İnceleme

Published on Haziran 4th, 2018 | by Güney Birtek

0

Ahlat Ağacı – Öze Dokunmak

Share Button

*Dikkat. Spoiler içeren bu yazı,  filmi henüz izlememiş olanlar için kesinlikle tavsiye edilmez. 

“Sevelim veya sevmeyelim, bazı özelliklerimizi babalarımızdan alırız. Zayıflıklarımızı, alışkanlıklarımızı ve daha birçok şeyi. Filmi, babanın ve oğlunun aynı kaderi paylaşmasıyla oluşan kısır döngüyü acı veren deneyimlerden oluşan bir seriyle anlatacağız.”

İşte Ahlat Ağacı serüveni ilk olarak Nuri Bilge Ceylan’ın filmi tanıtmak amacıyla söylediği bu cümlelerde anlam buldu. Gerisi uzunca bir süre bekleyişti…

Nuri Bilge Ceylan’ın her defasında çıtasını yükselttiğine tanık olduğumuz zaman dilimleri… Sinemanın insan ruhuna, insan aklına nasıl iyi geldiğini uzunca anlatmaya gerek yok sanırım. Bu yüzden sinemaya büyülü bir dünya demişler ve bu yüzden haz ile acının birbirine karıştığı Nuri Bilge Ceylan estetiğinde kendimize bir sığınak bulabiliyoruz. Sinemasını evrensel boyuta taşımış, durum hikayelerini; rüzgarıyla, ışığıyla, mükemmel kadrajıyla, akla, vicdana, göze iyi gelen dokusuyla derdini anlatmasına bayıldığımız bir sinema dahisi var karşımızda. Aynı dili konuşuyor, aynı kültürden doğuyoruz. Ahlat Ağacı, herhangi bir Nuri Bilge Ceylan filmi kadar derinlikli, sonsuza uzayan detaylar zincirinde toplumsal sefaletimizin aynadaki yansıması. Karakterler, bir selam versek bin derdi masaya yatıracağımız, yakınen bildiğimiz-tanıdığımız yabancılık çekmeyeceğimiz insanlardan oluşuyor. Bir filmde öncelik olarak teknik mükemmeliyetçilik mi, yoksa ustalıkla işlenmiş bir hikaye anlatıcılığı mı insana dokunabilir sorusu oluştursam, cevabım hikaye anlatıcılığı üzerinden gelişir. Üç saatlik bir film çekip, ritmini su gibi akıtabiliyorsan ve oyuncu yönetimin, sahneye hazırlayışın çıtayı yükseltiyorsa, bol diyalogları, uzun sekansları kasmadan incelikle işliyorsan senin adın Nuri Bilge Ceylan olmalı.

Üniversite’de sınıf öğretmenliği bölümünü okumuş ve atanamayan yüzbinlerce öğretmenlerden biri olan Sinan (Doğu Demirkol), doğduğu yere Çanakkale’ye geri döner. Sinan aynı zamanda bir edebiyat aşığıdır. Yazdığı ve hali hazırda ilk deneyimi olacak kitabını çıkarmak ister. Fakat babasının evlerini bile satmak zorunda bıraktığı kumar alışkanlığı yüzünden Sinan’ı, sefaletin ortasına tekrar dönerken yakalarız. Öğretmen babası İdris (Murat Cemcir), çocuk bakıcısı annesi Asuman, (Bennu Yıldırımlar) ve üniversite sınavlarına hazırlanan kız kardeşi Yasemin (Asena Keskinci) ile ortak kadere geri dönen Sinan, en yakınındakilerine bile tahammülü olmayan, insan sevmeyen, sarfettiği büyük lafların ağzına yakışmadığı, itici bir kişilik. Her şeyin en iyisini ben bilirim tavırlarıyla yerine ve zamanına göre kurduğu entelektüel cümlelerini savururken karşı taraftan ezildiğini hissettiği an yabanileşen ahlat ağacı uyumsuzluğunda yapayalnız bir karakter.

Sinan’ın eve yeniden dönüşü üzerinden uçan kuşa borcu olan bir aileyi, Nuri Bilge Ceylan’ın gözünden görmek, oyuncu yönetmenliği konusundaki başarısıyla alakalı olacaktır ki, hiç sırıtmayan, ritmini bozmayan ve filmin evrensel kümesinde yönetmenin bas bas bağırdığına şahit olduğumuz “sadece hikaye anlatıyorum” iç sesiyle karşılaşıyoruz. Sinan, yazdığı kitabı çıkarmak amacıyla kurumlara, kuruluşlara giderek bir yardım eli ararken beklediği ilgiyi ailesinden de bulamayınca çaresizlik sularında boğulur ve değerli eşyalarını satacak duruma gelir. Filmin temeli Sinan’ın çevresiyle kurduğu uyumsuzluk, yalnızlık ve sevgisizlikle kuruluyor. Film, Sinan’ın her yolculuğunda yeni insanlarla tanışacağımız, incelikli bir roman okuyormuşçasına, yönetmenin sayfaları yavaş yavaş çevirmesiyle bir sonraki sayfada bizleri kimlerle tanıştıracağını merakla beklediğimiz bir seriye dönüşürken, bir zaman sonra olay örgüsü derinlikli bir baba-oğul ilişkisine evriliyor. 

Filmin içsel çatışmasının dinamiği baba karakteri İdris’i açmakta fayda var. İdris, kumar borçları yüzünden evdeki “baba” saygınlığını kaybetmiş, sözü geçmeyen, babası Recep (Tamer Levent) tarafından beceriksizle suçlanan, kasabadaki öğretmenlik itibarını da kaybetmiş biri. Haftasonları köydeki evlerine gidip yalnız başına takılması, hayvanlara, doğaya duyduğu sevgisi itibariyle ince ruhlu bir insan olduğunu kavradığımız ve aslında eski itibarını geri kazanmak için de birtakım yapıcı hallere büründüğünü gözlemlediğimiz bir karakter. Köydeki evin susuz kalmış çorak toprağında, hatta toprağın susuz kalmasından kaynaklı türeyen ahlat ağacı bile varken o bölgeye kuyu kazmış ve suyun çıkacağına tek başına inanmış biri İdris. Bunun için çabalıyor, bunun için eski itibarına geri döneceğine inanıyor. Kuyu olgusu, film için önemli bir metafor. Kuyuya taş atanların ailesi, kuyudan taş kaldıranın kendisi olduğunu düşünürsek suya (öze) ulaşmanın çabası filmde muazzam bir epik tat bırakıyor. Karakterleri bir bir tanımaya devam ettiğimizde anne Asuman karakterinin, kocasının kumar borçlarından evin geçinemeyeceğini anlayıp çocuk bakıcılığı işinde çalıştığını öğreniyoruz. Gençliğinde kimselere benzemediği için aşık olduğu İdris’i oğlu Sinan’a anlattığı bir sahne var filmde. O sahnede derinlemesine bir kadın dünyasından/duygusundan kutsal sayılacak incelikler çıkıyor. Her şeye rağmen, tüm pişmanlıklara rağmen geçmişin hesabını katarak, hak yemeyerek, nankörlük yapmayarak zamanında genç, yakışıklı ve asla şiddete başvurmamış bir öğretmene nasıl aşık olduğunu Sinan’a anlatırken, diğer taraftan onu alaycı bir şekilde dinleyen Sinan’ın babasına duyduğu nefreti her fırsatta dile getirmesi üzerine anneden oğula geçen bir vicdanın da keskin izlerini yakalıyoruz. Çünkü Sinan, her şeyi dilinde biten bir karakter. Söylemleriyle babasıyla anlaşmazlık kursa da içten içe onu özleyen, seven, değer veren biri.   

Sinan’ın en büyük korkusu huyunu suyunu sevmediği babasına benzemek olacak ki, babasıyla kurduğu her ezber davranışların ardından kahredici içsel sıkıntının, bu topraklarda nasıl boğazda düğümlendiğine yine tanık olacağız. Baba ile oğul ilişkisinin Türkiye’yi de kapsayan geniş Ortadoğu kültüründe duyguların saklandığı çetin cevizliliği, babaları tarafından sevgi görmeyenlerin, çocuklarına sevgilerini yeterince katamadıkları… Nesilden nesle süren bu kocaman yürek yangınlarının kelimelere sığamayacak tarifsizliği…  

Ahlat Ağacı’nda Nuri Bilge Ceylan, yine karakterleriyle özdeşleşme imkanı sağlamıyor. İdris’i ilk başlarda itici gösterip sonlara doğru onu anlayabilmemize olanak sağlıyor fakat İdris’e yine de tam olarak güvenemiyoruz. Keza baş karakter Sinan’ın alaycı ve ukala tavırlarının ardına gizlenmiş ince ruhluluğunu yakaladığımızda bile yine Sinan ile tam olarak anlaşamadığımız önemli bir yönetmen dokunuşu mevcut. Nuri Bilge, seyirci ile karakterler arasındaki mesafeyi film boyunca korudukça kendi yaşamlarımızdan birçok detay gözümüzün önüne geliyor. 60 yaşındaki bir yönetmenin, günümüz gençliği bu denli iyi yakalaması Nuri Bilge’nin gözlemciliğinde realist bir hayat bulurken karakterlerin içsel çatışmalarını şairene bir şekilde unutulmayacak dramatik sahnelerde epik bir yol izlemesi filmin değerini arttıran dokunuşlardan. Epik dokunuşlar derken, metafor olarak filme ivme sağlayan Truva Atı’nı, bebek sahnesini ve finaldeki ters köşeyi kullanma isteği üzerinden filmin okumasını biraz daha açalım.  

Hepimiz biliyoruz ki Truva Atı’nın manası kaleyi içten fethetmektir. Sinan’ın kendi şehrinden tanınmış bir yazarla kitabevinde karşılaşarak uzunca bir tartışmaya girdiği, yaşından, dilinden büyük laflar çıkması üzerine yazar Süleyman’ı (Serkan Keskin) yavaştan kızdırması ve o sahnenin bağlandığı noktada Sinan’ın köprüde kolu kırılmış bir heykelin farkına varıp sağına soluna baktıktan sonra oradan tüymesi ve sığındığı yerin Truva Atı’nın olmasının ne tür bir bağlantısı olabilir üzerine düşünelim biraz… Akabinde devam eden sahnede otobüste uyanış olduğunu görüyoruz. Acaba diyoruz, tüm bu olup biten gerçek zamanlı bir edebiyat tartışması mıydı, bir rüya mıydı, yoksa Sinan’ın kitabından (Ahlat Ağacı) bir bölüm müydü? İşte burada filmi eş zamanlı üç katmana ayırıyorum: Realist durum hikayesi, mistik ögeler ve bu mistik ögelerden faydanılan kitaptan (Ahlat Ağacı) kesitler. Filmde dikkat edersek filmsel gerçeklikten uzaklaşan mistik sahneler mevcuttu. Ve bu sahnelerin ardından yönetmenin hep bir ters köşesine kurban gitmiştik. Bir sahnede ahlat ağacının dalında sallanan bir ip ve yanında ölü gibi yatan babasını gören Sinan’ın o andaki tepkisizliği. Yanına gitmeden babasının öldüğüne inanması ve uzun saniyeler boyunca oradan uzaklaşmak istemesi… Babasının yanına gitmemesi. Filmin bence en can alıcı noktalarından biriydi bu. Uzakta baban olduğunu bildiğin biri ölü gibi yatıyor fakat sen inanılmaz bir soğuklukla yanına gitmek istemiyorsun. Hatta sağına soluna bakarak oradan biran önce sıvışmak istiyorsun. İşte Nuri Bilge Ceylan dokusu burada devreye giriyor ve o iç muhasebeyi bizlere Sinan üzerinden saniye saniye yaşatıyor. Sinan artık dayanamayıp babasının yanına gidiyor ve halbuki babasının orada uyuya kaldığını görüyoruz. Bu sahneyi hayatım boyunca unutamayacağım. Yahut köy evinde babasının yatağında yatarken cennetten tasvir misali büyüleyici bir bebek sahnesinin yine filmsel gerçekliğe kaynaması. En nihayetinde o ayakta alkışlanacak final. Finalde babası uyuya kalmış ve kamera kuyuya yaklaştıkça gerilimin de arttığı hissettiğimiz anları hatırlayalım. Bir bakıyoruz Sinan, kendini kuyuya asmış bir şekilde görünüyor. Babasının uyanması ve kuyuya gitmesiyle diğer taraftan Sinan’ı kuyuyu kazarken görüyoruz. Benim kanaatim Sinan’ı asılı olarak gördüğümüz plandaki görselin kitapta yazılanlar olduğu. Hikaye, filmin içine o kadar girmiş ki hatta sinematografisine bile yansımış olmasından kaynaklı kitabın da filme girebilme ihtimali çok yüksek. İşte tam bu noktada filmin iki sonu olduğunu düşünüyorum. Birinci son: Sinan’ı kuyuda asılıyken görmemiz aslında kitabın sonu (kötümser). İkinci son: filmsel zamanlı son. Artık babasının yanında duran ona yardım eden, birlikten yana olmayı seçmiş oğulun sonu. (iyimser). Sinan’ın babasına yardım etmesi ve artık onun gibi olduğunu görmemizi sağlayan bu iyimser son, suya, öze babasıyla beraber ulaşmanın getireceğini birliktelik denizinde buluşuyor. Düşüncelerimin sağlaması için uygun gördüğüm son bir dikkati çekmek isterim: hem filmin, hem filmde geçen kitabın adı: Ahlat Ağacı.

*Özel olarak filmin bu kadar detay deryası içinde hiç ayrıntıya girmeden “dümdüz” bir şekilde Sinan’ın askerlik serüvenini 1 dakikadan az zamanda göstermesi-bitirmesi üzerine Nuri Bilge Ceylan’ın askerlik kavramına nasıl lüzumsuzca, gerek duymadan bakması önemli detaylar arasındaydı. 

 Ahlat Ağacı ile Gelinen Üçüncü Dönem Sineması ve Teknik Sıkıntılar Üzerine

Nuri Bilge Ceylan’ın sinemasında yeniliklere açık bir yönetmen olduğunu ilk dönem filmleriyle ikinci dönem filmlerini kıyaslayarak devam edebiliriz:  

Birinci dönem filmlerinde arkasına aldığı Tarkovski, Ozu, Bresson ile birlikte sinemada zamanı yavaşlatabilmenin farkına varmış, fotografik ve minimal bir çizgide sessiz çığlıklara anlamlar yüklemişti. İlk kısa filmi Koza’da hiç kuşkusuz Tarkovski hayranlığı görülmüş, Kasaba, Mayıs Sıkıntısı ve Uzak’ta uzun uzun bakışlar, karakterlerin iç çatışmaları son derece gerçekçi fotografik bir Kracauer tarzı sinematik işleyişi resim resim odaklamıştı. İklimler ile bu geleneğe devam etmiş hem kendisi hem eşi Ebru Ceylan ile başrolleri paylaştığı özel bir filme imzasını atmıştı. İkinci dönem sinemasına geçiş noktasında ise Üç Maymun duruyordu. Üç Maymun’da diyaloglar artmış ve zenginleşen bir Nuri Bilge Ceylan sinemasına tanıklık etmiştik. Toplumsal statü altında birbirine yabancılaşmış aile üyeleri vb. derken fotoğraf sanatı gibi kadrajına aldığı Üç Maymun’da bir ailenin çöküşünü görmüş, yönetmenin hikaye anlatımında diyaloglara daha fazla yer verdiğini gözlemlemiştik. Akabinde Bir Zamanlar Anadolu’da uzun diyaloglar ardından zamana sıkışmış epik haykırışlarda mest olmuş, Kış Uykusu’nda diyalog sanatını tümden arkasına alan yönetmenin yine şiir gibi bir mizansenle-teknikle hikayeyi doruklara taşımasına şahitlik etmiştik.

Ahlat Ağacı’na geldiğimizde teknik  bazında hiçbir Nuri Bilge Ceylan filmine benzemeyen metotlar görüyoruz. Bu sebeplerle Ahlat Ağacı’na üçüncü döneme geçişteki ilk film diyebiliyorum. Çünkü Ahlat Ağacı tam bu minvalde alışılmışın dışında fakat dokuyu hala sapasağlam koruduğunu gördüğümüz bir yönetmen cesurluğunda yeniliklerin sınırlarını zorlamış bambaşka bir teknikle karşımıza çıkıyor. Filmin merkezine genel olarak hikaye anlatıcılığını aldığını gördüğümüz Ceylan’ın yenilikleri arasında bariz şekilde gördüğümüz teknikten uzaklaşmış olması var. Nuri Bilge Ceylan’ın teknikten uzaklaşmış olması sahiden de üçüncü dönem filmine bir giriş mi sağlıyor, yoksa filmin ana temasını oluşturan ahlat ağacının “uyumsuz, şekilsiz, çirkin, yalnız” olmasından kaynaklı hikaye ile karakterleri görüntüyle de gösterme gayreti içine mi düşüyor? Üzerine düşünelim biraz…

Filmdeki teknik kusurlara geldiğimizde belki de ilk defa bir Nuri Bilge Ceylan filminden beklemediğimiz ışık patlamaları, devamlılık hatası, aks kırmalar, müziğin dramatik olmayan sahnelerde kullanımı, kamera hareketlerinin bazı anlardaki ritimsizliği, aynı sekansların çözünürlük dengesinin bozulması ve renk değişiminin göze batmasını eklersek kıyamet alametleri gibi bir olayın sonucuna erişiyoruz. Çünkü yönetmen, teknik kusursuzlukla geliştirdiği filmleri Bir Zamanlar Anadolu’da doruklara taşımış, Kış Uykusu’nda bunu korumuştu. Teknik kusurlar o kadar fazla ki ülkenin en iyi yönetmeni ve görüntü yönetmeninden kaçacak kadar mümkünatı olmayan bir sırıtma söz konusu. Ayrıca şunu da eklemekte fayda var: Ahlat Ağacı’nın şekilsiz, kusurlu, kötü afişleri… Estetik algısını-tarzını çok iyi bildiğimiz bir yönetmenin filminde böylesine kötü afişleri kabul etmesi kafalardaki bir başka soruydu. Genel olarak tüm bu söylediklerimi toplarsak, bunların ne Ceylan’dan ne de teknik ekibin gözlerinden kaçma olasılığı sıfır. Ağaç olan ahlatın “uyumsuz, şekilsiz, çirkin, yalnız” oluşundan filmselleşen hikayeyi ve karakterlerini filmi en üst noktaya taşıyan Nuri Bilge Ceylan, Sinan’ın dünyaya karşı bir uyumsuzluk halindeki yansımasını teknik kusurlarla bilinçli olarak gösteriyor. Hikayesini ve karakter çatışmasını görüntüye de aktaran birçok yönetmen sinemasına tanıklık ettiğimizi de unutmamak gerekiyor. Bu yapılan ilk iş değil ve sayısız filmlerden Bertolucci’nin Konformist filmi aklıma ilk gelen örneklerden. 

Film, mistik metaforların arkasında koca bir felsefe, mitoloji, din, tanrı, inanç barındırıyor. Referanslar o kadar fazla ki Yunus Emre’yi görüp Nietzsche ile yollarda yürüyoruz. Dostoyevski’nin herhangi bir romanında kahraman olurken, Çehov öykücülüğünde yaşamın bir kesitinden hayaller kurarken buluyoruz kendimizi… Ahlat Ağacı üzerine yazılması gereken daha çok sahne-detay var biliyorum. Film baştan aşağıya detay deryası. Ben naçizane daha fazla etkilendiğim noktaları açmak istedim. Velhasıl Ahlat Ağacı, Nuri Bilge Ceylan’ın en özel filmlerinden biri olmayı hakediyor. Gün geçtikçe demlenmesi de cabası. 

guneybirtek@gmail.com 


Yazar Hakkında

''Kendini sinemaya verdi.''



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑