Analiz

Published on Haziran 30th, 2018 | by Betül Uludoğan

0

Ayna (1974): Zihnin Soğuk Yolculuğu

Share Button

“Zerkalo”  1975 yılında büyük badireler atlatılarak sinemaya çevrilmiş, bir Andrey Tarkovsky filmidir. Ünlü Rus yönetmen, kendi kişisel yaşamını gözler önüne sererek filmde, alışılmış sinema bakış açısını yırtmış ve böylece seyirciyi zorlamıştır. Bu anlaşılması güç, kişiye özgü olan film 70’lerin beyaz perdesine damga vurmuştur. Otobiyografinin, dramın, bulunduğu dönemdeki tarihin, psikolojinin harmanlanıp sunulduğu içedönük karakterli bir filmdir, Ayna.

Tam olarak filmin ana temasını belirleyememekle birlikte kapalı bir anlatımının olduğunu yineleyerek, yönetmenin kendi hayatının aynaya yansıttığı bir yorumudur, diyebiliriz. Belki de anlayamamamızın nedeni insanın geçmişini anlatma konusundaki beceriksizliğidir. Yani insan, kendini anlatma noktasında kekemedir. Çünkü Montaigne’nin de dediği gibi “insanın kendini anlatmasından daha zor ve bir o kadar da daha faydalı hiçbir şey yoktur.”

1. Dünya Savaşı sırasında savaştan psikolojisi bozuk bir halde evine dönen şair babasının, evlerini yakarak onları terk etmesi üzerine annesiyle girdiği yaşam mücadelesini ve babasız büyüyen bir çocuğun dramını, yaşadıkları zorlukları başarılı bir şekilde ele alan filmde, Tarkovsky geçmiş ile şimdi arasında mekik dokuyarak, iki zamanlı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kabaca, geçmişteki anılarla tüm zamanlı bir kurgu yapmıştır. İzleyiciyi belirsiz bir zamanda anı yolculuğuna çıkararak, olayın hangi vakitte cereyan ettiği noktasında karışıklığa götürmüştür. Aynada gördüğü kendi görüntüsünü, şiirsel bir yorumla yansıtmaya çalışmıştır (Şair olan babasına duyduğu özlemi onun şiirlerini okuyarak göstermiştir). Çocukken yaşadığı, unutamadığı, bilinçaltından çıkaramadığı hayati önem taşıyan bir kesiti ergenliğini karıştırarak anlatmıştır. İnsan geçmişini kendisi inşa eder aslında; sürekli yeni bir şeyler ekleyerek, değiştirerek, yeni yorumlar katarak anlatmaya meyillidir. Hayatta yaşanılan her şey kaçınılmaz olarak bir hatıradır. Yaşandığı anda acı veren, üzerinden zaman geçince tebessümle hatırlanıp, kahkahalarla başkalarına anlatılan saf anılardır.

“Anılar, kimsenin bizden alamayacağı tek mülkümüzdür.” der, J.P.Sartre

35 yaşında olgun bir adamın anılarına dalış yapmasıyla kendi hayatını filme çekmesi, doğaya karşı tutkun olması, genellikle kır evinde yaşadıklarını hatırlaması, annesiyle eşini özdeşleştirip aynı oyuncuyu oynatması filmi önemli kılan hususlardır.

Bir yandan sürekli babasını arayan, annesinin verdiği mücadeleyi hayranlıkla seyreden, edebiyatı, bilimi, sanatı sorgulayan, anılar ve rüyalar arasında git-gel yaşayan birey, diğer yandan içerisinde yaşadığı toplum ve bulunduğu dönem itibariyle meydana gelen savaş ve insanların üzerinde bıraktığı etki; savaş sonrası bu izleri hisseden arka plandaki Rus halkının toplumsal, sosyal alandaki değişimini, Moskova’daki sosyal-kültürel ve daha birçok açıdan ele alarak, çağın ruh halini ve zihniyetini ilmik ilmik işleyen Tarkovsky, büyük bir başarıya imza atmıştır. Bir erkeğin kalbine ve zihnine yapılan bir yolculuktur aslında, Ayna!

Herhangi bir olay örgüsüne sahip olan hikâyeyi, senaryo haline getirip beyaz perdeye aktarmak kolaydır. Asıl zor olan kişinin yaşadığı buhranları, bunalımları, vicdan azabını, pişmanlığı, eksik kalmışlığı, hüznü, sancılı anı ve acıları, tüm psikolojik sorunları tahlilleriyle olduğu gibi filme yansıtmaktır. Tarkovsky, Ayna’da işte bunu çeşitli simge, imge ve alegorilerle yapmaya çalışmıştır. O yüzden öznel bir film olduğu için, filmi hakkıyla anlayan da yine tüm bu hatıralara ev sahipliği yapan Tarkovsky olacaktır.

Filmin zamandan ve mekândan münezzeh bir halde oluşu, izleyiciyi zaman mefhumu üzerinde fazlaca düşünmeye sürüklemiştir. ‘Herkesin acelesi var; kimsenin zamanı yok!’ Çünkü kimsenin oyalanacak vakti yok, her şeyin aciliyeti var. Hayat çok geçici; öyle anlar var ki zamanın nasıl aşağı indiğini kavrayamayacak kadar hızlı… (Filmdeki fincanın birden buhar olup kaybolması metaforuna yönelik). Nitekim zaman hakkında söyleyeceğimiz salt bir gerçek var ki; geçmişin, şimdinin ve geleceğin içinde bulunduğu “an”dır. Hayat da işte bu anların toplamıdır.

Filmin ilginç yanı, hatta en önemli noktası kısmen dış ses olarak yalnızca sesini işittiğimiz, ama yüzünü görmediğimiz bir adamın varlığını, yaşanmışlığı tüm çıplak gerçekliğiyle onun gözüyle seyrettiğimizi fark etmemizdir. Çok kez anı geçişleri yaparak tanıdığımız bu adam, kendi iç dünyasına ayna tutarak, film içinde filmi, rüya içinde rüyayı bize yaşatarak karşımıza çıkar. Yani asıl ana karakter, olayın perde arkasında bize seslenendir. Bu, bize zamanın tuttuğu buğulu, kirli, dağınık izlerin bulunduğu bir Ayna’dır. Çünkü geçmiş hep pusludur. Şimdiyi net bir şekilde görebilmek için onu silmek, temizlemek gerekir. Olaya bu şekilde bakarsak, Tarkovsky’nin ekranın üzerine serdiği örtüyü kaldırıp, gerçekliği görebiliriz.


Yazar Hakkında

1994 Erzincan doğumlu. Üsküdar Üniversitesi'nde Psikoloji ve Felsefe eğitimi alarak, felsefeden mezun oldu. Sinemanın felsefi, psikolojik ve sosyolojik okumasıyla ilgili dersler aldı. Birkaç dergide konuk olarak sinema eleştirmenliği ve yazarlığı yaptı. Şimdi ise sinemayı daha renkli okuyabilmek için burada!



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑