Kültüre Yabancılaşmak ve Dışarıya Oynamak Üzerine: Sibel

Uluslararası Adana Film Festivali ve Ulusal Yarışma kapsamında seyirci ile buluşan Sibel filmi, Adana’dan en iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı erkek oyuncu ve en iyi filmle dönerken, Ulusal Yarışma’da en iyi senaryo ve en iyi kadın oyuncu ödüllerini topladı. Karadeniz’in Giresun’a bağlı Kuşköy’de geçen bu kurmaca hikayede köylülerin birbirleriyle olan iletişiminde ıslık dilinin bir renk olduğunu görüyoruz. Sibel karakterinin merkezde olduğu ve onun gözünden olup biteni izlediğimiz film, kadın hakları, kadın özgürlüğü üzerinden mahalle baskısına karşı özgürlükçü bir temaya ayak basıyor. Hikayemiz, dilsiz olan genç kadının (Sibel), ailesiyle ve köylülerle ıslık çalarak iletişim kurması üzerinden gelişirken, köye dışarıdan gelen bir erkek karakteri üzerinden Sibel’in kadınlığıyla özdeşleşmesi kuruluyor. Filmin çatışması da Sibel ve bu yabancı erkek metaforunda işleniyor. Erkek karakteri filme o kadar uyum sağlamıyor ki göstere göstere Sibel karakterini tanıtmak için kullanılan bir seks objesinden başka bir anlama erişemiyor. Erkek karakterinin ne nerden geldiğini biliyoruz, ne de amacının ne olduğunu. Salt, Sibel’in evrensel olma amacıyla kadın sineması yaratma istemine sadık ve ikinci plana zorunlu atılmış bir yaban aşk öyküsünde erkeği tanımlamakta güçlük çekiyoruz. Oysa ki amacı belli, mesajı yerinde birçok filmde karakterlerin uyumu hikayeye alan açmalı. Film izleyiciye alan açmadığı gibi klasik Yeşilçam melodramında boğuluyor da boğuluyor…  Sibel’in kadınlığını keşfetmesi üzerine köylünün ahlaksal normlarla saldıraya geçmesi filmin gerçekçi dilinde olağan dururken bir o kadar da gerçekçi dile uyum sağlamayan kocaman bir kültür-dil sıkıntısı gün yüzüne çıkıyor: aksan sıkıntısı.  

Filmin oturmuş olan yerlerinde sinematografik ve oyuncu performansı hariç gerçekçi bir film diline uyum sağlamayan bir kültür çatışması mevcut. Karadeniz’in göbeğinde yaşayan köylülerin son derece mükemmel bir şekilde İstanbul Türkçesiyle konuşmaları filmin en büyük eksiğini oluşturmakta. 50’li yaşlarındaki köy muhtarından tutun, 70’li yaşlarındaki kadına kadar bu köyde yaşayan insanların hiç mi şivesi olmaz dedirten cinsten kültürel bir yabancılaşma gözleniyor. Hani olay örgüsünü bağlarken sadece filmdeki karakterler üzerinden gidilse bu tamamiyle mekansız, bölgesiz, zamansız bir yönetmen tercihi derim ama birçok sahnede gerçekte de köyde yaşayan insanların kültürlerini nasıl yansıttıklarını yüz metreden anlıyoruz. Haliyle burada bir soru oluşuyor? Köyde yaşayan ve kültürlerini anbean gösteren köy halkından ne farkı var aynı köyde yaşayan insanların/karakterlerin?

Eğer ki bir film, hikayesini aktırırken fantastik, mistik, komedi, kara-mizah vb. türe girişmiyor ve son derece gerçekçi yaşamları ele alıyorsa işte burada uzunca düşünmemiz gereken bir kültür-dil uyumsuzluğundan bahsetmemiz gerekiyor. İkinci bir Mustang vakasına şahit olduğumuz film, bölgeye kültürel anlamda yabancılaşan ve bu sebeple aktarımını yapaylıkla gerçekleştirmeye çalışan bir film olmaktan kurtulamıyor. Karadeniz bölgesinin coğrafi güzelliğinden faydalanmak, doğasını, yeşilini görüntüde aktarmak nasıl mümkün oluyorsa, o köyde yaşayan insanların birbirleriyle iletişim halindeki kültürleri, dilleri-aksanları neden yok sayılıyor diye sormak gerekiyor. Kültür denilince akıllara ilk gelen kavramın “dil” olduğunu biliriz. Dilin kültürle nasıl et tırnak ilişkisinde ayrılmaz bir bütünlük olduğundan bihaber olduğunu düşünmemize yol açan bu yönetmen tercihi dışarıya oynamak adına sırıtıyor. Bu nedenle Sibel filminin yerli-yerel görünümünde fakat ulaşmak istediği alanın direkt yurtdışı olduğu görünüyor. Sinematik alt-yapıyı kültüre yabancılaştırarak dışarıya kuş diliyle şirin görünmeye çalışmanın sinema sanatına zarar verdiğini düşünüyorum. Sen Karadeniz’in etinden sütünden faydalanacaksın fakat bölge ahalisinin kültüründen, aksanından uzaklaşacaksın. Bir filmi konusu itibariyle evrensel kılan kavramlar böyle sunulmamalı. Pekala bölge ahalisinin iletişimini-aksanını da gösterip yine kadın özgürlüğü, kadın mücadelesi altında filmi evrensele taşımak güç değil. Sibel filmi Adana Film Festivali’nde en iyi film ödülünü aldı fakat gerçekçi bir hikayede işlenen bir filmde dil ile kültürün hiç mi önemi yok sorusunu da yuttu. Sinemacı, Karadeniz aksanının filmin dramatik yapısına zarar verebileceği korkusundan uzaklaşmalı. Evet, Türkiye’deki diziler sağolsun Karadeniz aksanını yıllar boyunca salt komedi unsuru olarak kullandılar. Bu durum seyirciye komik geldi ve öyle bir bilinç oluşturdu. Fakat Karadeniz yahut bölgesel aksanını elinde tutup gerçekçi bir film dilinde ilerleyen başka yerli yapımlar da var. Örneğin Özcan Alper’in Sonbahar filminde de gerçekçi bir hikayede işlenen dramatik alt-yapısı sağlam, bölgenin kültürüyle diliyle bütünleşmiş bir film izlemiştik ve yöresel aksan hiç sırıtmamıştı. Ama Sibel, öylesine yabancı kalıyor ki bu bütünlüğe, filmi izlerken insanın aklına burası hiç Karadeniz kültürüne benzemiyor, nasıl yerel/bölge bir film oluyor sorusu oluşuyor. 

Sinema ve kültür üzerine sinema tarihinde etkin bir güce ulaşmış Ozu’nun Japon kültürünü sinemasıyla nasıl bütünleştirdiği üzerine yoğunlaşalım. Ozu sinemasının mihenk taşını oluşturan bir minimal kadrajlama sistemi vardır. Kamerası yani gözü sürekli yere yakın bir kompozisyonda ilerlemektedir. Bunun sebebini ise Ozu’nun Japon halkının kültürüne gitgide yabancılaşmasından endişe duyması ve halkını öz kültürden uzaklaştırmamak için verdiği çabayı hatırlayalım. Sinemasını direkt kültürle bütünleştirmiş ve hikayelerini bu hassas noktada derlemiştir. Bir yönetmenin özellikle kendi yurdunda çektiği filmlerde kültür ile dilin önemi büyüktür. Büyük olacaktır ki evrensel niteliğe ulaşacak olan mesajını, kendi kültürü üzerinden aktarmalıdır. Yerli olamayan bir filmin aynı zamanda evrensel olabilmesi gülünçtür. Evrensele ulaşmak için kendi kültürüne yabancılaşma yerine, kültürle bir bütünlük sağlamalı ve hikayenin dramatik alt-yapısını bu gidişatta sunmalıdır. Yoksa film göstermelik izler taşır, samimi olamaz ve duvara toslar.

 

Diğer yazıları Güney Birtek

Nazilerin Gölgesinde Fritz Lang Sineması

1890 yılında Avusturya’da dünyaya gelen Fritz Lang, gençlik yıllarında mimari ve resim...
Devamı

2 Comments

  • Bravo 👏 çok güzel yazı. Bence de 2. Mustang vakası. Bir de olayların özünde iktisadi yoklukların olduğu tam olarak vurgulanmıyor. Oryantalist bakış açısı ve feodal dönem eleştirisi. Oysa Türkiye şehirleşti, sinemamız ise hala feodal dönemde sanıyor. Bunun en iyi örneği de Yavuz Tugul’un feodal sömürüyü anlatan eski filmlerinin bir başyapıt, son dönem filmlerinin ise Romantik bir şehirlilik içermesi…

  • Eleştiri biraz zorlama olmuş gibi geldi bana; karadeniz şivesi/aksanı yapılmadığı için dışarıya oynayan film olması durumu saçma, aksanlı olsa dramadan kaybetme durumu yabancı seyirci için geçerli değil, yabancılar Türkçe aksanlarından anlamaz; o zaman neden aksansız seçilsin ki? Yönetmen seçimi olarak gösterilen eksik aksan biraz bakanın miyopismi gibi geldi bana. Filmin açılışından itibaren vurgulanan “kuş dili” (ılık dili) filmin içine işlemiş ve vurgulanan yaşayan kültürel miras. Bu filmin bölge gençleri üzerinde ıslık dilini tekrar populer kılma etkisi, eleştiri sahibinin “Sen Karadeniz’in etinden sütünden faydalanacaksın fakat bölge ahalisinin kültüründen, aksanından uzaklaşacaksın” yorumunu yutuyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir