Vuslat Saraçoğlu İle Borç Filmi, İyilik Kavramı ve Sinemada Kadın Üzerine Bir Söyleşi

37. İstanbul Film Festivali ‘nde en iyi filmle Altın Lale ödülü kazanan “Borç” üzerine Senarist – Yönetmen Vuslat Saraçoğlu ile bir söyleşi gerçekleştirdim. Gelin, iyilik kavramı üzerine seyircileri düşüncelere sevkeden bir film olma özelliği taşıyan Borç’u ve yaratıcısı Vuslat Saraçoğlu’nu daha yakından tanıyalım. 

Merhaba Vuslat, öncelikle Sinematopya’nın röportaj talebini kabul ettiğin için teşekkür etmek istiyorum. Röportaja başlayacak olursak; öncelikle Vuslat Saraçoğlu kimdir? Daha önce neler yapmıştır, hangi projelerde yer almıştır? sorusuyla açılışı yapalım.

İzmir Bornova Anadolu Lisesi’nin ardından İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Sosyoloji ve Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldum. Sonra Bo-ğaziçi Üniversitesi’nin Modern Türkiye Tarihi Bölümü’nde yüksek lisansa başladım ve tez aşamasında sinemaya merak sardım. 2010’da Kakafoni’yi (Kısa Film), 2013’te “Müslüm Baba’nın Evlatları belgeselini çektim. Sonra 2014 yapımı “Neden Tarkovski Olamıyorum” filminde oyuncu ve yapım koordinatörü olarak çalıştım. Ardından “Borç” geldi. Daha sonrasını da biliyorsunuz zaten. (Gülüşmeler) 

Borç’un senaryo fikri nasıl gelişti?

İyilik ve kötülük kavramları üzerine düşünüyordum. Kötülük konusu çok farklı taraflarıyla irdelenirken, iyilik çoğunlukla tek boyutlu şekilde ele alınan bir başlıkmış gibi geliyordu bana. Mesela kötü bir karakter yaratılırken altı hep daha çok doldurulmaya çalışılıyor, neden “kötü” olduğuna dair pek çok sebep aranıyor ama iyi karakterler ezelden beri varmış ve sonsuza kadar da olacaklarmışçasına verili kabul ediliyorlar. “Bu kişi neden kötü?” kadar “bu kişi neden iyi?” sorusu da önemliydi benim için. Sonra şu soruları da sordum kendime: “İyiliklerimiz görünür olmasa onları yine de yapmaya devam eder miyiz?”, “İyilik yaptığımız kişi bize teşekkür etmese ne hissederiz?” , “İyilik yapmak içimizden mi geliyor, yoksa bize öyle öğretildiği için mi iyi olmaya çalışıyoruz?” “Yoğun bir emekle oluşturulmamış bir şeyi birine sunmak gerçekten iyilik midir?” Bunları zihnimde döndürürken ortaya Tufan karakteri çıktı. Tufan, hayatımın hemen her aşamasında denk geldiğim bir figürdü; kimseye rahatsızlık vermeyen, herkese yardım etmeye çalışan, herkesin “ne kadar iyi” deyip geçeceği türden biri. Tufan gibi birisi normal davranışlarının, standart, ezberlenmiş tepkiselliklerinin işlemediği ara bir alanda ne yapar, diye sormak istedim. Sordukça konu daha da derinleşti; Tufan’ın ayrıntılarına girmek, haritasını çıkarmaya çalışmak daha da önemli hale geldi. Onun her bir refleksinin, davranışının, bocalamasının ardında pek çok toplumsal kodu okumanın mümkün olduğunu farkettim. Tufan’a olan yaklaşımımda beni koşulsuz sahiplenme ve yargılamalardan alıkoyan bir şeyler vardı. Yazım süreci, öncesi ve sonrasında Tufan’a karşı hep çok karmaşık duygular içinde oldum. Bir taraftan içimi ısıtıyor, bir taraftan kaçma isteği uyandırıyordu. Bir taraftan benden biri, bir taraftan benimle alakası yok gibi duruyordu. Bir yanım şefkat duyuyor, bir yanım “normal”liğini ürkütücü buluyordu. Bu karmaşık hislerin filmimizi olumlu bir yere taşıyacağını düşündüm. Diğer karakterlerde de aynı şeyi gözetmeye çalıştım. Keskin bir tavırla, nihai bir analizle yaklaşamayacağım kadar tanıdık karakterlerdi; benden ve sevdiğim pek çok kişiden izler taşıyorlardı. Öyle kişiler yaratmak istedim ki “Bizim Hacı Abi”ye ne kadar benziyor!” ya da “Vay be, aynı bizim Şükran Abla!” densin ve biz bu karakterlerin verili kabul ettiğimiz, normalde üzerinde hiç durmadığımız halleri üzerine biraz daha detaylı düşünme fırsatı bulalım.

Çekimler nerede gerçekleşti? Filmi çekme aşamasında seni en çok neler zorladı?

Eskişehir’de gerçekleşti. Eskişehir halkı, Eskişehir’de filmimize destek olan sponsorlar, belediyeler, oyuncularımızın tümü, görüntü yönetmenimiz ve ekibimizdeki pek çok kişi açısından çok şanslıydım. Şanssız olduğum kimi konular yüzünden bazı zorluklar yaşadım. Onlar artık çok geride kaldı. Ne olayları, ne de olayların aktörlerini doğru düzgün hatırlamıyorum. Şu an bambaşka bir ruh halindeyim, o yüzden hiç sözünü edesim bile gelmiyor. Zaten artık o tarz zorlukların yanıma yaklaşamayacağını biliyorum.

Filmini izlerken belirgin bir şekilde hiç kasılmadığına tanık olduğum hikaye anlatma sanatın üzerinden konuşmak istiyorum. Film üzerine yazdığım yazıda da belirtmiştim: Türkiye sinemasında çok ciddi bir hikaye anlatım sıkıntısı var. Çoğu film ilk çeyreğinden itibaren akmakta güçlük çekiyor. Bu ritmi tutturmak zor. Borç filminde bu ritmi başarılı kotardığını gözlemledim ve bu sebeple izlerken hiç sıkılmadım. Soruma gelecek olursam: ülke sinemasındaki bu sıkıntının (hikaye aktarım) farkında mıydın? Bu eksiği yakalayıp hikaye aktarım ritmine daha mı özenli çalıştın? Yoksa kafandaki sinema işleyişi tam olarak bu muydu?

Yok, herhangi bir referans üzerinden gitmedim. Ya da bir sıkıntı gözlemledim de ben böyle bir yanlışa düşmeyeyim gibi bir şey gelmedi aklıma. İyilik konusu üzerine düşünmeye başladığımda bu uğraşın bir filme dönüşeceğini de bilmiyordum zaten. Yaptığım okumalar, izlemeler ve gözlemler zamanla bir senaryoya dönüştü. Özellikle akıcı bir film yapmaya çalışmadım. Ben neysem o oldu. Biliyorsun film aslında yoğun bir olay örgüsü taşımıyor, sıkılmadıysan bunun sebebi filmdeki detayların ve derinlerde yürüyen kimi tartışmaların seni tutmuş olmasındandır. Bir arkadaşım filmle ilgili “İstanbul ile eşdeğer bir ritmde yaşayan, çoğu şey üzerine düşünmeye vakti olmayanlara anlamsız gelebilir filmin” demişti. Zaman yönetimi konusunda farklı yönelimleri olan izleyicileri kaybetmeyi baştan göze almıştım. Kasmama konusuna gelince, ben hayatımın neredeyse tümünü gevşemek üzerine kurmaya çalışıyorum. (Çünkü normalde yeterince gevşek bir insan değilim). Bir gün sinemanın bana verdiği esriklik oranı azalır da kasılmaya, mutsuz olmaya başlarsam sinema yapmaya devam etmem. Aynı zamanda herhangi bir başarı üzerime bir kasıntılık boca ederse oradan da koşa koşa kaçmak isterim büyük ihtimalle. Hayatta hiçbir şey için kasılmaya ve kasıntı bir insan olmaya değmez diye düşünüyorum.

Kafka “iyilik bir yanıyla rahatsız edicidir” der. Filmini okuduğumda bu söze uyum sağlayan bir halihazırlık gördüm. Bu görüşüme katılıyor musun?

Filmin cümlesinin direkt bu olduğundan şüphe edebilirim ama filmin bu sözü hatırlattığı düşüncesine ya da senin ifade ettiğin gibi bu söze uyum sağlayan bir halihazırlık içinde olduğu görüşüne katılırım. Kimi iyilikler, bazen içinde alakasız unsurlar taşıyabiliyor. Zaman zaman aşağılık kompleksi, zaman zaman ise kibir barındırabiliyorlar. Hatta bazen şiddet barındırdıkları bile oluyor. Yaptığı iyiliklerle dayak atan çok insan gördüm şu ana kadar. Tufan bu kategorizasyona uyar mı bilmem ama Tufan üzerinden diğer iyilik çeşitleri üzerine de düşünüyor olmak güzel.

Senaryo fikir aşamasındayken onu geliştirmek için referans aldığın yazarlar, sanatçılar var mıydı? Varsa kimlerdi? 

Terry Eagleton’ın “Kötülük Üzerine Bir Deneme” isimli kitabının ve Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” üzerine söylediklerinin, meseleyi zihnimde döndürürken kıvam verici bir rol oynadıklarını düşünüyorum. Filmden sonra bir vesileyle Kieslovski’nin “Kırmızı”sının, Tolstoy’un “Anna Karenina”sında Kiti ile babası arasında geçen bir konuşmanın da beni etkilemiş olabileceğini farkettim.

Sinemada kadın denildiğinde aklına ilk ne geliyor? Ya da biraz daha açarsam sinemada kadın yönetmenin önemi nedir?

Ülkemizdeki ve dünyadaki güzel güzel kadın yönetmenler geliyor. Hayatın içinde ne kadar önemlilerse sinemada da o kadar önemliler.

Peki Borç’un bir kadın yönetmenden çıktığını ispat eden detaylara girişmek istedin mi? Giriştin mi? Yoksa kadın kimliğinden çok direkt hikayeyi anlatıcı bir yönetmen kimliğine mi soyunmak istedin? Bunu merak ediyorum.

Filmi yazarken de yaparken de hiç kimseye hiçbir şey ispat etmeye çalışmadım. Bu tuzağa düşme eğiliminde olduğumu hissettiğim anlarda da inatlaştım o durumla, böyle bir boyunduruğu kabul etmeyeceğimi biliyordum. Yazım aşaması da yapım aşaması da çok zevkli. Daha önce de dedim ya: bu bir esriklik hali. Ne mutlu ki insan sarhoşken daha içten oluyor, kimseye bir şeyler ispatlamaya çalışmıyor.

Sence Türkiye’de kadın sinemacı olmanın zorlukları nelerdir? Bu doğrultuda paylaşmak istediğin sitemler, öneriler varsa duymak isterim.

Sadece şu kadarını söyleyeyim, içi boş ve ezberlenmiş özgüven dediğimiz şey erkeklerde çok daha rahat ve kolay üreyebiliyor. Bu üremeye isteyerek izin verenler de var, hiç geçit vermeyenler de… Sektörde de kimi insanların gözünün bu altı dolu olmayan özgüveni, muktedir pozlarını aradığını düşünüyorum. Sizde bulamadıklarında şaşırıp ezberleri bozulabiliyor. Bir süre sonra da bunu suistimal etmeye çalışabiliyorlar.

Peki filmin amacına ulaştığını düşünüyor musun? Şöyle bir geriye baktığında, gelinen süreçleri değerlendirdiğinde içine siniyor mu filmin tüm çekim aşaması?

Yıldız Tilbe’nin “Olduğu Kadar Güzeldik” diye bir lafı var. (Bu laf aynı zamanda çok sevdiğim bir yazar Mahir Ünsal Eriş’in kitaplarından birine de başlık olmuştu.) Genelde hayata böyle bakmaya çalışıyorum. Olmuşlar kadar olmamışlıkların da insana çok şey kattığına inanıyorum. Bu çerçeveden düşündüğümüzde filmin başladığı andan bu zamana kadar tüm sürecinden çok memnunum. Hiçbir şeye öykünmeden, kendimi sansürlemeden, birilerini taklit etmeden canım ne istediyse, canımın istediği şekilde anlattım. Bu bana zaten yeterince huzur veriyor. Elbette benim de “şunlar farklı olsa daha iyi olurdu” dediğim şeyler var ama demek ki benim yolculuğum da böyleymiş diye düşünüyorum. Sonuç olarak mutluyum. Ben bu işlerle daha çok mutlu olmak için uğraşıyorum. Şu an mutlu olduğuma göre amacıma ulaşmışım demektir.

Sence insan doğuştan mı iyidir yoksa sonradan mı iyi olmaz? Ya da insan “iyi” olmak zorunda mıdır?

Elbette sonradan iyi olabilir insan. İnsanı büyük oranda toplumsal koşulların belirlediği yönündeki düşünceden henüz sapmış değilim.
Diğer soruna gelecek olursam, “iyi” olmak zorunda değiliz ama iyiliği aramaya çalışmamız gerekiyormuş gibi geliyor bana.

Son soruma gelecek olursam: sinema senin için salt bir tutku mudur yoksa bir meslek midir nihayetinde? 

Tutku. Fakat doğrusu benim için müzik ve edebiyattan daha büyük bir tutku değil. Ayrıca kimi tutkular gibi bir süre sonra bedel ödetmeye ve can sıkıcı olmaya başlarsa “Yemişim böyle tutkunun ızdırabını” deyip bırakabilirim. Ama bizzat kendime böyle bir kaçış özgürlüğü sunduğum için de sinemanın ömür boyu benimle kalacağını hissediyorum.

Diğer yazıları Güney Birtek

İthaki Sinema Dizisinin Üçüncü Kitabı “Kültürel Çalışmalar ve Sinema” Çıktı

İthaki Sinema dizisinin üçüncü kitabı Kültürel Çalışmalar ve Sinema raflardaki yerini aldı....
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir