Unutmak Eşsiz Bir Deneyimdir: Hiroshima Mon Amour

“Bazı insanlar, garip düşlerin oluşturduğu gizemli bir ülkede, bunaklık denilen şeyin o içine girilmez bulutu içinde yaşarlar. Yeryüzünde gördükleri, sevdikleri, yaptıkları her şey onlar için eşyaların ve insan düşüncesini yöneten tüm yasaların dışında,imgesel bir varoluş içinde, yeniden başlar.”

Guy de Maupassant

Bir sözün kıymeti kendinden önceki veya sonraki düşüncelere uygunluğunda saklıdır, hem yazıldığı hem de söylendiği şekliyle. Bir çelişki de genelde kendinden önceki veya sonrasındaki düşüncelerin uyumsuzluğundan doğar. Ve iki farklı insanın aynı zamanda aynı duyguda buluşması, kolay değildir. Alain Resnais, 1959 yılında Marguerite Duras’nın senaryoya döktüğü Hiroshima Mon Amour’u çeker. ‘Yeni Roman’ eserlerinden biri, bu şekilde sinemaya uyarlanır.

Filmin en unutulmaz yanlarından biri, başladığı sahnedir. Baş ve kalça çizgilerinden eksik iki omuz görülür önce. Bu iki beden, iki silüet formunda belirir, kenetlenmiş bedenler; kül gibi taneli, çiy altında kalmış gibidirler. Bu serinlik bir felaketin uzaklaşıp giderken bıraktığı kalıntı hissini yaratır. Her felakette olduğu gibi önce bir kayıp aranır; iki omuzdan biri aydınlık, öteki ise karanlığın altındadır. Bu sırada Fusco’nun müziği sahneye eşlik eder. Kadının parmakları, erkeğin omzunda dolaşır. Müzik uzaklaşırken boğuk, doygun bir erkek sesi duyulur:

“Sen hiçbir şey görmedin Hiroşima’da.”

Kadın cevap verir:

“Her şeyi gördüm, Hiroşima’da”

Filmde kadının veya adamın isimleri verilmez. Adamın yüzünü görmeden kısa bir süre önce aksanını duyarız, Fransız olmadığını anlarız. Hiroşima’da yaşayan, evli bir mimardır. Senaryo notlarına göre, oldukça ‘batılı’ bir yüz aranmaktadır. Batılı görünüşü olan bir Japon oyuncusunun seçilmesini şöyle yorumlayabiliriz: Japon özellikleri belirgin bir oyuncu, Fransız kadınının filmdeki erkeği daha çok Japon olduğu için çekici bulduğunu düşündürebilir. ‘Japon erkekleri ne kadar alımlı’ dememelidir seyirci, ‘Bu adam ne kadar alımlı’ demelidir. Kadınla erkek arasındaki ayrımı bu yüzden olabildiğince azaltmışlardır. Eğer seyirci, bunun bir Japon erkeği ile bir Fransız kadını arasındaki aşk hikayesi olduğunu düşünürse, filmin anlamından hiçbir iz kalmaz. Seyirci bunu unuttuğu sürece, filmin derin anlamı belirmiş olur.

Filmde, adamın hayatına veya geçmişine dair detaylı bir bilgiye sahip olmayız. Kadın ise Nevers hikayesinin dışında saydam bırakılmıştır. Yeni Roman yazarlarının sevdiği bir oyundur bu, yaratılan insanı bu şekilde gölgede bırakırlar. İsimleri, görünümleri veya geçmişleri hikayede büyük bir yer kaplamaz. Şöyledir ki; bir hikayede kahramana en basitinden bir soyad bile verildiği anda ailesinin hikayesini, çocukluğunu, yetiştirilme tarzını ve bunun gibi yüzlerce küçük detayı hikayeye eklemiş olursunuz. Yeni Roman yazarları bunu kullanmak istemezler. Özne belirsizdir, insan bir silüet olmalıdır; yüzü yalnızca bir yüz, ismi ise yalnızca bir isim olarak kalmalıdır.

Filmin devamında ikilinin arasında geçen konuşmalardan birbirlerini yeni tanımaya başladıklarını anlarız. Kadın Fransızdır ve bir filmde oynamak üzere Hiroşima’ya gelmiştir. Erkek ise eşinin yokluğunda şehirde tek başına zaman geçirmektedir. Daha ilk dakikalarda, yatakta uzanan adamın kolu kadının gözüne takılır. Kolun duruşunu, ona Nevers’te öldürülen eski sevgilisini hatırlatır. İşte bu noktada, kaçınılmaz olarak hikayenin üzerine kurulu olduğu kavram, yani “hafıza” devreye girer.  Zaten hikaye tamamen unutmak ve hatırlamak üzerinedir. Bu sırada adam ısrarla kadının Hiroşima’da olmadığını ve yaşananları bilmediğini söyler. Ve kadın da buna ısrarla karşı çıkar. Bu şekilde akıllarda soru işaretleri bırakacak iki nokta belirir; bunlardan biri Nevers’te yaşanlar, diğeri ise kadının Hiroşima üzerine kurduğu derin empatidir. Otel odasından ayrılırken bir daha görüşmeme kararı alırlar. Ancak öğleden sonra erkeğin kadını büyük meydanda bulmasıyla ikili tekrar bir araya gelir. Adamın kafasında önemli bir soru vardır; Nevers’te kadının yaşadığı o acı verici olay nedir?

“Ne acı. Nasıl bir acı yüreğimde. Korkunç. Şehrin her yerinde Marseillaise’i söylüyorlar. Hava iyice kararıyor. Ölen sevgilim, Fransa’nın düşmanı. Biri, bu kızı şehrin sokaklarında dolaştırmalı diyor. Babamın eczanesi kapatılmış, adımın kirlenmesi yüzünden. Yalnızım. Aralarında gülenler var. Geceleyin, eve dönüyorum.”

Kadın bir süre sonra Nevers’te olanları anlatır, genç yaşta Alman bir askere aşık olmuştur. Bir süre gizlice yaşamak zorunda kalırlar bu ilişkiyi. Sonunda evlenmek için kaçmaya karar verirler ancak gitmek üzere buluştuklarında sevgilisi vurulur ve ölür. Kadın sevgilisinin ölü bedenine kapanır, saatlerce başında ağlar. İnsanlar bu şekilde ilişkiyi öğrenirler. Her şeyden önce yaşananlar kadının ailesi için bu büyük bir utanç kaynağıdır. Kadın bir süre kendini toparlayamaz, ailesi onu mahzene kapatır. Anlatırken mahzende kapalı kaldığı günleri, taş duvara sürterek ellerini kanattığını ve iyileşmeyi beklediği o uzun günleri hatırlar. Pencereden sokakta yürüyen insanların silüetlerini izler. Yıllardır bıraktığını düşündüğü şeyleri. Görünürde çoktan unuttuğu ancak hafızasında ölü bir cisim halinde yatan şeyleri. Ve adama olanları anlattığı süre boyunca, hepsini tekrardan yaşar.

“Herkes başımın üzerinden geçiyor. Gökyüzünü göreceğim yerde… Onların… Herkesin yürüdüğünü görüyorum… Hafta içinde, hızlı hızlı. Pazarları, ağır ağır. Kimse bilmiyor mahzende olduğumu. Öldüğümü sanmak istiyorlar. Nevers’ten uzakta bir yerde öldüğümü.”

Hiroşima’da olanları duyduğu sırada çoktan iyileşmiş ve ailesinin yanından ayrılarak Paris’te yaşamaya başlamıştır. Bu sırada Hiroşima’da yaşananları gazetede okumuş, fotoğrafları görmüştür. Adam ise o gün tesadüfen Hiroşima’dan uzak bir yerdedir. İki farklı zamanda, iki farklı insanın hayatından büyük bir felaket geçmiştir. Nevers’teki felaketin anlatıcısı çoktan ruhunu uzak bir geçmişe teslim eden kadındır, ancak Hiroşima’da yaşanan felaketin henüz bir anlatıcısı bile bulunmamaktadır.

Marguerite Duras, yalnızca filmin isminde bile iki farklı ülkenin ve iki farklı hikayenin göstergesini verir. Bir acıyı, bir felaketi unutmak kolay değildir. Bu yüzden unutmak eşsiz bir deneyimdir. Hikaye hiçbir zaman Japon adamla Fransız kadın arasında yaşananlar olmamıştır. Asıl konu hafızada yer eden acıdır; acıyı kimi zaman unutmak kimi zaman da hatırlamak üzerinedir. Ve bu acı ister bireysel, ister toplu olsun kaybetmekten gelir ve  her zaman bu kayboluş sorgulanır.

Duras için, hem Hiroşima’da hem de Nevers’te yaşananlar bu ortak acının ayrıldığı değil, birleştiği bir yerde kalmalıdır ve bu acı, diğer tüm acılarla birlikte daima ortak bir hafızada korunacaktır.

Diğer yazıları Ceren Doğaner

Salvador Dali’den Hitchcock’a Bir Rüya Tasarımı: Spellbound (1945)

Alfred Hitchcock’un Spellbound filmi, en başta yapımcı David O. Selznick’in gönlünü hoş...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir