Röportaj

Published on Şubat 4th, 2018 | by Güney Birtek

0

Uçurtmayı Vurmasınlar’ın Barış’ı, Kader’in Zagor’u Ozan Bilen ile Sinema Üzerine Bir Röportaj

Share Button

Türkiye Sineması ve izleyici kitlesi seni 1989 yılında Tunç Başaran yönetmenliğinde ülkenin en önemli filmlerinden biri olan Uçurtmayı Vurmasınlar üzerinden tanıdı. Cezaevinde tutuklu olan bir kadının 4-5 yaşlarındaki oğlunu (Barış) oynadın ve seyirci Barış karakterinin masumiyetinde birleşti. Fimde, İnci karakteriyle kurduğun sevgi dolu iletişim, seyircinin kalbine işlenirken; paylaşımın, dostluğun, özgürlüğün temel çizgileri de kurulmuştu. Uçurtmayı Vurmasınlar’ın ülke sineması için oldukça önemli bir yapıt olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda film, sinemada evrensel boyuta ulaşmış, sağlam bir sistem eleştirisini içinde barındıran politik bir film olma özelliği de taşıyor. “-Niye uçmuyor İnci? -Uçar bir gün…” diyaloğu yediden yetmişe herkesin hafızasında yer etmişken oynadığın Barış karakteriyle mükemmel bir uyum sağladığın da görünmüştü. Bunun üzerine sorularıma geçecek olursam:

– Hepimiz seni Uçurtmayı Vurmasınlar’ınunutulmaz çocuk kahramanı Barış ile tanıdık. Seni daha yakından tanımak için çocuk yaşta sinemaya giriş serüveninin üzerine yoğunlaşmak istiyorum. Bu serüven nasıl gerçekleşti ve Ozan Bilen’i daha yakından tanımamız için bize biraz kendinden bahsetmeni isteyerek söyleşiye başlayalım.

– Sene 88, o zamanlar teyzemin bir yayın evi vardı, Füsun Demirel de İtalyanca tiyatro metni çevirisi yapar biliyorsunuz. İkisi yayın işlerinden tanışıyordu. Benim de bulunduğum bir akşam yemeğinde Füsun Demirel hazırlık aşamasındaki Uçurtmayı Vurmasınlar için çocuk oyuncu arandığını fakat Tunç Başaran’ın bir türlü ikna olamadığını söylemiş. Bunun üzerine önce birkaç fotoğrafımı, sonra da bir video kaydı çekip göstermişler. Ve rolü almışım. Sorumluluk sahibi, sempatik ve nispeten akıllı bir çocuktum, bir çocuk oyuncudan isteyeceğiniz şeyler de bunlardır. Denk gelmiş yani. Film dünya çapında büyük başarı kazandı, Akademi Ödüllerine aday adayı olan ilk Türk filmi oldu. Sonrasında da teklifler geldi ve aralıklarla devam etti oyunculuk.

– Filmin setinde unutamadığın anları eğer mümkün olabilirse Barış karakterine tekrar bürünüp onun o çocuk gözlerinden, duygularından paylaşmanı rica edeceğim. Uçurtmanın sembolik olarak kullanıldığı ve filmde üzerine inşa edilen “özgürlük” kavramını şimdilerde düşündüğünde, Uçurtmayı Vurmasınlar’ın karakterin üzerine ne denli etkileri oldu? Çünkü film her ne kadar cezaevinde geçse de hayatla birebir kurduğu samimi duygularla insana dokunan, mühim konuları dert ediyordu. Bu vesileyle etkileyici bir film olma özelliği taşıyan Uçurtmayı Vurmasınlar’ı yıllar sonra tekrar düşündüğünde hayatına kattığı değerleri manevi açıdan nasıl değerlendirirsin?

– 4 yaşındaydım, anları değil ama ne hissettiğimi hatırlıyorum. Keyifliydim, ilgi odağıydım ve büyük bir organizasyonun merkezinde olduğumun farkındaydım. Üşüyordum, uykum geliyordu, yoruluyordum ama çevremde güzel insanlar vardı ve onlara elimden geldiğince yardım etmeye çalışıyordum. Tunç hoca bana her set günü sonunda boyları gitgide büyüyen bir oyuncak kamyon hediye ederdi. Benim motivasyonum da kamyonlardı işte (gülümseme…). Filmin içeriğinin değil belki ama sonuçlarının karakter gelişimimde etkileri olduğu kesin. Okulda, mahallede, sokakta popüler bir çocuktum. Bu durum beni diğerleriyle kendimi kıyaslama ve yarışma yanılgısına girmekten kurtardı. Bu da büyük tasarruf demek.

– Genç bir isimsin fakat sinema kariyerin neredeyse 30 yıl olacak. Bu durumu nasıl tasvir edersin? Sinema dolu bir hayat… Sinemanın senin kaderin olduğuna inandın mı hiç? 

– Sinema kapsamlı bir sanat dalı ve eğlence endüstrisinin bir parçası olması itibariyle güzel. Malzemesi hayatın kendisi, içinde her şey var. Bu da çok güzel. İşini severek yapan başka meslek erbapları da var. Önemli olan da bu zaten. Ben kendimi mesleğimle tanımlamam, ben kimim yerine ben neyim diye sorarım. Güzel yaşamak, güzel bir şeyler üretmek önemli. Mesleğin ne olduğu bu noktada bir teferruattır bence. Bir marangoz büyük ödül sahibi bir oyuncudan daha fazla tatmin olabilir. Göründüğü gibi olmayabiliyor bazı şeyler, özellikle bu tür rüzgarın sert estiği işlerde.

– Çocukluğundan beridir bu büyülü sinema dünyasının içindesin. Sinema senin için ne ifade ediyor? Sinemanın tanımı sence nedir?

– Sinema filmi üç temel yapım aşamasıyla bir çeşit anlam mühendisliği aslında. İfade edilmek istenen mesele doğrultusunda hareketli görüntüleri kombine ederek bir bütünlük oluşturuluyor. 29 harfi kombine ederek anlam bütünlüğüne sahip bir yazı yazmak gibi. Tabi sinema çok boyutlu bir olay ve çok sayıda unsurun ahengini gerektiriyor. Sinemayı herkes sever. Çok etkileyici ve güçlü, müthiş bir fenomen sinema. Günümüzde ticari filmlerle sanat filmleri arasındaki makas iyice açıldı tabi, tanım yaparken bunu da dikkate almak lazım. Sanatçı amaç gütmez, derdini, taşan duygularını bir eser suretinde ifade eder. İnsanları etkiler, dönüştürür. Eseri sevilir ve meşhur olur, talep edilir ve para kazanır. Bunlar bir sonuçtur sanatçı için. Ticari filmlerde ise süreç tersine işler. Hedef baştan bellidir. Toplumun zeka ortalamasına yönelik, genel beğeni eğilimleri gözetilerek, ismiyle, afişiyle, tanıtım mecralarıyla, kullanılacak oyuncularıyla tüm unsurlar malı satma amacı hedeflenerek tasarlanır. Ticari filmleri eğlence endüstrisi alanında değerlendirmek lazım. 

– Hiç sinemadan başka bir meslek yapmak istediğin zamanlar oldu mu? Yoksa sinema tutkusu çocukluğundan beridir hayatının merkezinde miydi?

– Oyunculuktan bahsedersek; bu tek başına yapılabilen bir şey değil, bir organizasyona dahil olman gerekiyor. Seni buraya dahil etmekle görevli departmandaki kişilerle ilişkiler söz konusu, bu kişilerin değerlendirme mekanizması da oyuncuların genel karakteristiğine göre şekilleniyor. Sektörün bu elemanlarının kafasında şablon halinde bir oyuncu profili var mesela. İşin bu tarafları bana hep zor gelmiştir. Her oyuncunun kariyerinde iniş çıkışlar oluyor. Umutsuzluklar olabiliyor. Sadece oyunculuk yapan insanların seçme ve hayır deme şansı da olmayabiliyor. Çoğu oyuncu izlemeyeceği dizilerde, filmlerde para kazanmak zorunda olduğu için çalışıyor. Oysa oyuncu talep eden, beni oynatın diyen değil talep edilen olmalı. Kendini kabul ettirmeye ya da beğendirmeye çalışmak işin doğasına ters zaten. Kamera karşısında kendini özel hissetmelisin, seyirciye ya da yönetmene kendini beğendirmeye çalışırsan illüzyonu bozarsın. Ben böyle bakıyorum. Teklif gelir, bakarım seversem olurum. Bu anlamda bir meslekten ziyade hobidir benim için oyunculuk.

– Uçurtmayı Vurmasınlar’dan sonra sinema kariyerine bir göz gezdirmek isterim. Hangi filmlerde/dizilerde yer aldın? Hangi yönetmenlerle çalıştın? 

– Sanırım otuz civarı profesyonel projede bulundum oyuncu olarak. Hepsini saydırmazsan sevinirim (gülümseme). Özellikle Zeki Demirkubuz, Tunç Başaran, Tolga Örnek ve Belmin Söylemez’in yeri ayrıdır bende.

– Zeki Demirkubuz’un Kader filminde, Masumiyet’ten bildiğimiz o meşhur Zagor’u canlandırdın. Zagor karakterinin sana geliş serüveni nasıl gerçekleşti ve Demirkubuz ile çalışmak nasıl bir duyguydu? 

– Zeki Demirkubuz, doksanların başında benim Kemal Sunal ile baba oğul oynadığımız bir televizyon projesinde Zeki Ökten’in asistanlığını yapıyordu. Yaklaşık 20 yıl sonra tekrar görüşmemiz, benim eğitim aldığım akademiye bir “workshop” dersi için geldiğinde olmuştu. Birkaç ay sonra beni deneme çekimine çağırdı ve rolü benim oynamamı istedi. Zeki hocanın dünyaca bilinen enteresan bir tarzı var. Estetik kompozisyonlardan ziyade hikayelerinin ve yarattığı gerçekliğin gücü, filmlerinin alameti farikası. Çalışmak da çok güzel bir tecrübe, severiz kendisini.

– Sence bir filmde en önemli mekanizma nedir? 

– Bence tema filmin “dna”sıdır. Hikaye, atmosfer, oyunculuklar, kamera hareketleri, kullanılan ekipman, plan süreleri, ses tasarımı ve diğer tüm unsurlar bu temaya hizmet edecek şekilde bir bütünlüğün parçaları olarak kullanılırlar. Bu süreç biraz hissiyat şeklinde gelişir tabi, her şeyi planlamanın, tasarlamanın sonu yok. Marshall McLuhan’ın dediği gibi “Ortam mesajın kendisidir”. Her filmin serüveni kendine has oluyor. Belli şablonlar ya da kurallar hem var hem yok, denge meselesi. Burada film dilini belirleyen şey anlatılan temanın ne olduğu olmalı sanırım… Dünya görüşü olarak lokal, kültürel, geleneksel şartlanmalardan çok, kalıcı olan evrensel değerleri önemserim. Tabi sanat biraz varoluşsal, kişisel tecrübelere dayanıyor. Türküler mesela, olaya çok yakın dururlar, hatta çatışmanın içinden kendiliğinden çıkarlar, bu da güçlü bir duygusal etki demektir. İnsan aynı anda hem ilgili bir katılımcı hem de mesafeli bir gözlemci olamıyor. Yakınken trajedi olan, uzaktan bakıldığında komedi olabilir. Şahsen daima maksimum nesnel olanı tercih ederim. Duygulara biraz mesafeliyim. Bence duygular aklın yetmediği durumlarda aklı çözüm bulmaya zorlamak için var olan, içgüdüsel bir mekanizma.

– Türkiye Sineması’nın gidişatını nasıl görüyorsun? Sence Türkiye Sineması dünya üzerinde evrensel bir dile ulaşabilmiş midir? 

– Dünya çapında yetenekli sinemacılar var her alanda olduğu gibi. Bizim sorunumuz yetenek ya da malzeme değil zaten, eğitim, ideolojiler ve liyakat esasının önemsenmemesi. Mesela bakanlığın desteklemeye uygun bulmadığı “Kelebekler” birkaç gün önce Sundance’de en iyi film ödülü aldı. Seyirci de ilgi göstermiyor böyle filmlere. Ülkenin sosyokültürel seviyesi buna müsait değil. Dağıtım sektörü de izlenmeyeceğini bildiği filmleri salonlara sokmuyor doğal olarak. Bu meseleyle ilgili Kaan Müjdeci’nin “Kapalı Gişe” adlı belgeselini öneririm… Bir bakıma da sanat bir şekilde kendine yol bulur tabi. Gelişen teknoloji maliyetleri azalttı, eskiden olmayan imkanlar var artık. Anlatacak hikayesi olan herkes telefon kamerasıyla bile film çekebilir, bilgisayarında kurgulayabilir, çeşitli mecralarda gösterebilir, internet üzerinden festival başvuruları yapabilir.Tüm bunları nasıl yapacağını da yine internetten öğrenebilir. Konfüçyüs’ün dediği gibi “Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir.” Şikayet etmek yerine hatayı kendinde aramak lazım. Nitelikli eserler doğru organizasyonla bir şekilde hak ettiği karşılığı bulur. Sanırım Godard’ın, ıssız bir yere bırakılan filmin, ilk bulan kişi tarafından izlenip sevilmesi halinde filmin kendi yolunu açarak, zaman içinde daha geniş kitleye ulaşabileceğini öngören bir teorisi vardı.

– Seni ekranlarda çok nadir görüyoruz. Bu durumun nedenini sormak istiyorum. Senaryo konusunda seçici mi davranıyorsun?

– Evet, özellikle de böyle bir kariyer başlangıcı yapınca… Senaryosu yüzeysel, repliklerine inanmadığım projelerde yer almak çok zor geliyor. Kurmaca bir gerçeklik yaratıp, bunu kaydedip, insanlara izletmek büyük bir cüret olayıdır bence. Bunun bir parçası olurken de sorumluluk ve utanma duygusu olmalı biraz. Özellikle kamera önü çok daha şeffaf bir pozisyon. 2010’ların başında arka arkaya sevdiğim bazı filmlerde bulundum. Sonrasında sektörde bazı dinamikler değişim gösterdi. Benim içinde bulunmak isteyebileceğim türde filmler azalmaya başladı, böyle dönemler olur, sonra değişir… O süreçte çeşitli akademilerde oyunculuğa ve sinemaya dair dersler verdim. Çok öğretici, faydalı bir dönem oldu benim için. Televizyonla ilgili de zaman zaman güzel teklifler geldi, fakat başka işlerle tarihler çakıştı, ya da anlaşmazlıklar oldu. Kısmet biraz da bu işler.

– Sinemada oyunculuktan başka senaristlik yahut yönetmenlik deneyimlerin oldu mu? Olduysa biraz bunlardan bahseder misin?

– Şu an festival süreçleri başlayan, yönetmenliğini yaptığım dört kısa filmimiz var. Film yapımına dair tüm yönleriyle çok faydalı tecrübeler kazandırdı bu filmler. Sektörden sevdiğim dostlarım hikayeleri sevip, gelip rol aldılar sağ olsunlar. Dördü de yol hikayesi, mekan ve aksiyon olarak zor projelerdi. Şans da yanımızdaydı neyse ki ve içimize sinen filmler oldu. Sonuçta bütün filmi stüdyoda çekmiyorsanız hava durumu, trafik, diğer çevresel faktörlerle ilgili biraz şansa ihtiyacınız olabiliyor. Bazen bir oyuncuyla anlaşamadığınız için üzülürken işin sonunda iyi ki böyle olmuş diyebiliyorsunuz. Ya da sette son anda sezgisel olarak bazı kritik kararlar vermek gerekebiliyor. Ekip sinerjisini yönetmek de çok önemli tabi, bu hususta Şenol Güneş hoca idolümdür (gülümseyerek).

– Dünya sinemasında örnek aldığın oyuncular ve yönetmenler var mı? Varsa kimler ve seni onların sinemasına çeken unsurlar nelerdir?

– Büyük ustalar tabi sinemanın başından itibaren öncülük yaptı, yol açtı ve kümülatif olarak sinema gelişti. Nihayet 90’lı yıllarda tüm yönleriyle müthiş filmler yapıldı, efsane bir dönemdi. Şimdilerde iyi film çıtası baya düştü, tekrara bindi her şey… Yönetmen sineması diye bir kavram var tabi ama şahsen sanatçıdan ziyade, doğu sanatı tarzı bir yaklaşımla eser odaklı bakarım. Esas olan eserin kendisidir, kimin yaptığı sonra gelir. İyi film içerik ile biçimin uyumlu olduğu, meseleyi anlatarak değil de, metaforlarla, sembollerle, en ideal, en basit şekilde ifade eden, şov yapmaya çalışmayan samimi filmdir bence. Bunu film sadece tripodla çekilsin anlamında söylemiyorum, ihtiyaç ne ise, gerçekten ne gerekiyorsa anlamında… Bütünün ruhu neyi gerektiriyorsa tüm parçalar ona hizmet etmeli. Kaliteli bir otomobil için de böyle, lezzetli bir yemek için de. Doğada zaten bu estetik tutarlılık hep var, içerikle biçim daima uyumlu. Sorun insan yapımı şeylerde. Galiba sanatçının olayı da biraz bu; benliğini ya da zihnini devre dışı bırakıp bir akış hali yakalamak, “tema”sıyla rezonansa girmek… Tür olarak kara mizah severim.

– Seni yeni projelerde görmeyi çok isteriz. Var mı yeni projeler? 

– Bir süredir kamera arkasındayım. Bazen uygun rol olduğunda kendi filmlerimde oynuyorum, bu maliyetleri de düşürüyor (gülümseme). Ortağımla bir yapım şirketi kurduk geçen sene. Önümüzdeki sene gösterimde olmasını planladığımız uzun metraj sinema filmi projelerimiz var, onların üzerine çalışıyoruz. Bir yandan da kısa filmler, müzik klipleri, “video art” projeleri üretiyoruz. 

– Bu verimli röportaja zaman ayırdığın için teşekkür ederim Ozan Bilen

– Ben teşekkür ederim, Sinematopya’ya yayın hayatında başarılar dilerim.


Yazar Hakkında

''Kendini sinemaya verdi.''



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑