Avrupa Sineması

Published on Ağustos 3rd, 2018 | by Ali Sami Atabay

1

Rohmer’den Bir Ahlak Hikayesi: My Night at Maud’s (1969)

Share Button

Altı filmden oluşan ahlak hikayeleri serisinin dördüncü filmi olan My Night at Maud’s (1969)  Eric Rohmer’in uluslararası başarıya ulaşan ilk filmi olma özelliğini taşıyor. Fransız Yeni Dalga akımının manifestolarının yayınlandığı ünlü “Cahiers du Cinéma” dergisinin de editörlüğünü yapmış olan Rohmer, Yeni Dalga’yla özdeşleşen Truffaut ve Godard’ın aksine sinemaya devrimsel bir üslup kazandırma amacı taşımıyor. Daha çok ahlaki sorgulamalar üzerine filmler çeken Rohmer izleyicilere mesajını en etkili şekilde iletme gayretinde.

Matematik profesörü olup kendini bir Katolik olarak tanımlayan Jean-Louis gittiği bir Pazar ayininde sarışın-güzel Françoise’ü gözüne kestirir. Kilise çıkışı her ne kadar arabayla takip etmek istese de izini kaybeder. Tam da hayallerinin kadınıdır Françoise; hem güzel hem de Katolik. Onu gördüğü ilk andan beri evlilik düşüncesi aklında belirmiştir. Fakat Fraçoise’e bakışı aşık olmuş bir adam bakışı değildir. Gözlerinde duygudan çok mantık ön plandadır.

Jean-Louis aslında hepimizin çevresinde olan bir karakterdir. Rohmer bu karakteri Katolikliğe indirerek anlatmayı seçmiştir yalnızca. Ailesi Katolik olduğu için hayatını Katolik olarak devam ettirmiştir. Geçmişini reddetmenin acısını yaşamamak için kendine biçtiği hayat tarzıyla Katolikliğin getirdiği ahlak anlayışını kesiştiremeye çalışır. Yani arzuladığı bir yaşam için orta yolu bulma mecburiyetinin farkındadır.

Jean-Louis bir kafede uzun yıllar görmediği arkadaşı Vidal’e rastlar. Vidal üniversitede felsefe hocasıdır. Birbirileriyle karşılaşma ihtimallerinin ne kadar az olduğuyla açılan sohbet Pascal’ın kumarına (wager) döner. Pascal “tanrı kumarında” tanrıya inanmanın inanmamaktan daha akılcı olduğunu çünkü eğer tanrı yoksa hayat boyu çekilecek fani kısıtlamaların tanrı varsa çekilecek sonsuz azaba kıyasla çok daha mantıklı olduğunu öne sürer. Kendini Marksist olarak tanımlayan Vidal ideolojisinin doğruluğundan pek emin olmasa da Pascal’ın kumarıyla kendini seçim yapmaya zorlamıştır.

Vidal, hipotez A olarak toplum ve siyasetin anlamsız olduğunu hipotez B olarak ise tarihin –toplumsal mücadelenin- anlamlı olduğunu belirlemiştir. Doğru olma olasılığını hipotez A için yüzde yirmi ve hipotez B için yüzde seksen olarak farz eder. Fakat yine de hipotez A’ya göre hayatını şekillendirmesinin daha mantıklı olduğunu çünkü ancak bu hipotezin doğruluğuna inanarak yaşamını anlamlandırabileceğini söyler. Yani Pascal’ın tanrının varlığını kabul edip sonsuz azaptan kurtulma fikri Vidal için sosyalist kavramların bir anlamı olduğunu kabul edip kendine bir hayat amacı yaratmakla eş değerdir.

Birlikte klasik müzik konseri ve Noel ayinine giden Vidal ve Jean-Louis samimiyetlerini ilerletmişlerdir. Vidal yakın arkadaşı olan Maud’un evine gideceği zaman Jean Louis’in de kendisiyle gelmesini ister. İlk başta bu fikre pek sıcak bakmayan Jean-Louis daha sonra kendini Maud’un evinde bulur. Daha kapıdan adımlarını atar atmaz asık suratlı bir hizmetçiyle karşılaşırlar. Bir an önce gitmeleri içten içe dua ettiği her halinden bellidir. Misafirleri selamlarken gözlerini onlardan kaçırır. Daha ceketlerini çıkarmalarını beklemeden elini hazırda bekletir. Göz kırpma sayısındaki artıştan bile bulunduğu ortamdan hiç de hoşnut olmadığını anlarız.

Hizmetçinin filmdeki rolü çok az olsa da Eric Rohmer sinemasında ayrıntılar hiçbir zaman gereksiz ve zorlama değildir, aksine bu ayrıntılar izleyicilere saniyeler içinde karakterleri tahlil etme imkânı sunar. Rohmer’i usta yapan tam da budur. Karakterler sözcüklerle anlatamadıklarını beden dilleriyle film boyunca anlatmaktadırlar.

Jean-Louis Pascal’ın düşüncelerini neden beğenmediğini hararetli bir şekilde açıkladığı sırada Maud ve Vidal’in kendisiyle ilgilenmediklerini fark eder. Bunun üzerine susup kayıtsız bir yüz ifadesine bürünür ve önündeki yemeği kurcalamaya başlar. Bu sahnede Rohmer’in oyuncu yönetimi o kadar başarılıdır ki – tabii ki Trintignant oyunculuğunu es geçmemek gerekir- bir an o masada Jean Louis değil de sanki biz oturuyormuşuz gibi hissederiz.

Filmdeki karakterlerin bu kadar tanıdık gelmesi Rohmer’in her şeyden önce kendini ne kadar iyi tanıdığını gösterir. Biyografisini biraz okuduğumuzda görürüz ki aslında her bir karakter kendinden bir parçadır. Rohmer bu yönüyle Dostoyevski’ye çok benzemektedir. Mesela Karamazov kardeşlerde Dostoyevski her şeyden önce çevresindeki insanları değil kendi ruhundan değişik portreleri yansıtmıştır -Alyoşa’yla masumluğu ve imanı; İvan’la kibir ve bilgeliği; Dimitri ile ise şevhet düşkünlüğü ve öfkeyi-. Etrafımızdaki insanları derinlemesine anlama çabası kendimizin bile her gün farklı bir yanını keşfettiğimiz bu yaşamda boşa kürek çekmekten farksızdır. Ama önemli olan da başkalarını tanımak değildir zaten. Hepimizin hamuru aynı olduğundan kendimizi anlamak insanı anlamakla eş değerdir.

My Night at Maud’s’da diyaloglar büyük önem taşır. Her ne kadar uzun diyaloglardan pek hoşlanmayan izleyicileri sıkabilecek kadar uzun olsalar da katiyen gereksiz değillerdir. Rohmer metinleri o kadar ustaca hazırlamıştır ki her bir cümlede karakterlere bir adım daha yaklaşırız.

Mesela Pascal’ın dünyevi zevklerini sınırlandırmasını doğru bulmadığını belirten Jean-Louis Hristiyanlığın bundan ibaret olmadığını söyler. Güzel bir şarabın tadını çıkarmanın hiçbir mahzuru olmayacağını; nefse güzel gelen bazı şeylerin kötü sayılamayacağını iddia eder. Yani Jean-Louis hem Katolikliğin getirdiği kurallardan sapmayıp hem de hayattan zevk almanın yollarını bulmaya çalışırken kendince orta yollu bir ahlak çizgisi oluşturmaya çalışır.

Eskiden birçok kadınla beraber olmuş Jean-Louis artık değiştiğini iddia etmektedir. Sevginin bulunmadığı ilişkilere karşı olduğunu; sadece bir kadına bağlı olacağını ve tanıştığı kadınla hiç vakit kaybetmeden evleneceğini söyler. Onun için sevgi bütün eylemlerini meşrulaştırması için yeterlidir. Evlilik öncesi cinsel ilişkiyi tamamen yasaklayan Katolik inancının aksine iki insanın birbirini gerçekten sevmesi durumunda cinsel ilişki yaşamasında bir mahzur olmadığını belirtir. Teoride ahlak çizgileri belirli olan biri gibi davransa da pratikteki farklılıkları ilerleyen dakikalarda belli olmaya başlar.

Jean-Louis film boyunca seçimler yapar. Bazı seçimleri inandığı değerlerle çelişse de seçim yapmanın kaçınılmazlığının farkındadır. Seçim yapmak için düşünme süresi bazen saniyelerken bazen bir ömürdür. Françoise’le evlenmek istemesi her ne kadar acele verilmiş bir karar gibi gözükse de aslında Jean-Louis’in hayatı boyunca düşündüğü bir tercihtir. Asıl karmaşa onu tanıdıkça başlar. Geçmişte yaptığı bir takım hataları öğrenir. Aklındaki evlenilecek kadın imajını zedelememek için bu hataların üstünü örtmeyi tercih eder -bu saniyeler içinde verilmiş bir karardır-. Jean Louis ve Françoise’ün karşılıklı güvene dayanmayan evliliklerinin sonunu -her ne kadar filmde yer almasa da- tahmin etmek çok da zor değildir. Bunun cevabını Bergman “Scenes from a Marriage (1973)”de bizlere ders niteliğinde aktarmıştır.

My Night At Maud’s yaklaşık yarım asır öncesine ait bir film olmasına rağmen insanın doğası gereği yaşadığı bir problem olan ahlak karmaşasını yansıttığı için bir klasik olarak anılmayı hak ediyor. Günümüzde birçok insanın çok da üzerinde durmadığı bu karmaşa huzursuzluğumuzun bir nedeni belki de. Hep ortalarda kalmışlığın, yaşamak için hep bir şeyleri örtbas etmenin kaçınılmazlığıyla gelen huzursuzluk.


Yazar Hakkında

Sinemayı araç olarak görenlerden.



One Response to Rohmer’den Bir Ahlak Hikayesi: My Night at Maud’s (1969)

  1. Yaşar says:

    Harika!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑