İnceleme

Published on Ekim 6th, 2018 | by Güney Birtek

0

Three Billboards Outside Ebbing, Missouri – Kara Mizah mı, Dram mı?

Share Button

Özellikle In Bruges (2008) filmiyle dilindeki kara-mizahı sinema dünyasına kazandıran İrlandalı oyun yazarı, senarist, yönetmen Martin McDonagh, yeni filmi Three Billboards Outside Ebbing, Missouri ile 2017’nin en beğenilen filmleri arasına girdi. Yazıya başlamadan önce tiyatro çıkışlı ve bizatihi oyun yazarı yönetmenlerden biri olan Martin McDonagh’un, usta bir senaryo yazarı olduğunu hatırlatır ve amacının farkında, dikkat çekici diyaloglarla seyircinin kalbini fetheden usta bir kalem olduğunu dile getirmek isterim.

Filmin başrollerinde Coen Kardeşler’in kült Fargo(1996) filminden hatırladığımız Frances McDormund’un yanı sıra Sam Rockwell ve Woody Harrelson var. Frances McDormund’un oyunculuğu üzerine gönül rahatlığıyla Fargo’dan sonra ki en iyi performansı diyebiliriz. Mildred karakterine hayat veren Frances McDormand’ın bilindik anti-kahraman metaforu, filmi izleyiciyi için açık uçlu ve doyurucu sona hazırlarken, yönetmenin kara-mizahı işleyişindeki çılgınlıklar, oyunculuk performansları üzerinden doruklara taşınıyor. Bir Martin McDonagh filmi izliyorsak, hiç şüphesiz o filmin senaryosu, filmin en güçlü temel bileşenidir. Filmin etkin dili ise yönetmenin yarattığı önder karakter üzerinden Mildred’in (Frances McDormund) sansasyonel performansıyla inci gibi dizilirken, o olmadan çalışmayacak bir hikayenin de seyirliğinde buluruz kendimizi.

Three Billboard, Frances McDormand’ın santral performansıyla içe dönük karakter (Stanislavski oyunculuk metodu) yansımasını ileri seviyeye taşıyor. Fargo’daki Oscar ödüllü rolünde sakin Marge Gunderson karakterinden (Fargo’daki karakterin adı) oldukça farklı gördüğümüz McDormand, oyunculuğun esas kuralına oldukça yetkin olduğunu ispatlayan ve ona sunulan her karakterin hakkını verebilicek potansiyelde bir oyuncu olduğu tekrar kanıtlıyor. 

Martin McDonagh, filmin başlangıcında Mildred’i duygularını gizleyen bir karakter olarak gösterse de çıkış noktasında karakterin analizini yapacağımız sert mizaçlı ve keskin bir zekasının olduğuna tanıklık ettiğimiz bir rahiple olan diyaloğunu veriyor. Yönetmenin seyircinin karaktere (Mildred) empati kurmasını sağlaması önemli bir oyuncu yönetmenliğinin göstergesidir. Mildred’in çizdiği bu özgürlükçü kadın duruşu daha sonra kasabanın karakolunda polisleri azarladığı sahneyle politik göndermelerin bolca olduğu bir gidişata bürünüyor. Çünkü Mildred, ilkin bir rahibe haddini bildiriyor, daha sonra Amerikan polisine sade bir kadın vatandaş olarak haklı nedenlerini söylerken hiçbir şeyden çekinmiyor.

Mildred öfkeli ve çaresiz bir karakter. Çünkü filmin hikayesi, Mildred’in kızının başına gelen korkunç olaylar ardında gizli. Mildred’in kızı aylar öncesinde defalarca tecavüze uğramış ve yakılarak öldürülmüş. Buradaki çıkış noktası bir kadının daha doğrusu bir annenin tek başına verdiği mücadelenin neden-sonuç ilişkisiyle açıklanmalı. 

Kasaba ahalisinin olay sonrasında kabuğa çekilmiş kaplumbağa gibi takınmasının ardından katilin hâlâ yakalanamamış olması Mildred için büyük bir öfkenin patlama noktasını oluşturur. Katilin artık polis teşkilatı tarafından yakalanamayacağını anlayan Mildred, çareyi tesadüfen evinin yakınlarında gördüğü eskimiş üç reklam panosunda bulur. Üç reklam panosunu kullanmak için kiralar ve her bir reklam panosuna; kızının faillerinin hala bulunamadığını gösterecek dikkat çekici kelimeler yazar.

Mildred’in 3 reklam panosuna yazdığı kelimeleri ilkin polis memuru Dixon görür ve hemen şerif Willoughby’a bildirir. Dixon karakteri üzerine konuşacak olursak; aklı kıt, gerici, ırkçı, şiddet yanlısı bir polis memurunu canlandırır. Siyahilerden, eşcinsellere kadar ötekileştirilmiş her üyeye karşı şiddet yanlısı bir izlenim gösterir. Bir baba gibi sevdiği şerif Willoughby ve beraber yaşadığı annesi haricinde kimselere kulak asmayan asalak bir memurdur. Willoughby karakteri ise; kasabanın karakolunda bir şerif, kasaba tarafından sevilen-sayılan örnek gösterilen bir memurdur. Ailesine oldukça önem gösterdiğini gördüğümüz Willoughby’un hem örnek bir vatandaş, hem sevilen-sayılan bir memur olması diğer taraftan da Mildred’in kızının katilini hala bulamaması onu sonsuz bir ızdırabın içine atar. Aslında herkesten gizlediğini düşündüğü fakat herkesin bildiği Willoughby’un bir ölümcül bir hastalığa (kanser) sahip olması sonrasında film, bir iklim değişikliğine neden olacaktır. Özellikle Willoughby’un mektubu üzerine karakterlerin (Mildred ve Dixon) hızlıca evrilmesi filmin ikinci yarısında sürprizleri beraberinde getiriyor.

Dixon (Sam Rockwell) karakteri her ne kadar yan rol olarak görünse de bir zaman sonra filmi sırtlayacak bir omuz haline dönüşüyor. İlk başlarda ırkçı, şiddet yanlısı bir polis olarak gösterilen Dixon, olaylar zinciriyle birden karmaşık bir figüre evriliyor. Bunlar arasında Dixon’un kıt zekası ve kontrol edemediği öfkesi düşünülünce bu karakterin hızlıca evrilmesi ve merhametli bir insana dönüşmesi kafada soru işaretleri bırakıyor. Filmin düştüğü ortak payda karşıt iki karakterin (Mildred ile Dixon) hızlıca evrilmesi ve bir zaman sonra ortak hareket edecek noktaya ulaşmasında çözülüyor. Çünkü film, ikinci yarısı itibariyle amacından uzaklaşan bir hikayeye sürülüyor. Genellikle bir karakter oyuncusu olarak bilinen ve ona sunulan karakterin hakkını vermesiyle bilinen Sam Rockwell (Dixon), başlangıçta filmin kötü adamı gibi görünüyor, fakat daha sonra Mildred ile ortak amaç üzerine çalışmaya gelindiğinde Dixon’un değişim-dönüşüm hikayesinde buluyoruz kendimizi ve onunla empati kurmamızı sağlayan bir yönetmen dokunuşuyla karşılaşıyoruz. Dixon’u tanıtmak için filmden kopuk bir refleksle onun hayatında kendimizi bulmamız, Dixon’a alan açan yönetmen için önemli ip ucunu beraberinde getiriyor. Faşist bir karaktere sahip Dixon, filmde kısmen toksik bir erkeklik algısını temsil ediyor, ve bir annenin tek oğlu olmasının getirdiği haylazlık-şımarıklık nedeniyle kendi aşağılık kompleksiyle ölçüsüz bir öfke patlamasında resmediliyor. Ancak olaylar bunun ötesinde geliştiğinde, Rockwell’in oyunculuk menzilini göstermesine olanak tanıyan değişim hikayesini kusursuz bir oyunculuk performansıyla yansıtmayı başarıyor. Filmin başlangıcında bir ek kahraman gibi görünen Willoughby’un (Woody Harrelson), Mildred (Frances McDorman) ve ya Dixon (Sam Rockwell) kadar büyük bir rolü yok fakat Mildred ve Dixon’u birleştiren ve karakterlerin değişimine yol açması bakımından önemli bir etkinliği söz konusu.

Filmde dikkat çeken unsur, olay örgüsündeki bir çok katmanın ortaya çıkmasında zamana yayılmış bir gösterim yolu taşımasıdır. Yönetmen McDonagh, her ne kadar senaryosunu gri tonlarında göstermeye çalışsa da aslında siyah-beyaz bir resmin içindeymişiz gibi eleştirisel bir bakış açısı sunuyor seyirciye. Bir nevi ağlanacak bir insanlık dramına, kara mizahın yardımıyla eleştirisel ve trajikomik ögelerle süslüyor. 

Üç Billboard’u rahatsız eden bir izleyici haline getiren unsur ise; Mildred ve Memur Dixon arasındaki bu ileri-geri alışveriş ölçüsüdür. Film ikinci yarısında, vahşice katledilen kızı için yas tutan bir annenin öyküsünden, tutarsız bir öfke kontrolünün filmi ele geçirdiğini görüyoruz. Ortaya çıkabilecek şiddet döngülerinin derinlemesine inilirken Mildred’i olanlara karşı, acısından ötürü suçlanamayacak ve kırılmayan bir empatisinin olması, seyirci için önemli bir psikolojik deneyim yollarını açıyor. Şiddet ve ahlaki açıdan kınanmış karakterlerden kaynaklanan çiğ tasvirler, seyirci için kapalı bir sembol arz edebilir fakat nihai uzlaşmacı karakterler filmin vahşi olaylarına rağmen insan olduklarını hatırlatan bir yönetmen dokunuşu söz konusudur. Hangi tarafta durduğundan emin fakat amacını aşan bir çok konuyu el almasından kaynaklı (ırkçılık, tecavüz, kadına şiddet, devlet, din, homofobi, kanser, intihar, Irak savaşı) bu çok katmanlı konu işleyişi filmi aşağı çeken en belirgin eksikliği. 

Martin McDonagh’ın odak noktası, karakterlerini karikatürize ederken nokta atışlı diyaloglarıyla seyircide empati uyandıracak duygusal tepkimelere yol açıyor ama yer yer seyirciye oynanan sahneler filmin öz güvenini yitiriyor. Misal, Willoughby’un sorgu odasına aldığı Mildred ile apansızca tartıştığı anda öksürüğündeki kanın Mildred’in suratına isabet etmesi ve ardından Mildred’ın aniden yumuşaması. O, sert, öfkeli mizacından ödün vererek Willoughby’a yardım etmesi, yönetmenin amaç edindiği ve her şeye rağmen “vicdan” kavramını nüksetmesi önemli bir çıkarım sağlayarak Mildred karakterinde göreceğimiz önemli değişiklikleri barındırıyor.

Martin McDonagh’ın özünde şiddet içermeyen fakat acımasız tasvirleriyle rahatsız edici bir şiddet biçimine başvurmasındaki sebep kara-mizahın tüm çılgın alegorisini karmaşık bir yapıda sunmasıyla açıklanacaktır. Şiddet oluştuğunda, eylemi gerçekleştiren kişinin öfkesinden, kurbanlarındaki çaresizliğe, çığlıklarına kadar her şeyi görür ve duyarız. Bu, beklenmedik olaylar silsilesinde kaotik bir atmosfere çevrilen hikaye, bu kadar barbarca davranışları içende barındıracak kadar dünyalı bir izlenimciliği sorgulatan yönetmen için mühim bir izahın kilit noktasını oluşturuyor.

Filmin kafasının biraz karışık ama ayakları yere sağlam basan bir derdinin olduğunu görmemiz; yaşadığımız dünyayı, öfkeyi ve öfkeyi tahrik eden kurum ve kişilere karşı bizi defalarca yalnız bırakan bir dünyanın acı gerçeklerinde mücadele biçimi olarak insanın hangi yolları deneyebileceğini gösteriyor. Keskin kara-mizah zekasıyla süslenmiş bir yazarın, eksikliklerine rağmen taşıyıcı güç olarak çizdiği üstün karakterler doğrultusunda filme geniş çerçeveden baktığımızda sıkı işlenmiş ve akıllıca oluşturulmuş bir fikre, özgün bir senaryoya çıkıyoruz. Film, modern ve çürümüş dünya üzerine büyük laflar ediyor ancak hikayenin asıl amacından sapıldığı anda tatmin edici özelliğini yitiriyor. Çünkü filmin olay örgüsü ilk yarıda mükemmel bir şekilde işlenirken, ikinci yarıda yardımcı karakterlerin filmden bağımsız bir şekilde hayatlarına girmemiz ve onları daha yakından tanımak için yönetmenin onların yaşantısını birer klip gibi hızlıca göstermesi hikayede ve en mühimi kurguda bütünlük sağlayamıyor. 

Velhasıl Three Billboards Outside Ebbing, Missouri filmi her on yılda bir kez gelen karakter üzerine iyi çalışılmış ve yetkin diyaloglarıyla istediğini verebilen önemli bir film. İnsanı dünyayla yüzleştirirken yerin dibine sokan ve aynı zamanda bu insanlığın sefaletiyle alay ederek tebessüm ettiren kara mizah ile dram arasında sıkıştırılmış bir Martin McDonagh filmi. 

 

*Bu yazı ilk olarak Rabarba Dergisi’nin Şubat sayısında yayınlanmıştır. (2018) 

 


Yazar Hakkında

''Kendini sinemaya verdi.''



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑