İnceleme

Published on Ekim 8th, 2018 | by Güney Birtek

0

Loveless: Bir Sevgisizlik Çemberi

Share Button

Rus Sineması’nın dünyaya açılan penceresinde evrensel dile ulaşmış çağdaş yönetmenler arasında sayılan Andrey Zvyagintsev, yeni filmi Loveless ile sinema dünyasına tekrar merhaba dedi. Geçtiğimiz dönem (2017) Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan filmde, parçalanmış bir aile üzerinden sevgisizliğin, iletişimsizliğin kurbanı olarak atfedilen 12 yaşındaki bir erkek çocuğun gizemli bir şekilde kaybolması ve bu duruma karşın umursamaz halleriyle şaşkınlık yaratan ebeveynler üzerinden ciddi postmodern bir yeni dünya eleştirisi anlatılıyor. Filme büyük resimden baktığımızda ise yönetmenin kastî olarak kullandığı politik göndermelerinde bir Rus devleti eleştirisini yakalıyoruz.

Özellikle The Return (Dönüş, 2003) filmiyle sinemanın evrensel boyutlarına ulaşmış Zvyagintsev, sevgisizlik temasında sahneye koyduğu karakterlerle modern dünyanın dramını aile ilişkileri üzerinden aktarmasıyla tanındı. İzlenmesi sabır gerektiren ağır filmlerin ustalaşmış ismi Zvyagintsev’in başarısı, tekniğiyle beraber oyuncu yönetimiyle de doruk noktasına ulaşınca, yeni dönem Rus Sineması’nın Sokurov ile ismi birlikte anılan özel yönetmenlerinden biri oldu. Hemen hemen tüm dünya insanının başına gelen-gelecek hikayeleri anlatış biçimi olarak sığındığı gerçekçi üslupta birey üzerinden toplum yansımasına defalarca şahit olduğumuz ve ortak paydada buluşan insanın çürüyen benliğini aynada yüzleştiren yönetmen, Loveless ile Rus bir ailenin sevgisizlik-iletişimsizlik hallerini yansıtıyor.

Filmografisinde; din, iktidar, tanrı, aile, erkek-kadın çatışmaları arasında modern bir felsefe yaratmayı hedefleyen yönetmen önceki filmi Leviathan’da da yine bir aile üzerinden tanrı-iktidar-güç sembollerini kendine has yönetmenliğiyle evrensel bir boyuta taşımıştı. Leviathan sembolu ile bir devleti güç-iktidar göstergesi olarak sunduğu anlatımında İncil’e göre denizlerde yaşayan bir canavarın ismini taşıyan “Leviathan” kavramını devlet-vatandaş ilişkisi üzerinden masaya yatırmıştı. Film, yönetmenin gerçekçi dilinde vücut bulurken akıllara Hobbes’un “Leviathan” kavramını bir devlete benzetmesi geliyor. Filmin alt-metnini oluşturan Hobbes’un devlet tanımı: insanları aynı toprakta bir araya getiren ve onlara yaşam alanı sunarken bir taraftan da kendine bağlayan ve köleleştiren bir zehrin inşasıdır, bu devlet alegorisinde filizlenen Leviathan filmi arkasına gücü (tanrı-din-iktidar) alan her şeyi birbiriyle birleştirip tek başına kalmış insanın masumiyetini gösteriyor. Filmin hikayesine döndüğümüzde, karakterin kendi inşa ettiği eve bir zaman sonra devlet tarafından el konulması üzerine gelişen ve devlete yani iktidar algısına karşı kendi haklarını korumaya çalışan bir bireyin devletle olan mücadelesini anlatıyor.

Loveless filmine girecek olursak. Başarısız bir evliliğin öfke dolu korkunç safhasında yakaladığımız hikaye Rusya’nın Saint Petersburg şehrinde yaşanıyor. Güzellik salonu sahibi Zhenya (Maryana Spivak) ile özel bir şirkette çalışan Boris’in (Alexey Rozin) boşanma arefesinde mal varlıklarını bölüşürken görmezden geldikleri ve onlar için bir eşyadan farksız 12 yaşındaki oğulları Alyosha’yı (Matvey Novikov) yeni kuracakları hayatlarında istemediklerine şahit oluyoruz. Bunun üzerine ortak fikir olarak Alyosha’yı yatılı askeri okula verip başlarından savmak istiyor olacaklar ki vicdanın daha çok devreye girdiği o anlarda Alyosha, hakkında söylenenleri duyacak ve gizemli bir şekilde ortadan kaybolacaktır. Alyosha’ın kaybolması üzerine her esnada birbirlerini suçlayıcı tavırlarda olan ebeveynlerin gözünden aslında yeni dünya düzeninin katı bencilliklerini yakalıyoruz. Anne babanın çocuğu aramak için ilk olarak gittikleri yer Zhenya’nın annesinin evi oluyor. Zhenya ve annesinin burada geçen diyaloglarından ve birbirlerine olan davranışlarından anladığımız nokta ise,, yönetmenin postmodern bir x kişisini, gelenekçi bir y kişisiyle çatıştırmak olduğudur. Gelenekselci anne, Zhenya’yı her fırsatta eleştirir. Tıpkı Zhenya’nın oğlu Alyosha’ı eleştirdiği gibi. Diyaloglardan annesine olan nefreti yüzünden Boris ile evlenmek zorunda kalan Zhenya’nın hikayesini öğreniyor ve öfkesini anlamlandırıyoruz. Fakat Zhenya’nın, çocuğu Alyosha ile ilişkisine baktığımızda; Zhenya’nın, annesiyle olan ilişkisinin bir benzerine tanık oluyoruz. Zhenya eleştirdiği anne rolünde bir anda kendini buluyor, yani bu kökten sevgisizlik anneden kıza, kızdan çocuğuna geçiyor. Annesiyle yaşamaktan bıktığı için evlenen bir kadın ve bu kadının tüm günahlarını bir çocuğun sırtına yüklediğini görmemiz, gerek anne gerekse baba faktörü için sosyo-kültürel bir sıkıntının izlerini taşırken, Zvyagintsev, seyirciye yabancılaştırdığı karakterler üzerinden bir çıkış noktası aratıyor.  Filmin seyirliğinde kendimizi dayanılmaz bir belirsizlik serüveninde bulurken, insanların sevgiden nasıl yoksun bir hale gelişini yönetmenin penceresinden izliyoruz.

Evrensel bir niteliğe ulaşmış bu film, dünyanın her hangi bir yerinde sermaye altında yaşayan insanları en büyük sorunuyla yüzleştiriyor. Tıpkı Dostoyevski kitaplarında olduğu gibi zaman ve mekan istediği kadar bizlere uzak olsun konumuz insansa; bencilikler, doyumsuzluklar, öfkeler ve akabinde gelişen sevgisizlikler hep aynı değil midir sorusu yankılanıyor kulaklarımızda. Loveless, Zvyagintsev’in önceki filmlerinden zayıf bir halka olarak görülen Elena filmini hatırlatıyor. Aynı zamanda Bergman’ın Bir Evlilikten Manzaralar filminin ikili ilişkisinde buluşuyor. Bergman’ın özellikle Oda Üçlemesi’nde ele aldığı sevgisizlik, tanrının sessiz oluşuna karşı bir isyan niteliği taşırken, inancın sorgulanmasını salt gerçekliklerle yüzümüze vuruyordu. Filmi biraz daha irdelediğimizde ise, metafiziksel işlev bozukluğuna işaret eden bir ortadan kayboluş hikayesi, Antonioni’nin L’Avventura’sında buluyoruz kendimizi ve filmin iskeletini L’Avventura üzerinden okuyabilme imkanı yakalıyoruz. Filmdeki iletişimsizlik ve akabinde doğan sevgisizlik, Avrupa’nın büyük sıkıntısının portresini çiziyor. Konuya ek olarak bir başka Avrupalı yönetmen Haneke’nin kadrajından baktığımızda ise gerçeklikleri Avrupa’nın orta-sınıf ailelerinin soğuk yüzlerini ve müthiş bencilliklerini filmlerine yansıtırken kullandığı dil yine sevgisizlik, iletişimsizlik teması altında toplanıyor. Loveless filmindeki sevgisizlik Zvyagintsev’in kendine has tarzıyla harmanlanırken aslında çocuk-anne-baba bir metafor görevi üstleniyor ve modern Avrupa Sineması’nın en büyük sıkıntısı “aile ilişkileri” ilmek ilmek işleniyor… Tıpkı az evvel saydığımız Avrupalı yönetmenlerin bu derde ortak olduğu gibi.

Git gide insan yaşamını destekleyici anlamların olmadığı, başıboş bırakılmış bir gezegen gibi sevgisiz bir dünya ve hayatta kalma ihtiyacının değişime uğramış olduğu ya da arzulanmayan bir talebin yükselmesi bağlamında filmi okuyacak olursak; sosyal statü, para, sınıf atlamak, güzel bir daire, lüks yaşam isteği ve ben merkezci davranışların Zhenya için zengin bir sevgili, Boris için işini kaybetmemek amacıyla yeni bir kadınla evlenme isteği (Boris’in patronu katı bir hristiyandır ve çalışanlarının kesinlikle evli olmasını istemektedir) hristiyanlığın, konformizmin ve milliyetçiliğin muhafazakar sosyal normlar tarafından desteklenmesi hatta denetlenmesi, insanı ister istemez bir kuyunun içinde atıyor.

İnsanlığın sosyal yaşama geçiş serüveninde edindiği değerler olarak bilinen; güven, ahlak, gerçeklik, doğruluk, adalet gibi kavramlar mevcuttur. Nietzsche’nin de değindiği bu noktalar bütününde yeni dünyanın sosyal yaşamında bu motiflerin yerini; iktidar hırsı, çıkarcılık, doyumsuzluk ve bencillik almıştır. Nietzsche’nin önermesi ”tanrı öldü”yü ele alalım. Tanrı’nın belirlediği değerlere göre yaşayan-yaşamaya çalışan- insan inandığı değerlerin çöküşüyle kendini bir anlamsızlık içinde bulur. Tanrı ortadan kalkınca mevcut değerler temelsiz kalır bu temelsizlik çürümüşlüğü doğurur çürümüşlük beraberinde nihilizmi getirir. Sanıldığının aksine nihilizm tüm değerlerin yok olduğu bir son değildir, yeni değerler oluşturmak isteyen insanlığa açılmış bir kapıdır. Nietzsche nihilizmin tanımını “kapıya dayanan ziyaretçilerin en tekinsizi” olarak yapmıştır. Buradan yakaladığımız çıkış noktası filmi etkisi altına alan “postmodern” algıyı açmak olacak ki postmodernitenin insanı doğaya karşı yabancılaştırdığı, geleneksel ahlaki değerleri esas almayıp yerine yeni ahlaki değerler üretememe ve çürüme sorunsalıdır. Yine Adorno’nun “Nesnel hakikatin inkarı, öznenin de sonu anlamına gelir. Çünkü ortada özneyi bağlayan bir ölçüt kalmaz.” sözüyle açıklığa kavuşturabilir ve filmin iletişimsizlik ağını daha geniş perspektiften okuyabiliriz.

Filmin finaline geldiğimizde Zhenya’nın Rusya bayraklı tişörtü ile koşu bandında spor yaptığını görüyoruz. Buradaki göndermeyi direkt Rusya devletine indirgeyebiliriz. Yönetmene göre Rusya’nın sürekli yerinde sayması söz konusu ki bunu koşu bandında enerji sarf eden fakat bir ilerleme katedemeyen Zhenya benzetmesiyle görüyoruz. Zhenya’nın o sırada kameraya bakması sinematik bir anlamı beraberinde getiriyor. Bu sinematik anlam: Godard’ın kameraya bakan karakterler üzerine önemli bir düşüncesini hatırlatır. Filmin seyirliğinde kameraya bakan bir karakterin geçtiği sahnenin asıl amacına ulaşırsak, yönetmenin seyirciye “Bu sadece bir film değildir, aynı zamanda senin de hikayendir.” mesajıdır. Örneğin The 400 Blows (400 Darbe, 1959) filmindeki çocuk karakterin finalde kameraya bakarak fotoğraflanması üzerine Truffaut’un yaşanan senin hikayendir dediği gibi. Velhasıl şunu söyleyebiliriz ki Loveless filmindeki hikaye aslında hepimizin hikayesidir ve bile bile çürümeye devam edişimiz, insanlığın kendi kendinin sonunu hazırladığının bir göstergesidir.

 


Yazar Hakkında

''Kendini sinemaya verdi.''



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑