Eleştiri

Published on Ekim 31st, 2018 | by Furkan Erkan

0

The Invention of Lying (2009): Ne Geldiyse Başımıza Doğruları Söylemekten mi Yoksa?

Share Button

Bu yazı The Invention of Lying’e dair bazı sürprizbozan detaylar içermektedir.

Senaryosunu ve yönetmenliğini meşhur İngiliz komedyen Ricky Gervais ve Matthew Robinson’ın üstlendiği 2009 yapımı The Invention of Lying, doğrunun sadece doğrunun söylendiği bir dünyayı ele alır. Ancak buradaki doğruyu söylemek dürüst olmaktan biraz farklı şekilde algılanıyor. Evet insanların her biri dürüst davranıyor birbirine ama bir o kadar nezaketten uzak, kırıcı ve gereksiz bir dobralıkta. Böyle bir realitede Mark Bellison (Ricky Gervais), Lecture Films adlı film şirketinde senaristlik yaparak hayatını kazanmaktadır. Daha doğrusu kazanmaya çalışmaktadır çünkü Mark, insanların gözünde tam bir zavallı, senaristlik konusunda kalemi berbat ve her yönüyle çaptan düşmüş biridir. Bir de tüm bunlar yetmezmiş gibi her sabah uyandığında insanların acımasız doğrucu yorumlarına maruz kalmaktadır: ‘’Sen berbat bir yazarsın, sen şişmansın, sen çirkinsin, hayatta hep zavallı olarak kalacaksın vs…’’ Aslında bu yorumları günlük hayatta çokça söylüyoruz birbirimize ama karşılıklı değil. En güvenli yerden, birinin arkasından söylüyoruz bunları. Belki de şu anki yaşadığımız dünyada böyle bir sistem gerçekleşse, kimin çok fazla dostu var kim birtakım menfaatler için faydalanılmaya çalışılıyor daha net ortaya çıkacaktır. Zira sosyal medya kanallarında da bu türden yorumları kendi isim ve soyismimizle yapmadığımız aşikar. O yüzden de hiç kimsenin kimseyle bir problemi yok. Herkes herkes tarafından sevildiğini zannediyor ama kimse gerçeklerle yüzleşmek istemiyor. O halde doğruların söylendiği bir dünya bu haliyle acımasız bir distopya olarak görünse de aslında hepimize iyi gelecek bir ütopya olarak sayılabilir mi?

Bu sorunun cevabı filmin en önemli kırılma anında veriliyor. En son çalıştığı şirketten de kovulan Mark Bellison, kira borcunu ödemek için bankaya gittiğinde zihninin içindeki sesi dinliyor ve hesabındaki mevcut para miktarından daha fazlası olduğunu veznedar kadına söylüyor. Normalde kadının ‘’Hayır beyefendi, sizin hesabınızda …. şu kadar gözüküyor. Yanılıyor olmayasınız.’’ cevabını beklerken ‘’Aa çok pardon, bir yanlışlık olmuş hemen sizin söylediğiniz parayı veriyoruz, çok özür dileriz’’ cevabını alıyoruz. Yani Mark, öyle bir gerçeklikte yalan söylemeyi keşfederken aynı zamanda bu dünyada insanların birbirlerine doğruyu söylemeleri kadar, duyduklarını ve öğrendiklerini de doğru saydıklarını öğreniyoruz. Yani sözlü ve fiziksel anlamda cinsel tacize uğradığını söyleyen bir aktris, bu durumu izah ederek, onu taciz eden kişiyi hapse attırabilir. Bunun için herhangi bir kanıt ya da belgeye ihtiyacı yok. Çünkü insanlar ona inanıyor ve bu çok değerli bir şey. Ama öte yandan benzer bir hadisede tıpkı Mark’ın yaptığı gibi söylenilen sözün doğru kabul edilmesinin,  çıkar ya da intikam alma gibi motivasyonlarla sömürüldüğü de olabilir. Bu denli karışık bir mevzunun çözümü için hukukun devreye girmesi gerekiyor, zaten o ayrı bir konu. Dolayısıyla en başa döndüğümüzde, doğruların söylendiği bir statüko, bir yanıyla ütopik diğer yanıyla da distopik bir toplum modelini önümüze sunuyor esasında.

Mark Bellison, yalan söyleme hakkını ilk ve tek kullanmış bir insan olarak bütün fırsatları değerlendirmeye başlıyor. Söylenen bir yalan beraberinde başka bir yalanı söyleme ihtiyacını doğurduğu için Bellison için her şey tıkırında gidiyor. Ancak bir gün, Mark annesi ölmeden önce ona öldükten sonra neler olacağına dair anlattığı pozitif ve motive edici cümleler, onu bir anda tüm dünyanın gözde insanı haline getiriyor. Oysaki Mark’ın tek derdi annesinin mutlu bir şekilde ölmesini sağlamasıydı. Kulaktan kulağa yayılan Mark Bellison’ın ‘’geleceği gören adam’’ imajı tüm dünyayı kasıp kavuruyor. Ve bu sırada Mark Bellison, bir başka yalanı daha keşfediyor. Belki de tarih boyunca söylenmiş en büyük yalan: Dinler! Ve tabi ki o meşhur gökteki adam. Bellison, insanların merak ettiği bu uhrevi gerçekleri daha kalıcı olması adına (!) 2 büyük pizza kutusunun arkasına maddeler halinde sıralıyor. Tevrat’taki ”On Emir”’in bir tür parodisi gibi! Üstelik gerçeklerin, bir kişi vasıtasıyla, onun ağzından çıkacak cümlelerle öğrenilmesi, ve insanların başta tüm bu anlatılanları saçma bulması, Gervais’in İsa Mesih ve onun gibi diğer birçok peygamberi palavracı olarak hicvettiğinin apaçık ve sert bir göstergesi. Daha sonrasında insanlar din, gökteki adam gibi kavramları duydukça onları sorgulamaya başlıyor. Gökteki adam gerçeğini iyice benimsedikleri andan itibaren de bütün hayatlarını öbür dünyada rahat edebilmek için yaşamaya başlıyorlar. İyi ya da kötü bütün olaylarda başımıza ne geliyorsa bunda gökteki adamın yani Tanrı’nın sorumlu olduğunu söylüyor Bellison: Kansere sebep olan da o; hastalığa yakalanan kişiyi yeniden hayata döndüren de…

Filmin üçüncü perdesine doğru, Mark Bellison, film boyunca flörtleşmeye çalıştığı platonik bir şekilde aşık olduğu kadın Anna McDoogles’ı (Jennifer Garner) nihayet ikna ediyor. Mutlu bir evliliklerini olduğunu düşündüğümüz son sahnede Mark ve oğlunun, Anna’nın yaptığı yemeği beğenmedikleri halde çok güzel olduğunu belirtmeleri, Bellison ailesinin saadetinin bu şekilde sorunsuz ilerlediğinin ve bozulmadığının kanıtı olarak gösteriliyor. Bir önceki paragrafa geri dönelim. Ricky Gervais, din ve Tanrı’yı bir yalan olarak gördüğü için bunu öykünün ”düğüm” bölümüne yediriyor ve bir şeye körü körüne inanıp onu doğru kabul etmemek gerektiğini öğütlüyor. Çünkü tarihteki birçok düşünür, bilim adamı gibi o da din denen kavramın bir yalanla başladığını düşünüyordu. Ama filmin bahsini ettiğimiz son sahnesi ve Mark Bellison’ın söylediği yalanlarla birlikte hayatında her şeyin güzel gittiğinin yansıtılması, bir anlamda eleştirilen meseleye çok yönlü bakıldığını da göstermez mi? Yani Gervais, dinlerin hala bir yalandan ibaret olduğu üzerinde ısrarla dursa da hayatın bir parçası olduğunu söylüyor. İnanan için de inanmayan için de bir insanın hayatında dinin, Tanrı’nın, İsa’nın vs. yer etmesi, tekrar üzerinde durursak o yemek sahnesiyle bir anlam kazanıyor.

The Invention of Lying, parlak bir  fikre sahip olan ama dramatik yapı açısından senaryosunu çok iyi işleyemeyen filmlerden aslında. Ama  bazı ince detayları, göndermeleri ve çeşitli paradigmalarıyla sizi politik bir şekilde düşünmeye sevk ediyor. Sizin de filmi izledikten sonra birçok tabu, değer yargısı ve kavramı yeniden gözden geçireceğinizi düşünüyorum.


Yazar Hakkında

6 Ocak 1995 Ankara doğumlu. Sinemada izlediği ilk filmi hatırlamasa da ''Herkül'', ''Babam Söz Verdi'', ''Asterix Sezar'a Karşı'', ''Tarzan'' gibi filmleri sinemada izlediğini hatırladığı ilk filmler arasında yer alıyor. Sinema büyüsünü Disney filmlerinden alan Furkan animasyon filmler üzerine yoğunlaşmaya başlayınca sinema büyüsünün etkisi altında olması da çok sürmedi. Türk Telekom Anadolu Teknik Üniversitesi Radyo TV bölümünden mezun olur olmaz Twitter'da sinema yazarları ve onların okuyucuları adına amme hizmeti yapan ''Film Eleştirileri'' adlı bir sosyal medya platformu yarattı. Eleştirmenlerin yazılarından etkilendikçe kendisi de yazmak istedi ve Popüler Sinema, Ranini TV, JR. Campaign gibi mecralarda 3 seneden fazla bir şekilde sinema üzerine karaladı. O kadar karalamadan sonra gerçek anlamda sinema ''yazabilmek'' için Sinematopya'ya geçti. Şu sıralar filmlere, kitaplara, gündeme ve çizgi romanlara fena halde sarmış durumda.



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑