyduklarını Mildred’e anlatır ama sonuç umutlandığı gibi olmaz. Aranan katil o değildir. Burada yönetmenin bizatihi adalet göndermesi mevcuttur. Ortada bir tecavüzcü vardır ama suçu o eyalette işlemediği için kimse bir şey yapamaz. Mildred’in baştan beri yaptığı şey olan- kendi adaletini kendin yarat ve savun- davasına Dixon da dahil olur ve öfke kontrolünde sınırları aşan bu iki karakterin birleşimi gözlemlenir.

Sonuç:

Film, türü itibariyle suç-komedi-dram ögelerini barındırmasıyla Coenler’in filmlerinde görmeye alışık olduğumuz karakterleriyle ilk bakışta Coen Kardeşler’in filmlerine benzerlik gösterse de aslında Coenler’in kara-mizah konusunda ne kadar usta olduklarını bize hatırlatmaktan öteye geçememiş bir film izliyoruz. Filmdeki eleştirel bakışlar incelikle ve ustaca yerleştirilmesi gerekirken, çok fazla yan anlam, konu gösterilmesi bir yerden sonra filmin gidişatını taşırıyor. Ama yine de senaryo, kurgu, yönetmenlik ve oyunculuk anlamında dengeli ve ortalamanın üstünde bir film olduğu söylenebilir. Yazıyı bitirmeden önce, bu filmin ve Coen Kardeşler’in bir çok filminin müziğini yapan Carter Burwell’in müziklerini dinlemenizi tavsiye ederim.

Gözde Acar


Yazar Hakkında

Sinematopya'da değerlendirmeleri yayınlanan konuk yazarların hesabıdır.



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑