Climax (2018): Ben Düşerken Yükseklerden Uçurumlara

Durmadan dans, bolca alkol ve bir tutam LSD.

Bu yıl Film Ekimi’nin gündemine bomba gibi düşen, adından çokça söz ettiren Climax’ı sonunda izleme fırsatı buldum. Bu kadar geç kaldığıma üzüldüm açıkçası. Çünkü Gasper Noe’nin sapkın sinema evreni ve yenilikçi dili beni ilk başından itibaren içine aldı.

Film, tümüyle kült kategorisine girebilecek bir yapıt. Önce ismiyle başlayalım. Climax kelimesi, Türkçe’de “doruk, zirve noktası” anlamına geliyor. Aslında kendine has bir tabir olduğu için tam olarak farklı dillere çevrilemiyor. Belki de bu yüzdendir ki bas bas Fransız filmi olduğunu bağıran bu film ismini İngilizce seçiyor. Fakat hangi dilde olursa olsun, filmin ismindeki harfler bile insanı içgüdüsel olarak harekete geçiriyor.

Filmin afişinden filmi yakalamaya başlayabiliriz. Bir grup halinde toplanmış dansçılar fotoğrafta tepeden, ilahi bakış açısıyla diyebileceğimiz şekilde görünüyor. Bu bakış açısı hem anlatım hem çekim tekniği olarak filmin içinde genellikle karşılaşacağımız bir bakış açısı. Devamında ise, DJ kabinin ardında yükselen Fransız bayrağı renkleri ise filmin ismini oluşturuyor. Dediğim gibi film Fransız filmi olmaktan gurur duyuyor ve afişinden itibaren bunu gösteriyor.

Peki neden bayrak? Bununla ilgili net olarak bir şey söyleyemeyiz fakat bayrak birleştiriciliği teması altında küçük bir Fransa örneklemi görüyoruz. Fransa’nın tüm ötekileştirilmişleri aynı partide toplanıyor. Topluluk içinde serseriler, siyahiler, Arap asıllılar, eşcinseller, trans bireyler, alkol ve uyuşturucu bağımlıları var. Hepsi dev Fransa bayrağı altındaki partide buluşuyor. Aslında hepsinin ortak noktası dans. Filmin başında muazzam bir kütüphaneyle çerçevelenmiş eski tip bir televizyonda tüm karakterlerin röportajlarını görüyoruz. Onları bu yolla teker teker tanırken aslında yönetmeni de en baştan okuyoruz. Orada seçtiği kitaplarla yönetmen kendini ve filmin derdini  bize aktarmaya çalışıyor. Sinema kitaplarından, psikoloji kitaplarına kadar geniş yelpazeli bu kütüphane bize izleyeceğimiz şeye hazırlıyor. Bu kareden de önce kanlar içinde karda ağlayarak yürüyen bir kadınla film açılıyor.  Elbette onu tepe açısından görüyoruz. Kadının kendini bırakmasıyla kendi dikey ekseninde dönen kamera hareketi her şeyin alt üst olacağı mesajını çok önceden veriyor. Film başlar başlamaz “bir yok oluş filmi izlediniz” minvalinde bir mesaj geliyor. Fakat daha bir şey izlemedik demeyin. Bu kısım başlı başına bir kısa film biçiminde.

Parti sekansının başlamasıyla muazzam bir dans gösterisi bizi karşılıyor. Kameranın aralıksız kamera rejisi yaptığı açılış sekansı adeta hipnoz edici cinsten. Dans sonrası gerçekleşen sohbetler dahi hiç kesilmeden akıp gidiyor.  Sadece bu kısım için bile aylarca çalışılmış olabileceğini düşündürtüyor. Ayrıca bu kısımda hiçbir karakterle bütünlük kurmuyoruz. Kamera nereye giderse o sohbete dahil oluyoruz. Yine de ileride filmin merkezine gelecek Sofia Boutella’nın hayat verdiği Selva karakterini diğerlerinden bir tık fazla görüyoruz. Bu sahneler kaç plan çekildi bilinmez ama labirenti andıran, nereden ne çıkacağını kestiremediğimiz devasa mekanın kullanımı üst düzey oyunculuk performanslarıyla birleşince seyir zevki zirveye çıkıyor.

Tabii ki çocuk da var. Gasper Noe filmlerinin vazgeçilmez figürü olarak bu ortamda bir çocuk da var. Dansçı anne onu ne kadar ortamdan uzak tutmak istese de çocuk bir şekilde belaya bulaşıyor. İlk kısımda karakterleri bölük bölük ikili konuşmalarla daha net tanıyoruz. İkinci kısma gelindiğinde Selva sangrianın içine LSD karıştırıldığını anlayan ilk kişi oluyor ve çatırdamalar başlıyor. Müziğin ve dansın uyumuyla birlikte hareket eden grup bir anda dağılmaya başlıyor. Tıpkı bir nar gibi. Hepsi ayrı yerlere saçılıyor ve kendileriyle mücadele etmeye başlıyor. Aralarında çatışma öyle hararetleniyor ki fiziksel saldırıya hatta LSD karıştırdığını düşündükleri kişiyi mekandan atarak cezalandırmaya kadar gidiyor.

Bu kısma gelindiğinde kamera hareketleri daha da sarsıntılı olmaya başlıyor. Hata ters görüntülerle karakterlerin yaşadığı baş dönmesi seyirciye de aktarılıyor. Yine Fransız bayrağı renkleriyle ışıklandırılmış odalarda sapkınlıklarla karşılaşıyoruz. Aslında film bir Fransız filmi olduğunu söylerken bu gururu gösterilmemiş arka sokakları göz önüne getirmekten kazanıyor. Çocuğu zarar görmesin diye onu trafonun olduğu odaya kitleyen anne en çok zararı veriyor. Bir anda elektrikler kesiliyor ve çocuktan ses çıkmıyor. Herkes çocuğun öldüğünü düşünüyor.  Fakat kapı açılmıyor ve çocuktan ses gelmiyor. Bu akla Schrödinger’in Kedisi paradoksunu getiriyor. Onu bizzat görmememiz kesin bir yargı edinmemizi engelliyor. Açıkçası filmin sonunda net bir şekilde belli olmazken başka kişilerin ölümü açık şekilde veriliyor.

Her şeyiyle çok sert bir film olan Climax, biçim ve içerik uyumuyla adeta başarılı bir Avrupa sineması örneği. Kalıplara sığmayan yönetmen Gasper Noe de günümüz auteur yönetmenlerinden biri olduğunu filmografisine kattığı bu filmle bir kez daha kanıtlamış oldu. Noe sinemasını takip eden birine bu film izletilse kuşkusuz sonuna onun adını yapıştırırdı. Film izleyici üzerinde öyle derin etki bırakıyor ki salondan çıkanların büyük bir kısmı başının döndüğünü söylüyordu. Sinemanın bulunduğu yıllarda insanların filmlerden etkilenmesini hatırlatan bu olay sinema diline olan inancı güçlendirecek türden. Ayrıca filmin müzikleri ustalıkla hazırlanmış. Filmle bütünleşmesinin yanında günlük hayatta da dinlenebilir.

Film karakterleri, içeriği, ışıkları, müziği ve kamera kullanımının senkronizasyonuyla seyircisini gerçekten doruk noktasına çıkarıyor. Sonunda sarsarak yükseklerden uçurumlara bırakıyor.

Diğer yazıları Ozan Sertdemir

Müslüm: Anlatabildik Mi?

  Bolca acı, bolca dram, bolca arabesk… Müslüm Gürses’in gerçek hayat hikayesinden...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir