Eleştiri

Published on Ekim 7th, 2018 | by Güney Birtek

0

Dile, Kültüre Yabancılaşmak ve Dışarıya Oynamak Üzerine: Sibel

Share Button

Uluslararası Adana Film Festivali ve Ulusal Yarışma kapsamında seyirci ile buluşan Sibel filmi, Adana’dan en iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı erkek oyuncu ve en iyi filmle dönerken, Ulusal Yarışma’da en iyi senaryo ve en iyi kadın oyuncu ödüllerini topladı. Karadeniz’in Giresun’a bağlı Kuşköy’de geçen bu kurmaca hikayede köylülerin birbirleriyle olan iletişiminde ıslık dilinin bir renk olduğunu görüyoruz. Sibel karakterinin merkezde olduğu ve onun gözünden olup biteni izlediğimiz film, kadın hakları, kadın özgürlüğü üzerinden mahalle baskısına karşı özgürlükçü bir temaya ayak basıyor. Hikayemiz, dilsiz olan genç kadının (Sibel), ailesiyle ve köylülerle ıslık çalarak iletişim kurması üzerinden gelişirken, köye dışarıdan gelen bir erkek karakteri üzerinden Sibel’in kadınlığıyla özdeşleşmesi kuruluyor. Filmin çatışması da Sibel ve bu yabancı erkek metaforunda işleniyor. Erkek karakteri filme o kadar uyum sağlamıyor ki göstere göstere Sibel karakterini tanıtmak için kullanılan bir seks objesinden başka bir anlama erişemiyor. Erkek karakterinin ne nerden geldiğini biliyoruz, ne de amacının ne olduğunu. Salt, Sibel’in evrensel olma amacıyla kadın sineması yaratma istemine sadık ve ikinci plana zorunlu atılmış bir yaban aşk öyküsünde erkeği tanımlamakta güçlük çekiyoruz. Oysa ki amacı belli, mesajı yerinde birçok filmde karakterlerin uyumu hikayeye alan açmak zorunda. Film izleyiciye alan açmadığı gibi klasik Yeşilçam melodramında boğuluyor da boğuluyor…  Sibel’in kadınlığını keşfetmesi üzerine köylünün ahlaksal normlarla saldıraya geçmesi filmin gerçekçi dilinde olağan dururken bir o kadar da gerçekçi dile uyum sağlamayan kocaman bir kültür-dil sıkıntısı gün yüzüne çıkıyor. 

Filmin oturmuş olan yerlerinde sinematografik ve oyuncu performansı hariç gerçekçi bir film diline uyum sağlamayan bir kültür çatışması mevcut. Karadeniz’in göbeğinde yaşayan köylülerin son derece mükemmel bir şekilde İstanbul Türkçesiyle konuşmaları filmin en büyük eksiğini oluşturmakta. 50’li yaşlarındaki köy muhtarından tutun, 70’li yaşlarındaki kadına kadar bu köyde yaşayan insanların hiç mi şivesi olmaz dedirten cinsten bir kültürel yabancılaşma gözleniyor. Eğer ki bir film, hikayesini aktırırken fantastik, mistik, komedi, kara-mizah vb. türe girişmiyor ve son derece gerçekçi yaşamları ele alıyorsa işte burada uzunca düşünmemiz gereken bir kültür-dil uyumsuzluğundan bahsetmemiz gerekiyor. İkinci bir Mustang vakasına şahit olduğumuz film, bölgeye kültürel anlamda yabancılaşan ve bu sebeple aktarımını yapaylıkla gerçekleştirmeye çalışan bir film olmaktan kurtulamıyor. Karadeniz bölgesinin coğrafi güzelliğinden faydalanmak, doğasını, yeşilini görüntüde aktarmak nasıl mümkün oluyorsa, o köyde yaşayan insanların birbirleriyle iletişim halindeki kültürleri, dilleri-aksanları neden yok sayılıyor diye sormak gerekiyor. Kültür denilince akıllara ilk gelen kavramın “dil” olduğunu biliriz. Dilin kültürle nasıl et tırnak ilişkisinde ayrılmaz bir bütünlük olduğundan bihaber olduğunu düşünmemize yol açan bu yönetmen tercihi asla kabul edilemeyecek noktada sırıtıyor. Bu nedenle Sibel filminin yerli-yerel görünümünde fakat ulaşmak istediği alanın direkt yurtdışı olduğu görünüyor. Sinematik alt-yapıyı kültüre yabancılaştırarak dışarıya kuş diliyle şirin görünmeye çalışmanın sinema sanatına zarar verdiğini düşünüyorum. Sen Karadeniz’in etinden sütünden faydalanacaksın fakat bölge ahalisinin kültüründen, aksanından uzaklaşacaksın. Bir filmi konusu itibariyle evrensel kılan kavramlar böyle sunulmamalı. Pekala bölge ahalisinin iletişimini-aksanını da gösterip yine kadın özgürlüğü, kadın mücadelesi altında filmi evrensele taşımak güç değil. Sibel filmi Adana Film Festivali’nde en iyi film ödülünü aldı fakat gerçekçi bir hikayede işlenen bir filmde dil ile kültürün hiç mi önemi yok sorusunu da yuttu. Sinemacı, Karadeniz aksanının filmin dramatik yapısına zarar verebileceği korkusundan uzaklaşmalı. Evet, Türkiye’deki diziler sağolsun Karadeniz aksanını yıllar boyunca salt komedi unsuru olarak kullandılar. Bu durum seyirciye komik geldi ve öyle bir bilinç oluşturdu. Fakat Karadeniz yahut bölgesel aksanını elinde tutup gerçekçi bir film dilinde ilerleyen başka yerli yapımlar da var. Örneğin Özcan Alper’in Sonbahar filminde de gerçekçi bir hikayede işlenen dramatik alt-yapısı sağlam, bölgenin kültürüyle diliyle bütünleşmiş bir film izlemiştik ve yöresel aksan hiç sırıtmamıştı. Ama Sibel, öylesine yabancı kalıyor ki bu bütünlüğe, filmi izlerken insanın aklına burası hiç Karadeniz kültürüne benzemiyor, nasıl yerel bir film oluyor sorusu oluşuyor. 

Sinema ve kültür üzerine sinema tarihinde etkin bir güce ulaşmış Ozu’nun Japon kültürünü sinemasıyla nasıl bütünleştirdiği üzerine yoğunlaşalım. Ozu sinemasının mihenk taşını oluşturan bir minimal kadrajlama sistemi vardır. Kamerası yani gözü sürekli yere yakın bir kompozisyonda ilerlemektedir. Bunun sebebini ise Ozu’nun Japon halkının kültürüne gitgide yabancılaşmasından endişe duyması ve halkını öz kültürden uzaklaştırmamak için verdiği çabayı hatırlayalım. Sinemasını direkt kültürle bütünleştirmiş ve hikayelerini bu hassas noktada derlemiştir. Bir yönetmenin özellikle kendi yurdunda çektiği filmlerde kültür ile dilin önemi büyüktür. Büyük olacaktır ki evrensel niteliğe ulaşacak olan mesajını, kendi kültürü üzerinden aktarmalıdır. Yerli olamayan bir filmin aynı zamanda evrensel olabilmesi gülünçtür. Evrensele ulaşmak için kendi kültürüne yabancılaşma yerine, kültürle bir bütünlük sağlamalı ve hikayenin dramatik alt-yapısını bu gidişatta sunmalıdır. Yoksa film, göstermelik izler taşır, samimi olamaz ve duvara toslar. Sibel filminin yönetmenleri Türkiye’nin bölgesel farklılıklardan dil ve kültürlerinden bihaber olmalılar ki böylesine yapay bir film hazırlamışlar. Bir filmi içten yaratmanın ve dışarıya oynamanın resmidir bu. 

Sibel, en iyi film ödülünü aldı fakat sinemamızda kültür ile dilin gerçekçi bir film hikayesindeki yerini yeniden düşünmemize, tartışmamıza sebep oldu. Yoksa ülke sineması samimiyet doğrultusunda kan kaybetmeye devam edecek ve birileri sıfır gözlemle makyaj yapacak ve şirinleri oynamaya devam ederek yerelliğin dibini kazıyacak. Kaybeden ülke sineması olacak… Dünya sinemasına baktığımızda kendi kültüründen, kendi dilinden çıkmış ve mesajlarıyla evrensel olabilmiş filmlerin varlığı umarım Sibel gibi filmlere ışık tutar da bu tür kandırmacalar artık yaşanmaz. 


Yazar Hakkında

''Kendini sinemaya verdi.''



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑