Eleştiri

Published on Ağustos 9th, 2018 | by Felsefi Sinema

0

Crimes and Misdemeanors, Suçlar ve Kabahatler (1989)

Share Button

Woody Allen sinema otoritelerine göre belki de hiçbir zaman Dreyer, Bresson, Ozu, Bergman, Tarkovsky gibi ya da Allen’ın daha çağdaşları sayılabilecek Tarr, Angelopoulos, Kiarostami gibi sinemanın en derinlikli, en özgün ve en büyük yönetmenleri arasında yer almadı. Yine de buna rağmen bazı filmleriyle çok net bir şekilde sinemanın zirvelerine tırmanmayı başarmıştır. İşte Crimes and Misdemeanors Woody Allen’ın sinema sanatının zirvelerine çıkmayı başardığı filmlerinin başında gelir. Hal böyle olunca bu kadar zekice, katmanlı, entelektüel ve derinlikli film hakkında yazmak da pek kolay bir iş değil. İşimi biraz daha kolaylaştırmak adına ilk olarak filmin çok da karmaşık olmayan konusundan bahsetmek istiyorum.

Film bir tek son sekansında örtüşecek şekilde ilerleyen iki hikayeye sahiptir. Hayatında her şey yolunda giden göz doktoru Judah Rosenthal’ın (Martin Landau) evli olmasına rağmen bir hostesle ilişkisi vardır ancak bir gün bu ilişkide sorunlar yaşar. Judah’ın kardeşi de bu sorununu ‘ortadan kaldırabileceğini’ söyler Judah’a. Diğer taraftan Cliff Stern (Woody Allen) net bir kaybedendir, yaptığı filmler sonucunda yalnızca önemsiz mansiyon ödülleri alabilen hiçbir zaman büyük ödüle ulaşamayan, evliliği hiç iyi gitmeyen, zamanının büyük kısmında yeğeniyle vakit geçiren, işinde çok başarılı olmayan bir belgesel yönetmendir. Eşinin hiç sevmediği ve de ölesiye kıskandığı kardeşinden gelen bir çekimi yönetme teklifini kabul eder. Çekimlerdeyse güzel yapımcı asistanı Halley Reed’e (Mia Farrow) aşık olur.

Belirli bir açıdan bakıldığında film Judah’ın metresini öldürtmesi ve onun yaşadığı ahlaki çelişkiler üzerinedir. Bu da akıllara direkt Judah-Raskolnikov ilişkisini ve Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sının kıyısından çevresinden dolaşan çok da sıkı olmayan bir uyarlama ya da esinlenme olduğunu getirir. Filmin içeriğine (işleyişine) bakarsak da kesinlikle Suç ve Ceza’nın esintileri olduğunu anlarız. Zaten Woody Allen’ın birçok filminde Dostoyevski etkileri görülmektedir, Crimes and Misdemeanors da bunlardan birisidir.

Normalde bilindik Woody Allen filmlerinin rahat, mizaha uygun bir havası vardır, bu hava içerisinde de zaman zaman ciddi meselelere dokunmalar olur. Suçlar ve Kabahatler’deyse bu durum tam tersidir klasik büyük Amerikan metropülünde geçen keyifli ve rahat bir Allen filminden daha ziyade Avrupa sinemasına yakın daha karamsar, daha ciddi bir hava vardır ve arada klasik Woody Allen esprileri gelir. Tabii ki bu daha karamsar havada Allen’ın daha ciddi, daha derin ve daha felsefi bir film yapma isteği kadar, Ingmar Bergman’la onlarca filmde birlikte çalışmış, sinema tarihinin en değerli görüntü yönetmenlerinden Sven Nykvist’in de payı çok büyüktür. İsveç’li Nykvist o eşsiz kadrajıyla filmin bazı bölümlerinde gayet ustalıklı bir şekilde kalabalık, keşmekeşli Dünya’nın en büyük metropollerinden New York’u soğuk kasvetli bir Kuzey Avrupa şehrine çevirmeyi başarmıştır.

Sven Nykvist’in uzun planları ve ciddi atmosferine yakışacak ve onunla paralel şekilde ilerleyen senaryosunda Bergmanvari sorunlu ve varoluş sancıları çeken karakterler görürüz. Filmde gördüğümüz neredeyse her karakterin kendine ait sorunları vardır. Judah’ın önce metresiyle yaşadığı sorun ve ardından onun öldürtmesi üzerine yaşadığı vicdani sorunlarını izleriz. Cliff’inse hayatı baştan aşağı sorunludur, hem evliliği, hem işi, hem de yeni aşkı hiç yolunda gitmez. Yalnızca iki ana karakterin değil onların ailelerinin, (Cliff’in kız kardeşi) arkadaşlarının -Judah’ın hastası ve arkadaşı Ben’in kör olması- gibi birçok sorunları olan karakterin olduğu, adeta dertli karakterler geçididir Suçlar ve Kabahatler.

Judah kardeşi aracılığıyla sevgilisini öldürttükten sonra doğal olarak ciddi bir ahlaki savaş ve vicdan muhasebesinin içine düşer. Kendi iç savaşında Judah hayatını gözden geçirirken Angelopoulos tarzı bir zamanı değiştirme sahnesiyle çocukluğunun geçtiği evde bir yemek masasındaki hararetli sohbetin ortasında bulur kendisini. Bir musevi olan Judah’ın musevi ailesinin masasında iki ayrı görüşü savunan aile üyelerinin tartışmasına ortak olur Judah. Bir tarafta Pascal’ın kumarına (kısaca söyleyecek olursak, Pascal pragmatist açıdan bakıldığında Tanrı’ya inanmanın inanmamaktan çok daha fazla getirisi olduğunu söyler.) benzer bir şekilde gerçek yerine Tanrı’yı tercih edeceğini ve Tanrı’nın gözlerinin her zaman her şeyi gördüğünü söyleyen Judah’ın babasıyla, diğer taraftan da Judah’ın halası artık Dünya’nın değiştiğini belki de Tanrı’nın gözlerinin ‘o kadar da’ her şeyin üzerinde olmadığını hatta II. Dünya Savaşı’nı Naziler kazansaydı gelecek nesiller tarafından tarihin daha farklı şekilde bilineceğini savunur. Burada Judah ismi çok ironik ve çok önemlidir. Judah (Judas, Yahuda) İsa’ya ihanet eden ve sonrasında da pişman olan bir havaridir. Judah da bu konuşmadan kendini rahatlatacak güçlünün her zaman kazanacağı ve yine de Tanrı’nın ve ilahi adaletinin varolduğuna kendini inandıran, vicdanını rahatlatan bir düşünce oluşturur. Aslında Judah hem dine ihanet etmiştir hem de hiç pişman olmamıştır. Bu muhteşem bir Woody Allen filmografisi özetidir çok ince ironik bir mizah ve de derin felsefi çıkarımlar.

Buna karşın diğer ana karakterimiz Cliff Judah’ın aksine gayet iyi bir insan portresi çizer. Problemi (Judah’ın problemi sevgilisiydi,) eşinin kardeşine dair kötü hiçbir şey yapmaz ve sonucunda hem eşinden ayrılmış, hem uzun süredir belgeselini yapmaya çalıştığı psikologun intihar haberini alıp işini tamamlayamamış yani işinde de başarısız olmuş bir de üstüne üstlük sevdiği kadını aşkını eşinin kardeşi Lester’a kaptırmıştır. Eğer grileri ortadan kaldırıp siyah-beyaz şeklinde bakarsak, burada çok karamsar bir portre çizer film. İyi, merhamet ve vicdanın tarafı olan Cliff tamamen bir kaybedene dönmüştür. Oysa tamamen olmasa da onun zıddı olan Judah sorununu günahla suçla ortadan kaldırmasına rağmen hiçbir -ne ilahi ve maddi- hiçbir ceza almamıştır (gerçi ilahi cezayı henüz yüzde yüz bilemeyiz) ve de vicdanını rahatlatmayı başarıp, hayatına rahat bir şekilde devam etmiştir.

Cliff’in uzun süredir belgeseli üzerinde çalıştığı psikolog Louis Levy’nin yapılamayan belgesel parçasında söylediği sözler filmde kilit yer tutar. Özellikle çok kısa intihar notu ve filmin son sekansında gösterilen belgesel parçası filminin kısa özeti niteliğindedir adeta. Profesör intihar notunda şöyle yazmıştır: “Pencereden çıktım.” yalnızca bu kadar. Hayatını düşünmeye adamış birisinin ölümünün ardından bıraktığı tek şey “Pencereden çıktım.” yazan bir not. Bu sahne hayatın insanının çıkışsızlığını ve zorluğunu müthiş bir şekilde anlatır. Bunun notun üzerine Cliff ve Halley’in yaptığı konuşma daha da derinleştirir sahneyi. “Düşünüyorum da, insan geliştirmeye çalıştığı bir felsefi sistem üzerinde, ne kadar ayrıntılı bir çalışma yaparsa yapsın mutlaka eksik bir şeyler kalıyor.” film boyunca süren insanın çıkışsızlığını (burada çıkışsızlığı insanın dertlerinin, sorunlarının, düşüncelerinin hiçbir zaman bitemeyeceğini sonuca varamayacağını söylemek için kullanıyorum) bu replik kısaca özetler. Ne kadar düşünürsen düşün, ne kadar çalışırsan çalış, ne kadar çabalarsan çabala insan olmaktan kaynaklanan eksiklik ve bunun doğurduğu çıkışsızlık sen var olduğun sürece her zaman olacaktır.

Woody Allen filmde inançlıları “cehalet mutluluktur” sığlığına yakın bir şekilde mutlu karakterler olarak gösterse de. Filmin net bir ateist ya da nihilist taraf tuttuğu da söylenemez. Daha çok yarı-agnostik bir tarzı olduğunu söyleyebilirim filmin. Bu daha tarafsız ve kararsız tavır filmin gücünü ciddi ölçüde yükseltiyor. İnsan olma mefhumunun karışıklığını ve zorluğunu değerlerden, düşüncelerden bağımsız olarak anlatması, filmi daha kıymetli yapıyor tabii ki.

Yazının sonunda Profesör Levy’nin filmin bitiş sekansındaki bilgece monoloğunu aktarmak istiyorum.

“Hepimiz, hayatımız boyunca bazı seçimler yapmak durumunda kalırız.

Ahlâki seçimler. Bazıları sıradan, bazılarıysa hayati seçimler.

Ama her hâlükârda bizi biz yapan seçimler.

Ne de olsa son tahlilde, her insan yaptığı seçimlerin toplamıdır.

Olaylar hiç ummadığımız bir biçimde hatta adaletsizce gelişebilir.

Öyle ki, varoluşun tasarımında insanoğlunun

mutluluğunun hiç hesaba katılmamış olduğunu bile düşünebilirsiniz.

Çünkü sadece biz, sahip olduğumuz

sevme kapasitesiyle, bu kayıtsız dünyaya anlam kazandırabiliriz.

Lâkin pek çok insan, mutluluğun peşinde inatla koşmaya devam ediyor.

Ve bazen ona ulaşıyor da.

Basit şeyler sayesinde, aile gibi, iş gibi.

Ya da gelecek nesillerin daha anlayışlı olma umudu gibi.”

Woody Allen’ın Suçlar ve Kabahatler’i insan olma konusunu, modern insanın, dertlerini, açmazlarını, çıkmazlarını gayet ustaca anlatan. Her insanın yaptıkları veya yapamadıkları şeylerin hayatlarını nasıl değiştirebildiğini ya da Profesörün dediği gibi “insan yaptığı seçimlerin toplamıdır”ı gösteren. Allen filmografisinin ve dönemsel Amerikan sinemasının en iyilerinden biri.


Yazar Hakkında

Sinemasever bir insan



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑