Green Book (2018) – Kendine Bir Uğra

30 Kasım’da vizyona giren Peter Farrelly’in yönettiği Green Book, bir biyografi, dram ve komedi filmidir. 1960’lı yıllarda ABD’de yaşayan siyahi, ünlü piyanist dr. Donald Shirley ile İtalyan kökenli Tony Vallelonga’nın arasında geçen gerçek bir dostluk hikayesini anlatır.

Donald Shirley, bir konser turnesine çıkmayı planlamaktadır. Yanına yaren olacak biri için şoförlük pozisyonunda bir kadro açar. Şans odur ki, Tony Lip’in de çalıştığı gece kulübü, tadilat dolayısıyla kısa bir ara verir. Tony bu süreçte işsiz kalır. Bir telefonla, şoförlük için doktorun makamına mülakata çağrılır. Görüşme esnasında Tony, bazı hayal kırıklıklarına uğrar: Shirley’in bir tıp doktoru olmadığını, müzik ve psikoloji alanında ihtisas yaptığı için bu unvana sahip olduğunu anlar ve bir siyahi ile çalışmasının zor olacağını hatta rotanın da daha güneyde olmasının vereceği sıkıntıları düşünür. Bu yüzden işi kendisi reddeder. 

Shirley ise Tony’deki samimiyeti, dürüstlüğü, cesareti görür ve bu işin ona biçilmiş bir kaftan olduğunu düşünerek ısrar eder. Her ikisi için de bir mücadele başlar. Tony, evine gelen siyahi ustaların kullandıkları bardakları bile çöpe atacak kadar Afrika kökenlilere önyargılıyken, şimdi siyahi bir patronun emri altında nasıl çalışabileceğini düşünür. Shirley de toplumdaki tüm bu önyargıyı kırma düşüncesiyle, kabul görmemek pahasına, ırkçılıkta katı olan ABD’nin daha güneyine gitmeyi göze alır.

Tony’nin kaba davranışlarına karşılık, Shirley’in beyefendi ve kibar tavırları sürekli dikkat çeken bir diyaloğu beraberinde getirir. Bir insanı tanımanın en iyi şekli onunla yolculuk yapmaktır. Her ikisi de önce yola çıkıp, sonra birbirlerine yoldaş olmuştur. Sürekli birbirlerinin davranışlarını, hal ve hareketlerini eleştirerek düzeltmeye çalışmışlar ve bir anlamda karşılıklı usul dersleri vermişlerdir. Filmin afişinde kullanılan turkuaz renginin de bir anlamı vardır elbette; turkuaz açık sözlü, gururlu, yardımsever kişilerin rengi olup değişimi ve dönüşümü temsil eder. Yine bu renk, geçmişteki yaşantılardan ders çıkaran, geleceğini o yönde şekillendiren, esnek bir bakış açısına sahip olan kişiler tarafından benimsenir. 

Yol boyunca onlara eşlik eden bir de kılavuz vardır. Şoför Tony, güvenli bir yolculuk yapmak adına siyahiler için çizilmiş rotaya başvurur. Birçok beklenmedik olayla karşılaşırlar ve her mücadelede birbirlerini daha iyi tanırlar. Her defasında Tony’nin şaşkınlığı artar; Shirley’nin muazzam kıvamda çaldığı piyanosu onu da mest eder. Sonra Shirley’in eşcinsel olduğunu öğrenir. Sürekli onun yalnızlığını sorgular. Filmde dikkat çeken mevzulardan biri de Tony gibi düzensiz yaşayan bir insanın eşine ve çocuklarına sadık olup düzenli bir yuvasının olması imrenilecek bir durumdur.

Shirley ile çalışmak da herkesin harcı değildir aslında. Oldukça zor adamdır. Sahneye sadece en iyi ve en dayanıklı piyano olan Steinway ile çıkar, her işi planlı, programlı ve kurallıdır. Her şeyinin tam ve mükemmel olmasını ister. Belli bir düzeni vardır ve onu bozamaz. Büyük bir titizlikle ve sorumluluk bilinciyle çalışır. Duyguların ikinci planda olduğu mantık odaklı yaşar. Bu tür özellikler bir bakıma “obsesif kompulsif kişilik bozukluğu”na giden kapıyı da aralamaktadır. OKKB’lere göre en iyi düşünce onlarındır. “Daha” onlar için kilit bir kelimedir. Filmde de Tony’nin “beni neden sıkıştırıyorsun?” sorusuna karşılık Shirley’in “çünkü daha iyisini yapabilirsin” diye karşılık vermesi de buna basit bir örnektir. Yine bu kişiliğe sahip olan insanlar öyle ayrıntılarla, kurallarla uğraşırlar ki, asıl amacı unuttururlar. Mesela Shirley de kendini sanata ve müziğe adamış, siyahi kimliğinden ötürü oluşan geçmişteki önyargıyı unutturmaya çalışarak, sadece insan olarak değer görmek istemiş kendini ispat etmeye çalışmıştır. Onun için sahne, herhangi bir rengin kabul görmediği, nötr tonda kendini gerçekleştirme gölgesidir. 

Bu bulgulara diğer bir örnek de Shirley, elleri pislenir, battaniyesine yağ damlar diye kızarmış tavuğu bir sofra düzeni olmadan yiyemeyeceğini söyler. Yine bu konuda da imdadına Tony yetişir ve ona babasının bir sözünden alıntı yapar: “Yemek yiyorsan son yemeğinmiş gibi ye!” Tony’nin sayesinde Shirley, maruz bırakma tekniğiyle yavaş yavaş obsesif-kompulsif davranışlarından taviz vermeye başlar. Psikolojik bir rahatsızlıktan bahsetmek istiyorsak eğer, Malcom X’in de dediği gibi ideolojik bir düşünce olmayan ırkçılığa bakmak gerekir.

Shirley, en lüks mekanlarda verdiği konserlerde tüm maharetini kusursuzca sergiler. Shirley’i ve atalarını sürekli hor gören, onları dışlayan ABD’nin güney eyaletlerinden oluşan dinleyici kitlesi, sadece sanat için kısa bir süreliğine dahi olsa siyahi bir sanatçıya katlanabilmektedirler. Müziğin evrensel ruhu, icrasından dolayı onları, ayakta alkışlatacak kadar kuşatır ve sarar. Ama her şey sahnede kalır; başta ne yazık ki insanlık.. Dışlanma dışarıda yine devam eder. Bu konu hakkında Alexis de Tocqueville’nin söylemiş olduğu şu söz oldukça manidardır: “Siyahi bir insanı özgürleştirebilirsiniz; fakat Amerikalıların gözünde o insanın bir yabancı olarak kalmasını engelleyemezsiniz.”

Özgürlüklerini, benliklerini giderken Afrika sahillerinde bırakan, Amerika’ya köle ticaretiyle gelen siyahi kesim, kendilerine ait din, kültür ve sosyal yaşam stillerinden feragat etmiş ve başkalaşmışlardır. Zamanla köklerinden koparılmış ve özlerine yabancılaşarak kimliklerini kaybetmişlerdir. Filmden hareketle şu gerçekle karşılaşıyoruz; Tony, Donald Shirley’i kendi ırkına, milletine ait olan sanatçıları ve kendi halkını neden tanımadığını sorunca Shirley, “beni çok dar açıdan değerlendiriyorsun” diye cevap verir. Araba arıza yapınca tarlada çalışan siyahilerle uzun uzun bakışan Shirley, kendisini ne olduğu ile ne olmak istediği arasında bir yere konumlandıramaz. “Yeterince siyahi ve yeterince beyaz değilsem; o zaman söylesene neyim ben Tony?” diyerek, kimliğinin momentini bulamaz bir hale sürüklenir Shirley. Kendisine, kendi ırkına ve bulunduğu topluma karşı yaşadığı yabancılaşmanın sebebi de budur. Yer aldığı sosyal çevrede kabul görüp, var olmaya çalışmayı da bir şeref meselesi haline getirmiş, geçmişin intikamını sanatın kibarlığına sığınarak almayı hedeflemiştir. Bunu da yine Tony’e söylediği şu cümleyle temellendirebiliriz: “Şiddetle kazanamazsın. Sadece haysiyetini korursan başarabilirsin.”

Irkçılığın beraberinde getirdiği bazı kavramlar vardır: Hoşgörü, tahammül ve tolerans. Hoşgörüde bir önyargı yoktur. Zıtlıklarla birlikte her şey mevcuttur, her şey kabuldür. Tek bir doğrudan bahsedilmez. Voltaire, hoşgörüyü insanlığın bir parçası, doğanın da ilk yasası olarak görmüş, herkeste var olan hata ve eksiklikleri karşılıklı olarak bağışlanması gerektiği düşüncesine inanmıştır. Buna sebep, hoşgörü, içerisinde saygı ve anlayıştan oluşan bir hoşluk bulundurur. Seneca’ya göre de hoşgörü zihnin, öç alma yetkisi üzerindeki öz denetimi olup incelik gösteren bir davranıştır. Hoşgörü, kusura bakmamaktır, aslında. Davranışlarda mizanı kurmak ve ilişkilerde itidali sağlamaktır. Farklılıklar arasında kurulan orta noktadır. Tahammülle ayrıldığı yol da burasıdır. Hoşgörüde farklı olan şeye zorla katlanmak gibi bir görüş yoktur. Bu, zaten tahammülü ayrı kılan, ona özgü bir özelliktir.

Toleransta hoşgörüden ayrı olarak tahammül yönünün daha baskın olduğunu görmemiz mümkündür. Çünkü toleransta özür payı biraz fazladır. Mesela, toplumda çoğunluğu kapsayan kesimin, huzur içinde birlik ve beraberliği kurma maksadıyla azınlık olan gruplara takındıkları tavır, tutum ve davranış kaçınılmaz olarak toleranstır. İşte burada bir amaç uğruna yapılan zorlu dayanma vardır. Hoşgörüde gönüllü olarak kabul edilen bu farklılıklar, toleransta katlanmaya dönüşür. Haliyle bu, tahammül ile olan ilişkisini doğrular. Hoşgörüdeki duygusal yaklaşım toleransta kendisini akla yakın bırakır. Yine, tolerans hoş görülmeyen bir davranışın değiştirilmesi yönündeki girişime karşı koyulan güçtür. Tolerans etmek, hatayı telafi etmektir. Tahammül gibi o şeyi kanıksayıp, ona körü körüne bağlanmak değildir.

Amerika, içerisinde bulundurduğu bu farklı dinamizmi hoşgörecekken, sadece bir anlığına tolere edebiliyor. Bunu da tahrik ederek, kişinin benliğini zedeleyerek yapıyor. İnsan salt insan boyutunda ele alınıp bulunabilen bir varlıktır. İnsan bir şeye indirgenmez, eğer indirgenirse o zaman bilince gerçek rolü verilmemiş olur. 

Filmin sonunda Shirley’in üst üste yaşadığı haksız muameleler sonucunda seyirci de artık ne zaman infilak edecek, ne zaman yutkunmayı bırakacak diye sorguluyor. Shirley ilk kez kendisini kabul edip, saygı duyuyor. Ve en son kendine varmak için öze giden yolda, rotayı yeniden oluşturmayı başarıyor. Kendi halkından oluşan bir toplulukla hem yemek yiyor hem onlarla eğleniyor hem de onlara ücretsiz bir resital sunuyor; nihayetinde kendisini buluyor. 

İnsanın Anlam Arayışı’nda Victor Frankl, anlama ulaşmanın üç yolu olduğundan bahseder. Bunlardan biri “bir eser ya da iş yapma”, biri “acıda anlam bulma ya da acıya karşı tavır geliştirme” ve en önemlisi de “insanlarla etkileşim ya da bir şey yapma”. Yani, birini çok sevince, onu en iyi çok seven kişi tanır ve anlar. Ona kendini tanıttırır, potansiyelini fark ettirir, o potansiyelini fark ettiği için kendisini gerçekleştirir ve anlamını bulur. En başta seven kişi de bir insanın kendini gerçekleştirmesine vesile olduğu için kendisini gerçekleştirir ve anlamını bulur. Filmin son sahnesiyle hem Shirley’in hem de Tony’in farkında olmadan birbirlerini nasıl etkilediğini ve özlerine döndüğünü görmüş olduk. İkisi de birbirinde anlam buldu.

Diğer yazıları Betül Uludoğan

Sevmek Zamanı (1965): Aşkın Tasviri

‘‘Sevmek acı çekmektir, sevmemek ise ölmek. Sevmek zevktir; fakat yalnız sevilmenin hiçbir...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir