Analiz

Published on Eylül 19th, 2018 | by İrem Turhan

0

Kuşaktan Kuşağa Taşınan Bir Kist: Taxidermia (Tahnitçilik)

Share Button

Yönetmen György Pálfi’nin 2006 yapımı Taxidermia filminde, temeline aldığı içerik fikri ve pratikte seyirciye aksettirdiği rahatsız edicilik pek çok açıdan John Waters, Garpar Noe, Jodorowsky gibi yönetmenlerin bu minvaldeki filmleriyle benzerlik gösterir. Waters’ın izleyicinin adeta gözüne sokarcasına abartılı tutumunun yanında,  Noe’nun cinsellik ve şehvet öğelerini merkeze alarak uyguladığı anlatım ve Jodorowsky’nin de uyguladığı dikkate değer sahne geçişleri ve abartılı cinselliğin, iplerini aile bağları üzerinden örmesi gibi ortak noktalar bulmak mümkün. Bütün bu karışım neticesinde, filmi sürreal bir çerçeveye oturtmak kaçınılmaz oluyor. Kuşkusuz filmde, 3 ayrı kuşak üzerinden 3 ayrı hayat incelenir. Fakat bu noktada, parçalara ayrılmış bir filmden ziyade birleştirilmiş parçaların bütünü eksiksizleştirdiğini görüyoruz.

Öncelikle II.Dünya Savaşı esnasında komutanına ve ailesine hizmet eden Morosgoványi Vendel karşımıza çıkıyor. Evin bireyleriyle arasındaki statü farkı her daim kendini belli ediyor ama bu durumun onun için yarattığı tek sorun, yaşadığı cinsel boşluk. Kendisine yarattığı fantezi dünyasında, komutanın kızlarına banyo hazırlarken veyahut onlar kar topu oynarken bireysel tahmin arayışlarını sürüyor. Muhtemelen dünyanın geri kalanı savaşın getirdiği yıkımlarla uğraşırken Morosgovanyi’nin yegane arayışı: seks. İlk kuşakta karşılaştığımız bu karakterin saplantısı, canlı veya cansız bir özneyle, ne olduğu fark etmeksizin, kendini bütünüyle tatmin edebilmek. Hiç beklemediği bir anda, komutanın karısının gelip onunla birlikte olmak istemesi, onu adeta kendinden geçiriyor. Sabah uyandığındaysa bir küvetin içinde ve kesilmiş bir domuz cesedinin üstünde buluyor kendini. Bu küvetin plana alınarak, olayların değişkenliğinin ve günlerin akıcılığının betimlendiği sahne akışı yaşam döngüsü üzerine de bir metafor aynı zamanda. Küvetin içinde önce oynayan kızlar sonra bir hayvan cesedi ve sonra bir bebek… Komutanın karısının doğurduğu kuyruklu bebek, bir lanetin de kuşaklar arasında devam edeceğinin mesajını veriyor. Bir domuz kuyruğuyla doğan bebek, komutan kuyruğu kesse dahi aktırılacak bir lanetin ilk hükmü olmanın temsilini içeriyor.

Kálmán Balatony, Soğuk Savaş döneminde karşımıza çıkıyor. Macar hızlı yeme şampiyonu olan Kalman’ın saplantısı ise yemek. Normal kapasitesinden daha fazlasını yiyebildiğini fark ettiği günü dönüm noktası olarak görmesiyle beraber bu “sporun” eskisi kadar popüler olmayışı da kazanma hırsını daha çok arttırıyor. Kendisi gibi bir yeme şampiyonu ile evlendiği gün dahi fark etmediği bir ihanete uğrayan Kalman ile beraber yönetmen, bu üç kuşak bireyin aralarında kan bağı olup olmadığını sorgulatmak istiyor. Kalman, komutanın oğluymuş gibi büyüyor; Kalman’ın doğacak oğlu ise başka bir ihanetin neticesi olabilir.

Lajoska  Balatony, soluk benizli, cılız bir bebek ve yaşı ilerledikçe de aynı “çirkinlikte” yaşamını sürdürüyor. Lanet geninin, son kuşağa da aktarıldığını görmüş oluyoruz. Ölmüş hayvanları mumyalamak gibi son derece ürkütücü bir işe mensup olan Lajoska, annesi tarafından terk edilen babasını ziyarete gittiğinde Kalman’ın korkutucu vaziyetteki şişman hali ve kafesteki kedileriyle ilgilenmek ona düşüyor. Kalman, egosu zedelenmiş bir şampiyon eskisi olarak sürdürdüğü hayatını “bir kistin” bakımına muhtaç şekilde devam ettirdiği reddederek oğlunu kovduğunda onun da saplantısı nedeniyle ölüme sürüklendiğine şahit oluyoruz. Lajoska, eve geri geldiğinde sürekli margarinle beslenen ve vahşileşen kedilerin Kalman’ın parçalarıyla beslendiğini görmesi üzerine onun takıntısıyla da tanışıyoruz: Ölümsüzlük. Yaptığı işin de ona özümsettiği fikir neticesinde, kendi ölümsüzlüğüne kendisinin yardımıyla varacağı bir düzenek oluşturduğunda; kuşağın son halkası da saplantısı hasebiyle ölüme kavuşuyor.

Üç kuşakta da karşılaştığımız yegane temsil, içerik olarak farklı olsa dahi pratikte yaşamlarını tesiri altına almış saplantıları üzerinden hayata devam ettikleri ve hatta bu uğurda öldükleri. Lajoska’nın, ölmekte olan bedenini kendi elleriyle diktiği sahne sonlandığında kafasız bir Michelangelo Davut’uyla karşı karşıya kalıyoruz. Mermere dönüşen Lajoska, içi doldurulmuş Kalman ve nerede çürüdüğü belirsiz Morosgovanyi…

Günümüz dünyasındaki aşırılıkların ve bireylerin tüketim mutasyonuyla neticelenen yaşamlarının başlangıcı ve neticesi, bu üç karakterin yansıttığından farksız. Öznesi fark etmeksizin, bir şey üzerine kurulan aşırı arzu ve bağımlılığın sonucunu nesnelleştiren bir hikaye. Temsili olarak ihanet ve aşırılıkla lanetlenen bu kuşak, milenyum çağının lanetlerinin de altını çizmek istiyor ve bu halin aktarılarak devam edeceğini de ekliyor.

Ayrıca üç erkek bireyin, eski bir  form olduğu üzere hanedanlık mantığıyla soy aktarımının resmini çizmek de filmi, arka planda bilinen ama şahit olmadığımız savaş ve faşizm gölgesine itiyor. Kadın figürlerin sadece dış etmen olarak bırakıldığı ve soyun devam faktörü olduğunun göz ardı edilip sadece aracı veyahut makinesi konumuna sokulmasıyla şahit olduğumuz şey, yine bir patriarkal faşizminin altını çiziyor.

Filmin döngüsünü tamamladığı nokta ise;  tahnitçinin son müşterisinin verdiği sipariş. Bu sefer, içi değil dışı doldurulmuş ve küre halini almış küçük bir ceset görüyoruz. Anatomik döngünün başlangıcı, değişkenliği ve bitişi aynı sahne üzerinden aktarılıyor.

Son olarak belirtmek gerekir ki; filmi, rahatsız edici kategorisine sokmak yanlış olur. İzlediğimiz sahneler, sadece geçmişten ve gelecekten örnekler barındıran gerçek durumların,  temsili ve mübalağalı anlatımı. Özetle rahatsız edici olanın bizzat insan olmakla beraber; bu türün geçmişte yer edindirdiği ve hatta geleceğe de taşıyacağı ürkütücü ideolojilerine karşı geliştirilmiş mizantropik bir eleştiriyi izliyoruz.


Yazar Hakkında



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑