Uzak Doğu Sineması

Published on Mart 16th, 2018 | by Selin Işıksoy

0

Chungking Express (1994): Hafızanın Büyülü Dünyası

Share Button

Felsefe aşığı biri olarak Uzakdoğu Sineması tam benim kalemim diyebilirim. Tabii burada psikolojinin (bir nevi) felsefeden doğduğunu kabul edersek derin veriler ve semboller olduğunu es geçmemek gerekir. Bazen 2-3 saatlik bir film, kitap okumuşum hissini verebiliyor. Nitekim Uzakdoğu Sineması aşkım bu noktada başladı.

Wong Kar-wai’ye gelince… Isınamadığım ya da beni içine almadığı filmi yok. “Ruhani” derinliğinin dışında kendine has renkleri belki de beni onun sinemasına aşık etti. Üzüldüğümde, sıkıldığımda, güçsüz hissettiğimde enerji kaynağı olarak kullandığımı da itiraf etmeliyim.

Bilmem kaçıncı kez kulağımda The Mamas & The Papas “California Dreamin’” çalıyor. Bu filmi ne zaman izlesem uzun süre çalma listelerimde tekrara düşüyor bu şarkı. Filmin izlerken ve sonrasında verdiği anlamın dışında bir şarkıya da çok başka bir anlam yüklemesi muazzam bir his.

Gelelim hikayemize… Basit bir hikayeyi hiç aksini düşünemeyeceğiniz cümlelerle, isimlerle ve renklerle ifade etmiş ki kendimizi bulmamamız ve içselleştirmememiz imkansız denebilir. Burada Wong Kar-wai’nin ustalığı devreye giriyor. Film boyunca ellerimizi sıkı sıkı tutup hiçbir yere bırakmıyor. “Bu film sensin” dediğini duyabiliyorsunuz.

Hepimizin acı dolu aşk hikayeleri olmuştur. Bizi yatağa düşüren, onsuz yaşayamayacağımızı düşündüğümüz, farklı zevkler aradığımız ya da yeni bir aşk bulma arayışına girdiğimiz. Sonrasında öyle şeyler olur ki, bazen farkına varamasak bile, tesadüflerle dolu hayat bizi çok başka yerlere sürüklemiş.

Aşk acısı çeken iki polis memurunun hikayelerini ve acılarından kurtulmanın farklı yollarını izliyoruz. Kesişen hayatların, zıt karakterlerin birbirini bulmasının, tuhaf tesadüflerin ve hayatımıza giren herkesin bir şekilde geleceğimizi belirlediğini izliyoruz. Filmin ilk kısmında eski sevgilisinin acısıyla boğuşan bir polis memurunu (223 numara) izliyoruz. Hangimiz “O” çok sevdiği ve anılarını canlı tutmak için onun sevdiği şeyleri onun yokluğunda yapmadık? Hangimiz artık onsuz olamayacağımızı düşünüp deliler gibi ağlamadık ya da ağlamamak için neler yapmayı denemedik? Filmde ağlamamak için deliler gibi koşan bir polisi görüyoruz. Savunduğu şeyde haksız değil: koşup terleyerek vücudundaki sıvıyı tüketip ağlamayı engellemek istiyor. Hatıraların da son kullanma tarihinin olmasına da oldukça kırgın.

Bir gün oldukça ilginç bir kadına tesadüf eder. Yazın ortasında yağmurluğuyla gezen, güneş gözlüklerini hiç çıkarmayan bir kadın. Kadına sebebini sorarsanız yağmurun ne zaman yağacağı ve güneşin ne zaman açacağı belli olmaz. Adama sorarsanız ağladığı belli olmasın diye kadın güneş gözlüklerini çıkarmıyor…

Tesadüflere inanır mıyız? Tesadüflerin büyülü dünyasına sürüklenip, bize dünyalarını izletirken kendi dünyamızdaki tesadüfleri düşünmememiz elde değildir. Bizim hayatımız… Aşkı doğuran, gerçekliğine inandıran o güçlü tesadüflerin hatıralarına… Belki en zayıf noktamızdan yakalıyor film bizi; anılarımız ve aşklarımızın yarattığı güçlü hafızadan…

Unutmak, bir daha başlamak demek. Eğer başlamaya hazır değilsek neden unutmak isteyelim ki? Aksine unutmak istemediğimiz şeyi anımsatacak her şeyi yapabiliriz. 223 numara da tam bunu yapıyor. Aslında unutmak istediğini düşünse de yaptıkları unutmasını engellemek için birer adıma dönüşüyor. Kar-Wai Wong’un hayranı olduğum bir diğer filminde [Dung che sai duk (1994)] aklımdan silinmeyen bir replik vardır “unutmak istediğin şeyi daha çok hatırlıyorsun…”

Filmin ikinci kısımına gelelim. Burada 223 numaranın çoktan tesadüf ettiği Faye ile karşılaşıyoruz. Düşünmesini engellemek için yüksek sesle müzik dinleyen bir garson. Kulağında hep o müzik; California Dreamin’… Dinlediğinde aklında tek düşünce “Burada yaşamım bu şekilde ilerliyor peki ya California’da olsaydım?”

Faye ile polis memurunun (663 numara) ile tanışması, ilk görüşte aşık olması yeni tesadüfleri ve aşkın güzel bir yorumunu karşımıza çıkarıyor. Aşk acısıyla kıvranan polis memurunu çok değişik bir şekilde kurtarıyor Faye. Acısıyla yüzleşmekten kaçan polis memurunu bununla yüzleşmeye ilginç bir şekilde yönlendiriyor. Etrafındaki nesneleri sadece sevdiği kadınlayken nasılsa öyle hafızasına kazımış polis memuru, Faye’nin bunları onun isteği dışında değiştirdiğini yavaş yavaş fark ediyor. Böylelikle belki izlenebilecek (ve hatta yaşanabilecek) en içten aşk hikayesini izlemiş oluyoruz. Belki çok basit bir şey yapıyor ama hayatın geneli düşünüldüğünde bu ufak sembol çevremizdeki değişimlerle hislerimizin ya da bakış açımızın nasıl değişeceğinin bir örneğini sunuyor bizlere.

Yanılgılar bizi kurtarabilir mi? İnandığımız şeyler ne kadar süre gerçekliğini korur? Körü körüne inanırız belki; unutamayacağımıza, kurtulamayacağımıza, emeklerimizin ve aşkımızın yitemeyeceğine… Bize bunların aksini gösterebilecek şeylerle yüzleştiğimizde ne olur peki? İnancımız sarsıldığında neye inanırız? Değişime inanmaya başlayınca gelecek olanları dünyamıza almaya başlamak kolay olur mu? Bu soruların yanıtlarını filmin son 45 dakikasında almaya başlıyoruz. O kadar bizden ve o kadar inançla dolu ki. Her bir sahne “İnan! Değişim orada ve nefesin kadar yakın” diyor adeta.

Her şey zıttıyla vardır. İnanmazsın, bir şeye inancın olduğu için aslında inanmazsın. Yanılırsın çünkü inandığın başka bir şey seni yanılgıya sürükler. Sevmezsin çünkü başka zaman başka bir şeyi sevmişsindir… Her ne olursa olsun varmaya çalıştığın noktaya yaklaşmanı sağlayan birliklerin bütünlüğüdür.

Tags: ,


Yazar Hakkında

1989 kışında dünyaya gözlerini açan Selin'in hikayesi, "yaratma" dürtüsü yazma eylemine dönüşünce can bulmuş...



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑