Climax Üzerine – Gerçekliğin Mide Bulantısı

Filmekimi’nde gösterildiğinden beri Başka Sinema’ya ek seanslar koydurtacak kadar yoğun ilgiyle karşılaşan Gaspar Noé’nın yeni filmi Climax, birçok izleyici gibi beni de fazlasıyla etkiledi. Hatta o kadar etkiledi ki birçok insanın üzerinde baş döndürücü ve mide bulandırıcı etkileri olmasına rağmen filmi iki kere izlemeyi başardım. Zannetmeyin ki bir Gaspar Noé hayranıyım. Tam tersine, kulaktan dolma bilgimle, Noé’nın rahatsız edici filmlerine karşı önyargılı olduğumdan, daha önce hiçbir filmini izlememiştim. Ta ki bu seneye kadar. Filmekimi’nde bir Gaspar Noé filmi görünce “Artık bunu yapmalıyım.” dedim kendi kendime ve her şeyi göze alarak filmi izledim. Gördüğünüz gibi filmi o kadar çok  beğendim ve üzerine o kadar çok düşündüm ki artık bir şeyler yazmam gerektiğini fark ettim.

“Varoluş geçici bir yanılsamadır.”

Karda sürüklenen kanlı bir kadınla başlıyor film. Daha sonra jenerikle beraber devam ediyor. Filmlerin son sahnesiyle başlaması meselesinin burada gerçek anlamda ele alınıp yazıların filmin başında ve ortasında girmesi, sonunu oldukça etkileyici yapıyor. Daha doğrusu gerçekçiliğini arttırıyor diyebilirim. Çünkü normalde film bittiğinde ve yazılar akmaya başladığında aslında bir anlığına yabancılaşır, filmden uzaklaşır ve bunun bir film olduğunu hatırlarız. Ama Gaspar Noé buna izin vermiyor. Bu sayede etki daha da uzun bir süre devam edebiliyor. 

“Hayat müşterek bir imkansızlıktır.”

Jenerikten sonra bir seçme sahnesiyle karşılaşıyoruz ve birbirinden farklı birçok insanla seçmeler yapıldığını ve hepsinin gruba alındığını görüyoruz. Peki neden? Neden bir yandan Fransa milliyetçiliği yapılırken bir yandan da Alman biri alınıyor? Veya neden eşcinsel denilince aval aval gülen biriyle birlikte LGBTİ bireyleri alınıyor? Bu soruları yazının ilerleyen bölümünde tekrardan ele alacağım. Seçmeler, seçmeleri yapan kadın olarak anladığımız Emmanuelle’in (çocuğu olan) koyu milliyetçi vurgularıyla bitiyor ve asıl mekanımız olan prova/parti alanına giriş yapıyoruz. Farklı farklı kişiliklerin, ideolojilerin bulunduğu bu grubun prova yapma mekanında koskocaman bir Fransa bayrağı bulunmakta. Bu bayrak ve dans bölümünden sonra gelen ikili konuşmalarla birlikte izleyici filme hemen milliyetçilik eleştirisi damgasını yapıştırıp öyle izlemeye ve olan biteni bu analizin arkasından takip etmeye başlıyor. Ama bu durum beni işkillendiriyor açıkçası. Seçme sahnesinden beri yoğunlukla karşımızda olan sonra da bayrakla somutlaşan milliyetçilik, bana öyle geliyorki Noé’nın asıl yapmak istediği şey değil. Hatta bunu analiz yapmakla uğraşacak bizlere bir kemik niyetine attığını bile söyleyebilirim. Öyle ki bu milliyetçiliğe odaklanmaktan arkasında daha geniş perspektifli analizi ve eleştiriyi göremiyoruz.

“Ölüm sıra dışı bir deneyimdir.”

Ben filme daha geniş bir açıdan bakmayı denediğimde şunu görüyorum: Aslında Gaspar Noé bize bir cemaat, tarikat, grup, topluluk özeti/analizi sunuyor. Her cemaat (bir önceki kelimelerin hepsi için bunu kullanacağım) bir tanrı ve onun dini etrafında oluşur. Tam bir aidiyet duygusu, olmuşluk duygusu içinde olan cemaatin müritleri tanrılarının oluşturduğu din ne gerektiriyorsa onu yapmakla mükelleftirler. Bu dans topluluğunda da benzer bir şey görülüyor. Daha ilk baştaki dansların yer yer garip ayinsel figürlere dönüşmesi aslında bu dansları cemaatin ayinleri gibi yorumlamamızı sağlıyor. Peki bu cemaatin tanrısı kim? Film süresince tanrı hiçbir zaman gözükmüyor. Çünkü tanrı/tanrısal olan her zaman uzaktadır ve bu sebeple de kutsaldır. Eğer tanrı yakınlarda bir yerde olsaydı onunla çatışmak çok daha kolay olacaktı. Bunu şu örnekle daha iyi anlayabiliriz: Belirli insanların yaptıkları işlere, onların yeteneklerine, güzelliklerine olan hayranlıklarımızla birlikte onları tanrılaştırırız; toplumda küçük tanrılar üretiriz. Ve bu tanrılar ne kadar yakınsa onlarla o kadar çabuk çatışmaya girebiliriz. Kibrimiz, hasetimiz, kıskançlığımız devreye girer. Ünlü gören birçok insanın sanki onu hiç takmıyormuş gibi yapması bundandır. Veya ünlülerin/küçük tanrıların toplum tarafından kolayca linç edilebilmeleri bizlere yakın olduklarındandır. Ama 1500 yıl önceki bir peygamberle bu kadar kolay çatışamayız. Burada da durum böyledir. Eğer bu cemaatin tanrısı yakınlarda bir yerlerde olsaydı bütün olan bitenden sorumlu tutulabilecekti veya çabucak onun dininden çıkılabilecekti. Bu yüzden onun uzakta ve kutsal bir konumda olması, olan bitenden etkilenmemesi gerekiyor. Ama metaforik olarak kamera -özellikle dans sahnelerinde- tanrı yerine konuyor adeta. Sadece dans sahnelerinin kameraya doğru oynanması bir şov pratiği olmasa gerek. Kamera tanrı yerine konulduğu ve dans da bir ayin olarak kurgulandığı zaman dansçıların performanslarını, dini gerekliliklerini yerine getirirken tanrılarına kendilerini göstermek ve beğendirmek olarak yorumlayabiliyoruz. Bu analiz özellikle ikinci dans sahnesinde daha da belirgin hale geliyor. Kamera tam tepede ve herkes onun altında. İnsanlar bu sefer tek tek ortaya çıkıyor ve bireysel ayin danslarıyla tanrıları ile ilişki kuruyorlar.

İlk dans provası bitiyor ve her şey çok güzel bir şekilde ilerliyor. Grupta daha üst kıdemli olduğunu anladığımız Selva (LSD meselesini ilk fark eden) herkesi tebrik ediyor ve sevdiğini söylüyor. Herkes birbirine nazik bir şekilde yaklaşıyor ve danslarını çok iyi bir şekilde yapmanın ve bitirmenin hazzı içerisinde yavaş yavaş partiye/kutlamaya geçiyorlar. Kokteylden (sangria) içilmeye başlandıktan sonra olaylar çığırından çıkmaya başlıyor. Nedeni ise kokteyle karıştırılmış LSD olarak belirleniyor. Ama bütün olup biteni LSD’nin kimyasal etkisine bağlarsak filmi analiz etmemizin bir yararı kalmaz. LSD burada simgesel bir aynılaştırma etmeni olarak duruyor. Şöyle ki, cemaatler-toplumlar-kültürel düzen, farklılıklar sayesinde ayakta durabiliyor ve yaşamına devam edebiliyorlar. Her birimiz bize verilen farklılıklar sayesinde kendimizi bir başkasından ayırıp kendi kimliğimizi, hakikatimizi kurabiliyoruz. Düzen, barış ve bereket kültürel farklılıklara dayanıyor. Düşmanlığı çığırından çıkaran, farklılıklar değil, farklılıkların yitirilmesi; bu yitim aynı aileye ya da topluma mensup kişileri boğaz boğaza getiriyor. (Girard, 2003) Üniversite diploması, bizi diğerlerinden farklılaştıran ana unsurlardan biri olarak gösterilebilir. Bir topluluk kurduk diyelim. Hepimiz aynı okuldan aynı bölümden aynı dereceyle mezun olduk ve aynı deneyimle iş yapmaya çalışıyoruz. Böyle bir grupta çok güzel çalışılabilir gibi bir yanılsamaya kapılmak insanı kibirsiz, arzusuz, şiddetsiz çizmekten başka bir şey değildir. Halbuki herkesin aynı olduğu bir grupta ortaya çıkacak kaos o grubun kaçınılmaz yıkımına sebep olacaktır. Tabi bu ancak koşulları abartılmış bir örnek olarak gösterilebilir. Günlük hayata daha uygun olarak şöyle bir örnek verilebilir: Farklı farklı kişilerden oluşan bir cemaat hayal edelim. Bu cemaat içinde bireyler, birbirlerini dolayısıyla cemaatin ortak eylemlerini taklit ederler. Cemaate yeni giren biri, başlarda kendi varlığını korusa da, cemaatin işleyişini ve cemaatte kendi varoluşunu devam ettirebilmek için diğerlerini taklit eder. Her üyenin varoluşunun bu şekilde devam ettiği cemaatte bireyler, gitgide aynılaşmaya başlar. Fakat kimse diğerleriyle aynılaştığını anlamaz; aksine kendisinin diğerlerinden son derece farklı olduğunu düşünür. Bu da diğer örnekteki gibi kaosu ve yıkımı beraberinde getirir. Filmde de bu cemaate aynı şey oluyor. Yazının başlarında da değindiğim gibi birbirinden çok farklı insanlar bir araya getiriliyor. Siyahlar, beyazlar, Fransızlar, Almanlar, heteroseksüeller, LGBTİ bireyleri vb. Bunları bir arada tutan ve birbirleriyle çatışmamasını, ortaya kaosun çıkmamasını sağlayan şey hepsinin birbirinden farklı olması, kendi kimliklerini kurmuş olmalarıdır. Ama LSD bu farklılıkları tek bir düzleme indirgeyen bir tür aynılaştırma işlevini üstleniyor. Aslında gündelik hayattaki taklitten doğan aynılaşma mekanizmasının sürecini, aylardan belki de yıllardan, dakikalara düşürüyor. Bu noktadan sonra da kaos başlıyor. Selva’nın kokteyle bir şeyler karıştırıldığını fark etmesiyle grubun ani bir şekilde şiddetle yüklenmesi ve aralarındaki tek farklı olanı, içki içmeyen Omar’i günah keçisi belirleyip onu dışarı atmaları yani ölüme göndermeleri bu kaotik şiddetin sadece başlangıcıdır. Herkesin aynılaştığı bir ortamda ortaya çıkacak şiddet sonsuza kadar devam edebilir. Yani eğer Omar olmasaydı grup kendi için çatışacak ve sürekli birbirlerine zarar verecekti. Ama gruptaki şiddet bir günah keçisine yüklenip dışarı atıldı ve grup rahatlayıp kendi işine geri döndü. Normal bir toplumda bu rahatlama evresi daha uzunken burada daha olağandışı bir durum yaşandığı ve bu rahatlama da hızla tüketildiği için ikinci günah keçisinin seçilmesi pek de uzak olmadı. Aralarında ikinci farklı insan ise Lou yani hamile olan ve bu yüzden kokteylden içmeyendi. Bu sefer günah keçisi o seçildi ve şiddet onun üzerinde topraklanmaya çalışıldı. Lou ise ilk önce onlara karşı koysa da daha sonra insanların karşısında kendi çocuğunu öldürdü ve kolunu kesti. Bu sahne ilk görüldüğünde Lou’nun eylemine bir anlam verilemeyebilir. Ama bu yine karşılıklı şiddeti savurmak için yapılmış bir eylemdir. Eğer Lou karşı tarafa zarar verseydi, karşı taraftan birine bıçağını saplasaydı bir intikam döngüsü içine girecek ve grup bir şiddet sarmalında yuvarlanacaktı. O anda -bunu belki de fark eden- Lou gruba bir kurban verdi, çocuğunu öldürdü ve bu olayla ilgili kendi üzerinde bir iz bıraktı, kurbanın kanını akıttı. İlk kabilelerden itibaren kurban edimi şiddeti savuşturmak için kullanılan bir yöntemdir. Şöyle ki karşılıklı şiddet –biraz önce de söylediğim gibi- bir intikam döngüsü başlatır. Ve şiddet karşılıklı sürmeye devam ettikçe intikam döngüsünün bitmesi imkansızdır ve yıllarca devam edebilir. Kan davaları buna bir örnektir. Bunu bitirebilmek için düşmana çok benzeyen ama düşmandan olmayan bir canlıyı ayinlerle birlikte kurban etmek gerekir. Böylece iki taraf arasında birikmiş olan şiddet, kurbana yüklenerek yukarıya, tanrıya gönderilir. Kurban kanıysa temizdir, temizleyicidir. Bu yüzden kurban kanını üste başa sürmek gibi gelenekler vardır. Lou da bunun aynısını yapıyor; düşmana çok benzeyen bebeğini, şiddetten kurtulmak için kurban ediyor ve kendi kanıyla -aslında bebeğinin kanıyla- temizleniyor. Dikkat ederseniz bunu yapar yapmaz grup bir anda dağılıyor, kendi işine geri dönüyor ve Lou ortadan kayboluyor. Çünkü aforozun etkili olabilmesi için Lou’nun gözden kaybolması, kendi kendisini unutturması gerekiyor. Son ana kadar da görmüyoruz onu. Filmin sonunda da, şiddetten kendini arındırabildiği ve kurban kanıyla temizlendiği için dışarı çıkabilecek gücü olan tek kişi o oluyor.

Film boyunca LSD ile birlikte farklılık ilkesini bütünüyle yıkan bir başka etmen ise ensest ilişkidir.  Anne-oğul, baba-kız ve kardeşler arasında bir ilişki yaşanması kültürel olarak konulmuş en katı farklılık ilkesini yıkar. LSD ile beraber gelen aynılaşmanın uç noktası  Gazelle ve Taylor arasındaki ensest ilişki girişimiyle birlikte gelir. Aslında Taylor’ın en başından beri Omar’den bu kadar nefret etmesinin altında da kendine bile itiraf edemediği gizil bir kıskançlık ve hayranlık vardır. Omar Gazelle ile rahat rahat sevişebilmektedir. Taylor’ın ise önünde kocaman bir kültürel düzen vardır ve o bunu yıkmaya cesaret edemez. LSD ile birlikte bu kültürel düzen yıkıma gittiği için o da kardeşine karşı bu girişimi rahatlıkla yapabilir.

Gelgelelim filmin başka bir kilit noktasını oluşturan Selva’ya. Selva ilk dans sahnesinden sonra anladığımız üzere bu cemaatin kıdemli üyelerinden. Yani diğerlerine göre cemaat aidiyeti, olmuşluk hissiyatı daha kuvvetli. Daha sonra Psyche’ın salonun ortasına işemesiyle birlikte ortama ve duruma yabancılaşıp bir şeyler döndüğünü anlıyor. Bu dakikadan sonra olaylara karşı mantığını ve vicdanını kullanabilen tek insanın –yani LSD almış tek insanın- Selva olduğunu görüyoruz. Peki neden? Cemaatlere çok güçlü bir şekilde bağlı olan insanlar kendi vicdanlarını ve mantıklarını unuturlar. Cemaatin kolektif vicdanı ve rasyonalitesiyle, ezberlenmiş cümleleriyle hareket ederler. Bu sebeple insancıl ilişkiler gözlemlenmesi zordur. Ama bir yandan da cemaatlerde aidiyet ve olmuşluk hissinin kırılması, cemaate yabancılaşıp onun dışında kalmak sanıldığının aksine çok daha kolaydır. Çok yoğun bir aidiyet duygusuyla hareket edildiği için şok edici bir yabancılaşma bireyi oradan kolayca uzaklaştırabilir. Ve bir anlık uzaklaşmayla birlikte kafada başlayan sorgulamalar ve çatışmalar bireyin o cemaate tekrar girmesini oldukça zorlaştırır. Selva’da da bunu görüyoruz. Psyche’ın ortaya işemesiyle beraber bir anlık yabancılaşmayla Selva’nın aidiyet ve olmuşluk duygusu zarar görüyor. Bu andan sonra Selva’yı oradan oraya çırpınırken, sürünürken görüyoruz. Aslında bu aidiyet-olmuşluk halinden aidiyetsizlik-olmamışlık haline geçişin bedensel ifadesidir. Selva’nın kafasında bu cemaatle ilgili her şey bir bir yıkılmaya başlıyor. Aidiyetsizlik hali, cemaatten kopuşun sebep olduğu iç çatışmalar, kopuşun çektirdiği acılar simgesel olarak Selva’nın vücudunda vuku buluyor. Bir “to be” halinden “not to be” haline geçiş olarak özetlenebilir bu durum. Bu çırpınma sahnesinin en güzel bölümü Selva’nın elini çoraplarından içeri sokup kendine dokunmasıydı herhalde. Tekrardan kendini tanımaya başlıyor, cemaatte unuttuğu benliğini buluyordu sanki. Bu çırpınmaya bir diğer açıdan bakacak olursak, Selva içindeki şiddet ve cinsellik arzusuna mantığıyla karşı koymaya çalışıyor. David’in suratına bağırarak bunu bir kez başarıyor. Çünkü onunla daha önce de sevişmiş yani onu elde etmişti. Ama Ivana’ya karşı yenik düşüyor. Hiç ilişkiye girmediği birine olan arzusu diğerinden daha kuvvetli olduğu için ona karşı çıkamıyor.

Filmin en sonunda ise kokteyle LSD karıştıranın Psyche yani bir Alman olduğunu öğreniyoruz. Film boyunca olan biten her şeye bir Alman’ın sebep olması  daha doğrusu Gaspar Noé’nın böyle bir tercih yapmış olması çok enteresan. Ama zannediyorum ki şöyle bir etki yapmayı hedefliyor: Biz izleyince böyle olmuyor tabi ama film Fransız seyirciye izletildiğinde ve sonunda her şeyin sorumlusu bir Alman çıktığında bu durum, birçok Fransız insanda az da olsa milliyetçilik duygusu uyandıracaktır. Gaspar Noé bu duyguyu uyandırmayı hedeflemiş ve insanların kendilerinde istemsiz olarak uyanan bu duyguya yabancılaşmasını istemiş olabilir. Aksi takdirde olan bitenin bir “dış mihrak”, başka bir cemaatin üyesi tarafından yapılmış olması tesadüfi bir öge değildir diye düşünüyorum.

Bu film, modern toplumdaki eğlence ve haz kültürü ve bunun yıkımı şeklinde de okunabilirdi. Tabii ki bu analiz de yapılabiliyor ama filmin tamamına sirayet edemiyor ve bazı yerler açıkta kalıyor. Halbuki film yazı boyunca da anlatmaya çalıştığım gibi her birimizin içinde bulunduğu cemaatleri anlatıyor. LSD burada gündelik hayattaki taklit mekanizmasını hızlandırmaya yarayan metaforik bir öge. Aslında burada yaşanan arzu-şiddet-günah keçisi-kurban ilişkilerini gündelik hayattaki cemaatlerimizde de daha “normal” boyutlarda yaşıyoruz. Hatta filmin başında yazan gerçek bir olaydan alınma meselesinin de bununla ilintili olduğunu düşünüyorum (Biraz baktım ama olayın aslını bulamadım). Aynen öyle, olaylar tamamen gerçek hayattan alınmıştır, hepimizin gündelik cemaatlerinden. Bu cemaat tanımını istediğimiz kadar büyütüp küçültebiliriz; bir dans topluluğu, çalıştığımız şirket, dernekler veya Fransa. Bence izleyici de bunun hissiyat olarak farkında ama bunu kendinden uzaklaştırıyor; bünyesi kabul etmiyor. Bu yüzden analizler katı bir şekilde haz kültürü ve milliyetçilik üzerinden ilerliyor. Ve yine bu yüzden insanlar bu filmdeki yaşananları belki de normalleştirmek ve üzerlerinden atmak için bu filmin temasıyla partiler yapıyorlar, filmi ürünleştirip tekrar satıyorlar. Film -veya biz buna cemaatlerin bilinçaltısal farkındalığı diyelim- üzerimizdeki bir kirmiş gibi temizlenmeye çalışılıyor. Halbuki bu tip partilerle işin hazzına odaklanmak yerine kendi cemaatlerimizi düşünsek, Selva gibi acı çekeceğimizi bile bile aidiyetimizden bir adım geri çekilsek, olaylara mantığımızla ve vicdanımızla bakmaya çalışsak… Filmi ve mide bulantılarımızı üzerimizden atmaya çalışmak yerine bunları inceleyip kendimiz için, kendi cemaatlerimiz için bir şeyler bulmaya çalışsak… Fena olmaz sanki. Biraz vicdan, biraz mantık, çokça insan.

“Doğum eşsiz bir fırsattır.”

Kaynakça

René Girard, “Şiddet ve Kutsal”, İstanbul: Kanat Kitap, çev. Necmiye Alpay, 2003

Celal Mordeniz, “René Girard Aktarımı”, Tiyatro Medresesi, 2018

Diğer yazıları Bülent Gültekin

Dogman Üzerine – Bir Hiçlik Portresi

Climax’le başladığım film analizi serüvenim küçük bir aradan sonra Matteo Garrone’nin Dogman filmiyle...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir