Analiz

Published on Haziran 14th, 2018 | by Selin Işıksoy

0

Mr. Nobody (2009) – Tercih Etmemenin Sonsuzluğu

Share Button

Kaç yol var önünde? Kaç ihtimal? Hangisi doğru? Ya da “doğru” kabul ettiklerimiz gerçekten varlar mı? John Locke’un dediği gibi boş bir sayfa -Tabula Rasa- olarak mı geliyoruz dünyaya yoksa Descartes’in dediği gibi gördüğümüz her şey gerçek mi?

Evrenin, insanlığın yaratılışını biliyor olabilir miyiz? Doğduğumuzda bilincimizde tüm yaşanmışlıklar olabilir mi? Milyonlarca yıl öncesi, insanlığın ilk çağları, Adem ile Havva… Doğduğumuzda “varoluşla” ilgili tüm bilgilere sahip olabilir miyiz?

Hinduist ya da Budist inancındaki gibi “aslında geçmişi biliyorum ve tekrar geri geleceğim…” demek mi gerçeklik için doğru yanıt olur?

Kahramanımızın adı Latince “hiçkimse” anlamına geliyor. Aslında hepimizin temsili olan Nemo’nun hikayesi, daha doğrusu ihtimaller üzerine olan zihni çok güzel bir dil ile aktarılmış bu filme. Film müziklerinden, bir The Chordettes şarkısı, “Mr. Sandman” gerek sözleri gerekse melodisi ile müthiş bir uyum içinde…

İzlediklerimiz ya da kimimiz için izleyecek olduklarımız tamamen biziz. Hangimiz geçmişi düşünüp “ya böyle olsaydı, ya diğerini tercih etseydim” diye düşünmüyoruz? (Bu noktada tavsiye olarak müthiş bir film olan, Kieslowski tarafından çekilmiş Przypadek (1987) filmini de izlemenizi önerebilirim : https://www.imdb.com/title/tt0084549/?ref_=ext_shr_eml_tt) 

Başı, sonu belirsiz bir hayat hikayesi ya da bir tercihler silsilesi olarak ele aldığımızda kahramanımız (ya da bizzat biz olan) “Nemo” (ki Latince “hiçkimse” anlamına gelir) bir rüya olarak izlediğimiz ve aslında bildiği ancak dünyaya geldiğinde hafızasından silinen bütün yaşantılarını izliyoruz.

Nam-ı diğer “Nemo Nobody”. Dünya üzerindeki insan ırkının tek temsili… Ölmesi bekleniyor. Bilirsiniz yaşlı ve çok şey biliyor… Belki zararsız ama “biliyor” olması yeterli bir gerekçe hayatına son vermesini dilemek için…

Aklımız bize oyun oynamasa biz de tüm tercihlerimizi, seçtiğimiz andan ölene dek görebilir miydik? Şayet görebilseydik “kader” dediğimiz kavram oluşamazdı. Kendimiz, kendi seçimlerimizi izlesek Tanrımız olmaz mıydık? Ya da tüm seçimlerimizin gidişi ve sonuçlarını görsek mutlu olur muyduk? Belki bilmemek gerçekten de huzurlu olabilmemizi sağlayan tek sebeptir. Bakıldığında “bilmemek” büyük bir eksiklik. Doğamız bu; bilmek, öğrenmek belki daha çok öğrenmek istiyoruz. Yapacaklarımızı emin bir şekilde yapsak bile olacakları bilme imkansızlığı hayatımızı olduğu gibi yaşamamıza vesile oluyor.

Yaşadığın her şeyi unutmak ile yaşayabileceklerini bilmek arasındaki ayrımı görebilmek mümkün değildir. Aslında iki zıt şey nasıl da aynılar. Unuttunuz ve tekrar ettiniz, alternatifleri gördünüz ve seçtiniz… Sonunda yine unutmak isteyeceksiniz. Hiçbir zaman yaşadıklarınız, olacaklar size sunulsa bile, sizi tatmin etmeyecektir zaten. Sonuç olarak “insan olmak” tatminsizliktir. Bu noktada hiç tercih etmeme/edememe lütfunun olması gerçekten de önemli. 

İzlerken kendi tercihlerimde kayboldum diyebilirim. 29 senelik hayatımda elbette değiştirmeye can attığım şeyler oldu ancak “hayat” dediğimiz de bu değil mi. “O an” ne getiriyorsa, “hissettiğin” doğrultusunda gerçekleşiyor.

Filmi izlerken, izleyen kişi bile tercihini yapmaktan acizdir. Dans ettiği ilk kızla evlenmeye karar veren Nemo mu yoksa üvey kardeşine aşık olup ayrılmak zorunda kalan Nemo mu? İçinde bulunmasak bile tercih edilemezliğin pençeleri ardındayız…

Düşünün ki birileri hafta içi işe gitmeyip evinde kahvaltı hazırlıyor. Yumurta kaynatıyor ve bu sizin kaderinizi etkiliyor. Belki “hayatımın aşkı” diye düşündüğünüz kişiyi bir daha görememenize sebep oluyor. işte burada aslında anlam yüklenilen şeklerin aslına ne kadar anlamsız olduğuna şahit oluyoruz. Bir ipliğin üzerinde yürüyoruz ama sağ çıkacağımız ne malum?

Bu filmde de geçen ve şahsen yürekten, tüm benliğimle inandığım bir durum var: diyelim ki bir kez (gerçekten) aşık olduk, ve gerçek aşksa şayet istersen binlerce hayat yaşan bile” o insanın seni bulacağı inancı derinden bir şekilde kendisini duyuruyor. Örneğin yeni tanıştığınız bir insanı daha önce gördüğünüz ya da önceden tanıştığınız hissine kapılmanız gibi… Hangi gezegen, hangi asır hangi koşullar olursa olsun seni bulabilecek ya da sana seni tanıtacak bir şey varsa şayet; istersen onbinlerce hayat yaşa, yine de onu öğretecek ve öğreneceklerin değişmeyecek…

Pek çok romantik filmde izlediğimiz ya da aşk romanlarında okuduğumuz gibi: “sanki seni önceki hayatımda tanıyordum”. Bu his kader mi, tesadüf mü, tercihsizlik mi bilinmez ama Bay Hiçkimse tam da bu noktada duruyor ve yaşamlarını izliyor. Hayatlarını belirleyen anne, babayı ve aşkına defalarca şahit oluyor…

Hiçbir yaşadığımız “en” ya da “ilk” değil. Zaman ya da sıfat hükmü vermeden onları yaşamak ise hayatta yapılabilecek en keyifli şey. Elinizden geldiğince yaşayın ve bir daha geldiğinizde karşılaşacaklarınıza hazırlıklı olun…

“Tüm bu hayatlardan hangisi doğru olan?” diye soruyor muhabir. Cevap tek: “Bu hayatların hepsi doğru. Her yol, doğru yol… Her şey herhangi başka bir şey olabilirdi ve yine de büyük anlam taşırdı”…


Yazar Hakkında

1989 kışında dünyaya gözlerini açan Selin'in hikayesi, "yaratma" dürtüsü yazma eylemine dönüşünce can bulmuş...



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑