Borç (2018): İnsan İnsan

*Dikkat. Spoiler içeren bu inceleme,  filmi henüz izlememiş olanlar için tavsiye edilmez. 

“Hegel’e göre iyilik, “kendinde (an sich)” ve “kendisi için (für sich)”dir, tüm belirlemelerin özü, hakikat yasası ve dünyanın mutlak son amacıdır. İyi ve kötü karşılıklı birbirlerini gerektirir. Biri diğerini zorunlu kılar ve kendini diğeri aracılığıyla ilişkilendirir. İyi ve kötü; diğerini, kendisinden bir başka olarak ayırmak ve diğerinin ortadan kaldırmasına bağlı olarak, kendisine dayanabilmesi için bizzat zorunluluk arz eder. İyi ve kötüden her biri, diğerini kendine olumsuzlamanın bir momenti olarak zorunlu kılar, bunlardan her biri bu özelliği kendinde bulundurur; böylece kendini ve kendi karşıtını kapsar. iyi ve kötünün her biri neticede bir bütündür. Öyle ki, bu bütün, momentlerin hareketlerini ortaya koyan, değiştirilemez farklılığı ve ilişkiyi içinde barındırır.” 

Eskişehir güzeli Muko ve modifiye araba tutkunu Tufan’ın hikayesi

Senaristliğini ve yönetmenliğini Vuslat Saraçoğlu’nun üstlendiği 2018 yapımı Borç filmi, başta 37. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Film (Altın Lale) ödülünün yanı sıra Boğaziçi Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Kurgu; Malatya Film Festivali’nde ise En İyi İlk Film ödülünü kazandı… Başrollerini Serdar Orçin ve İpek Türktan Kaynak’ın paylaştığı filmde evin babası Tufan, küçük bir matbaa dükkanında çalışırken, eşi Mukaddes (Muko) ise tipik bir ev hanımıdır. Küçük kızları Simge ile Eskişehir’de mütevazı bir hayat sürdüren bu ailenin iyilik kavramı üzerinden zamanla değişen duygularını gözlemliyoruz.

Hikayenin olay örgüsü bir gece vakti yaşlı kadın Huriye’nin (yan komşu) kapıyı çalmasıyla açılır. Astım krizine girmiş Huriye teyzeyi apar-topar hastaneye kaldıran çift, doktorun yaşlı kadını yalnız bırakmamalarını tembihlemesi üzerine ona evlerini açarlar. Mukaddes ile Huriye hanım arasında her geçen gün ufaktan gerilime sebep olacak bir kaynana- yeni gelin havasına dönüşen gidişat Mukaddes’in sabrını bir zaman sonra taşırır. Vicdanın daha çok devreye girdiği bu evrelerde filmin ana karakteri Tufan üzerinden kotarılan iyilik kavramı daha işlevli açılacak ve sınırları daha da zorlayacaktır… Örneğin hep beraber gittikleri bir misafirlikte Huriye hanımın, herkesin içinde Mukaddes’e “bu çayı biraz aç” tarzında emrivaki konuşması ve bir kaynana gibi davranması Mukaddes’in sinirlerini bozmaya başlar. Burada birebir içerden gelişen kadın çatışmasına tanık oluyoruz. Huriye’nin yemeğinden, kirinden-pasından, banyosundan, ilaçlarından sorumlu, tam bir yeni gelin konumuna düşen Mukaddes için iyiliğin sınırı da böylelikle aşılmış oluyor. Bu durumu kocası Tufan’a şikayet etse de Tufan’ın her defasında “ne yapalım, kadını sokağa mı atalım” tepkisiyle karşılaşan Mukaddes için iyimserlik bir zamandan sonra çekilmez çileye dönüşür. Mukaddes, evinde günler düzenleyen, hamarat, becerikli bir kadın. Yıllardır evli olmasına rağmen evliliğin ilk günündeki tazeliğini koruyan ev eşyalarından, ev düzeninden, yatak odasına asılmış düğün fotoğraflarından, çeyizini evin her köşesinde sergilemesine kadar içi-dışı bir diye tanımlanan o çok sevdiğimiz, tanıdığımız komşumuz Mukaddes, nam-ı diğer Muko…   

İnsanların birbirlerine olan manevi borçlarını ön planda tutmayı hedeflemiş Saraçoğlu, insanın özüne dokunmayı amaçlıyor. Tufan karakterini bu topla sahaya sürüyor. Mümkün mertebe olup biten her şeyden nem kapmayan, dünyalar iyisi Tufan’ın eşi ve kızıyla yaşadığı bu mütevazı hayat, “manevi” borçların idealizmini oluştururken, maddi borçların yarattığı sıkıntılar ve akabinde gelişen hayatın gerçeklik algısı tersyüz olacak sıkıntılı bir materyalist gerçekliğe götürüyor hikayeyi. Tufan, dünyalar iyisi bir insan. Borçla-harçla aldığı arabasına duyduğu aşkla beraber yine arabasına yaptırdığı modifiyeyle arkadaşlarına hava atarken ki mutluluğu bir yana, iş arkadaşıyla sinemada aksiyon filmlerini seven, ara-sıra nargile içen, evine bağlı tipik bir saf anadolu erkeği. Belki de evin bütçesine zarar gelmesin yahut aman arabaya bir şey olmasın diye o çok sevdiği arabasıyla işe gitmeyecek kadar da titiz bir adam. Hayatı belki çözümleyememiş ama yarattığı bu küçük dünyada oldukça mutlu bir karakter. Eşine şiir yazacak kadar romantik, kızına mükemmel bir baba olacak kadar da sorumluluk sahibi biri. Onu her daim mutlu edecek özellikler aslında bu karakteriyle bir bütünlük sağlıyor. Gitgide çürüyen bu dünyada insan bu kadar iyi niyetli olmak zorunda mıdır? sorusunu sorabileceğimiz filmde Vuslat Saraçoğlu’nun temeline aldığı mesaj, aslında iyiliğin yahut kötülüğün bir taraf olunmaması gerektiğiyle okunuyor. Yani bir nevi dünyada bir şeyler değişiyor, dönüşüyor, duygular eskisi gibi olmuyor, insan eskisi gibi kalamıyor… İşte yönetmenin burada amaç edindiği üslup, ne olursa olsun bu hikayenin ulaştığı noktayı hiçbir tarafta durmadan göstermesiyle ölçülüyor. İnsan zor bir varlık. Göründüğü gibi olamayabilir bazı zamanlarda. Böylelikle insandaki bu hassas noktaları gün yüzüne çıkarmaya çalışmış bir yönetmen emeğini izliyoruz. Bazen insanın özündeki o saf duygulara dokunabiliyor, bazense içindeki kötüyü çıkarırken buluyoruz kendimizi.

Son dönem Türkiye Sineması’nda hikâye aktarım üzerinden göze hitap eden iyi filmler izleyemiyoruz. Sinematografisi iyi olup, senaryosu pek dolu olmayan, amacını şaşıran yahut yan anlamlar ekleyerek amacından uzaklaşan, fikri iyi olup oyunculukların yönetilememesi ve akabinde hikayeye uyum sağlayamaması vb. birçok sıkıntılı (olamamış) filmler izledik. Borç’a baktığımızda kendini etkin bir şekilde gösteren, amacını yaymadan net bir şekilde ifade edebilen bir hâl mevcut. Bu yüzden değerli bir film. Senaryosu, başrol oyunculukları (özellikle kadın oyuncunun performansını çok beğendim), yönetmen gözü ve her şeyden mühimi ritminde bir uyumsuzluk rastlanmıyor. Film üzerine yapılan eleştirilerde sinematografinin yetersiz/zayıf olduğu dile getirilmişti. Hâlbuki filmin biçimine uygun işlenmiş sâde bir sinematografik işleyişe dikkat etmek gerekir. Filmin çoğu sahnesi evde yahut kapalı mekanlarda geçiyor ve film bizlere “benim bir derdim var ve bu derdimi hikâye anlatıcılığı üzerinden aktarmaya çalışıyorum” der gibi takınıyor. Bu sebepten sinematografik açıdan evde uçuşan bir yaprak yakalanamayacağı gibi, rüzgârın eteğini savurduğu güzel bir kadına ya da uzaklara bakan kadife ceketli bıyıklı bir adamın varoluş sancısına rastlayamıyoruz. Yahut film siyah-beyaz kotarılmıyor… Yönetmen, hikâye bazında olması gerektiğini vurgular gibi kameranın kullanım açılarını/planlarını garantici (temiz) bir şekilde sunmuş. Ha, burada yönetmene sinemanın nimetlerinden, kendine alan açmasından faydalanabilir miydi sorusu gelebilir ama sonuçta bu bir yönetmen tercihidir ve hikayesini böyle aktarmak istemiştir nihayetinde.

Filmin eksilerine geldiğimizde özellikle yaşlı kadın (Huriye) karakterinde ciddi sıkıntılar mevcut. Filme bir kaç beden küçük geldiğini düşündüğüm karakterin, gerek oyunculuğu gerekse sahne akışındaki duruşları filme geri adım attıran olaylar dahilinde. Bazı sahnelerde filmin dramatik yapısına uyum sağlayamadığını gözlemlediğim rolü biraz havada kalmış. Diğer taraftan bir başka sıkıntı ise filmin hikayesine pek katkısı olmadığını düşündüğüm karganın sebebiyeti. Eğer sözüm ona “besle kargayı oysun gözünü” gibi bir metafor unsuru taşımıyorsa -ki taşımıyordur umarım- filme, hikayeye ne denli bir katkısı var? üzerine düşünmek gerekiyor… Sözüm ona hikayede karga olmadan da ailenin sıcaklığını, sevecenliğini yakalayabileceğimiz birçok olay/unsur verilmiş. Filmin bu tür eksilerine rağmen kendisini sıkmadan izletiyor oluşu, hikaye aktarımındaki başarısı ve bir ilk film olma özelliğini evrensel kümeye taşıdığımızda Vuslat Saraçoğlu’nun gelecek vaadeden etkin, detaycı bir yönetmen gözünün olduğunu ve bunu hissettirdiğini söyleyebiliriz. Borç, insanın kafkavari bir sorgulayışı, iyiliğin bir zamandan sonra rahatsız edici özelliğinden beslenen ve seyirciyi iyilik-kötülük kavramı üzerinden düşüncelere sevkedecek özel ve insanca bir film olma özelliği taşıyor.

 

İnsan, insan derler idi

İnsan nedir şimdi bildim

Can can deyu söylerlerdi

Ben can nedir şimdi bildim.

Kendisinde buldu bulan

Bulmadı taşrada kalan

Canların kalbinde olan

İnanç nedir şimdi bildim.

Bir kılı kırk yardıkları

Birin köprü kurdukları 

Erenler gösterdikleri

Erkân nedir şimdi bildim.

Sıfat ile zat olmuşum 

Kadr ile berat olmuşum 

Hak ile vuslat olmuşum 

Mihman nedir şimdi bildim. 

Muhiddin eder Hak kadir 

Görünür her şeyde hazır 

Ayan nedir, pinhan nedir 

Nişan nedir, şimdi bildim.

Muhyiddin Abdal

 


guneybirtek@gmail.com 

 

Kaynakça: Hegel Felsefesinde Kötülük Problemi (http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/728/9234.pdf) 

 

Diğer yazıları Güney Birtek

Kısa Film “Fotoğraf” Destek Bekliyor

Yönetmen Ozan Takış’ın 2013 yılında pres makinesine sıkışarak hayatını kaybeden çocuk işçi...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir