Eleştiri

Published on Eylül 25th, 2018 | by Ozan Sertdemir

0

Popüler Kültüre Açılan Savaş: God Bless America (2011)

Share Button

Televizyon, popüler kültür, günümüz insanı ve bir silah… Sanırım God Bless America’yı özetleyecek en iyi kelimeler bunlar. Bu yazıyı, film çok hoşuma gittiği ve okuyanların da izlemesini istediğim için, mümkün oldukça spolier vermeden kaleme alacağım.

Frank’i, 50 yaşlarında bir klasik “Hollywood Loserı” diye özetleyebiliriz. Bilmediğimiz bir sebepten, muhtemelen günümüze ayak uyduramadığı için, yeniliklere açık eşiyle boşanmış. Ailesini kaybettikten sonra kasabada tek göz odada yaşayan Frank’le, büyük şehre taşınan eşinin velayetindeki küçük kızının dahi görüşmek istememesi onu tamamen yalnız bırakıyor. Demode bir telefon kullanan Frank gecelerini televizyonda zap yaparak geçiriyor. Fakat televizyon dünyasında olanlara bir türlü anlam veremiyor. Yan komşuları olan genç çiftin ağlayan çocuklarının sesini ve bağrışmalarını bastırmak için televizyonun sesine sığınıyor. Filmin hemen başında pasif-agresif bir profil çizen Frank ileride olacaklara başta bizi alıştırıyor.

Saygısız yan komşularının evinin camındaki Amerika bayrağı filmin ismine güzel bir gönderme ve “bayrakçılık” kültürüne şık bir eleştiri. Frank, popüler kültürün esiri olup insan ilişkilerinde yozlaşan komşularıyla araba parkı sorunuyla tartışarak güne başlıyor. Frank’in bu tartışmada haklı olmasına rağmen hakkını savunamaması karakterin ne kadar pasif olduğu konusunda bize fikir veriyor. İlerleyen yaşına rağmen güzelliğini koruyan eşinden ayrıldıktan sonra çalıştığı ofiste hiç dikkat çekmeyen resepsiyon görevlisiyle flörtleşen Frank belki de görünenin ötesindeki güzellikleri görmemiz için bizi itiyor. Ofisteki insanların kümelenip dün gece American Star yarışmasında sahneye çıkıp detone bir performans sergileyen genç çocuk ile alay etmesi Frank’i rahatsız ediyor. Frank’in bu sahnede söylediği “Hiç kimse bir şeyden konuşmuyor artık. Sadece televizyonda gördükleri, radyoda duydukları veya internette seyrettiklerini geri kusuyor” cümlesi onun insanlardan ve popüler kültürden nefretini özetliyor.

Frank’i Hollywood Loserı diye özetlemişken Frank şirkette, yeni başlamaya çalıştığı ilişkisi yüzünden suçlanıyor ve işini de kaybediyor. Elinde avucunda hiçbir şeyi kalmayan Frank beyin tümörü olduğunu ve çok az ömrünün kaldığını öğrenince içindeki agresif yanı serbest bırakıyor ve şiddet saçmaya başlıyor. Önce kendi külüstür arabasını bırakıp komşusunun son model arabasını çalıyor. Sonra popüler bir televizyon şovunun başkahramanı şımarık genç kızı öldürüyor. Frank’in kendisine göre onurlu bir savaşı var ve amacı “hak edenleri öldürmek”.  Frank hayatının son günlerini televizyonda gördüğü saygısız, şımarık, terbiyesiz insanları temizlemeye adıyor. İlk cinayetinin şahidi 16 yaşındaki genç kız Roxy ise bu yolda Frank’in peşine takılıyor. Başta onu ne kadar istemese de sonralarda birlikte sıkı bir ikili oluyorlar. Bu kalıp bize Leon’daki birlikteliği anımsatıyor.

Şimdi izlediğimiz film bir cinnet ve cinayet filmi. Ana karakterimiz ömrünün son günlerini hak edenleri öldürmeye adıyor. Peki neye göre hak eden, kime göre hak eden? Tabii ki Frank’e göre hak eden fakat yönetmen cinayete kurban giden insanlardan bizi öyle bir nefret ettiriyor ki Frank’i desteklemeye başlıyoruz. Üstelik Frank’in haklı söylemleri unuttuğumuz evrensel değerleri bize hatırlatıyor. Roxy ile olan dostluğu ve babacan tavrı onun kötü bir adam olmadığını hissettiriyor. Üstelik Frank kendi hayatına son vermek isterken Roxy onu yeniden hayata bağlayan unsur oluyor. Frank yaşayamadığı babalık duygusunu Roxy ile tadıyor. Fakat ergenlik çağındaki Roxy Frank tarafından beğenilmek istiyor. Seyirci olarak Frank’e bakış açımızla onun asla böyle bir şey yapmayacağına inanıyoruz.  Çünkü yönetmen Frank’i sevmemizi istiyor.

Başarılı oyunculuk, iyi görüntüler ve sıkı bir sanat yönetmenliğiyle hazırlanan filmin seyir keyfi yüksek. Özellikle Frank’e hayat veren Joel Murray’in güçlü performansı fizyolojisiyle birleşerek kalıcı bir etki bırakıyor. Fakat özellikle şiddetten beslenen Tarantino ile özdeşleşen “şiddetin estetiği” ne kadar doğru bir tabir? Fışkıran kanlar, patlayan beyinler, ezilen bedenler ne kadar estetik? Tabii ki burada yönetmen Bobcat Goldthwait’in ustalığı çok önemli. Bize bu yolculuğu görüntü yönetmeniyle sıkı bir çalışmayla sunuyor. Yüzlere sıçrayan kanlar doğal gelmeye başlıyor. Olabildiğince gerçekçi yapılan kan efektleri korku, gerilim, aksiyon filmlerinin aksine şık uygulanıyor. Bu da seyirciye iğrenç gelmiyor ve onu filmden uzaklaştırmıyor. Şiddetin estetiği tabiri başarılı bir şekilde uygulanıyor. Filmin işleyişi ve dinamizmi tam tadında fakat Frank’in son ve en büyük eylemine kadar peşine polis düşmemesi ya da insanların görmemesi göz ardı edilmiş gibi geliyor. Belki de buna da olumlu yaklaşırsak insanların artık gözünün önündekini bile göremez hale gelmesinin bir eleştirisi olduğunu düşünebiliriz. Çünkü film eleştirel bir film ve ana karakterimiz bizi yanına çekiyor. “Ne kadar haklı?” sorusu film boyunca aklımızda olsa da Frank’in cinneti her şeyi mubah kılıyor.

Kan, şiddet ve cinnet kelimeleri sizi ürkütmesin. Film aslında bir komedi filmi. Zaten yönetmen Bobcat Goldthwait de Amerika’da çok tanınan bir komedyen. Bu tür bizim ülkemizde 70’lerde sıkça yapılan, günümüzde ise hasret kaldığımız türden. Film bizdeki Kibar Feyzo, Züğürt Ağa gibi filmleri andırıyor hatta Amerika’nın Korkusuz Korkak’ı bile diyebiliriz.

Günümüz insanına olan nefretini dışa vuran Frank, savunduğu kişilerin de aslında onunla aynı fikirde olmadığını öğrenince insanlığa karşı tüm inancını kaybediyor. Tanrı Amerika’yı koruyor fakat Frank’i korumuyor. Frank’ı çok seviyoruz, ta ki son saniyeye kadar.

Filmden oldukça spoiler vermeden bahsetmeye çalıştım. 2011 yapımı bu filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

 


Yazar Hakkında

Marmara Radyo, Televizyon ve Sinema mezunu, Beykent Sinema'da Master öğrencisi. Çocukluğu televizyon izlemekle geçmiş, bir dönem tiyatro yapmış, lise yıllarında ise sinemaya kendini kaptırmıştır. Çektiği kısa filmleri, çekeceği sinema filmlerinin teminatı olarak görür. Şu an profesyonel olarak senaristlik, reklam yazarlığı, amatör olarak ise stand-up gösterileri ve film eleştirmenlliği yapmaktadır. Mizah ile ciddiyet arasındaki ince çizgiye kalın basmıştır. En büyük hayali güldürürken düşündürmek tabirini başarmaktır. Son zamanlarda sosyal medya belasına bulaşmıştır.



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑