Water Easy Reach (Güneşli Bir Gün): Zamanın Küllerinden Doğmak

İskandinav Sineması’nın (Norveç) dünyaya açılan penceresinde yalnızlık temalarına hicivleriyle yön veren Bent Hamer sinemasını yakından takip edenler bilir ki, yönetmen, yalnızlıkla dolu yaşamları tatlı bir melankoliyle sunarken özellikle yaşlıları hikayelerinde ön plana çıkarmayı sever. Water Easy Reach, yönetmenin çiğ zamanlarına tekabül eden ikinci film olma özelliğini taşıyor. Film, teknik sıkıntıları haricinde hikayesindeki samimi dili, dokuyu, anlatmaya çalıştığı derdi iyi yakalayan, yer yer hiciv dolu eklemeleriyle yönetmenin tarzını açığa çıkartan bir özellik taşıyor.   

Water Easy Reach, Norveçli genç bir denizcinin (Almar) İspanya’nın bir kasabasında yaşadığı, bir nevi kendisini zorunlu hissettiği turistik macerasını konu ediniyor. Baş karakterimiz denizci Almar’ın gün sonunda çalıştığı gemiyle eve dönmesi gerekirken eski ve oldukça değerli saatinin bozulması üzerine saatini o kasabadaki bir saatçiye verecek ve saatin tamir edilmesini beklerken günlerini bu denize sıfır kasabada geçirecektir. Karakterin yeni tanıştığı insanlarla birlikte yönetmen gözüyle birlikte o kasabanın tarihine kültürüne tanıklık edip, bir keşif sinemasının güneşli günlerinde bulacağız kendimizi. Genç denizci Almar’ın hikayesi, sıcak bir melankoli denizinde saf ve güneşli bir sinemaya erişecek ve seyirci olup biten her şeyi onun saf ve masum gözlerinden izleyecek…

Filmde “yarın yeni bir gün” felsefesi hikayenin mihenk taşını oluştururken İskandinav kültürü ile İspanyol kültürünün çatışması yönetmenin hiciv dolu önermelerinde görüyoruz. Sade bir şekilde ilerleyen film İskandinav Sineması’nın tüm özelliklerini barındırırken yönetmen Bent Hamer’in gözünden tatlı melankolik dokular çarpıcı hale getiriliyor. Arkadaşlığı, sevgiyi, insanlığı ön plana çıkarmayı amaçlayan yönetmen için zaman, yavaşlayabilen hatta durabilen bir kavram olarak ileri sürülüyor. İşte burada Bent Hamer’in destekleyici zamansal kavramı öne çıkıyor. İnsan kaderini kendisi çizer düşüncesiyle hareket ettiğini gözlemlediğimiz yönetmen gözü, zaman ile yaşam arasındaki bağları bu sade kasaba hikayesinde sunuyor. Film ilerledikçe zamanı yaratan insan ellerinden, emeğinden, savrulan külleri bir araya getirebilen ve onu sevgiyle-dostlukla bütünleştiren bir hikayenin seyirliğinde buluyoruz kendimizi. 

Bir Kuzey Avrupalı’nın güneyde İspanya’ya bağlı bir kasabada iletişimi sıcak olan insanlarla zamanla nasıl kaynaştığını gözlemliyoruz. Bent Hamer bizleri o sahil kasabasının kültürü üzerinden turistik bir maceraya sürüklüyor. Kasabanın önemli meziyetlerini, tarihini, kültürünü, dokusunu bizlere oyuncuları üzerinden aktarıyor…

Filmin imgesel havasında mistik gidişatın da zaman zaman su yüzüne çıktığı gözlemliyoruz. İnsan hayal edebilen, istediği şeylerin olmasını arzulayan bir varlıktır. En mutlu anlarımızdan tutalım, en mutsuz anlarımıza kadar düşlerimiz, umutlarımız yahut hayal kırıklıklarımız bizimledir. Almar’ın hikayesi bu yalnızlık denizinde zamanın durduğuna ışık tutarken, insan aşkla, özveriyle nasıl bütünleşebilir sorusunu da soruyor hiç kuşkusuz. İspanyol güzeli Marta ile yolları kesişen Almar’ın donuk mizacı kuzeyli olmasıyla açıklanacak, Marta’nın ise sıcaklığı ve samimiyeti güneyli olmasıyla kodlanacaktır. Buradaki aşkın filizlenmeye başlaması yönetmen gözünde kuzey ile güneyin ortak noktalarında dikkat çekici detaylar sunuyor. Almar Marta’dan hoşlanıyor ama bir türlü açılamıyor. Ancak Marta’nın harekete geçmesi üzerinden bir aşk yaşanmaya başlıyor. Kuzeylinin ilk etapta güneyliye yabancılaşması burada devreye giriyor ki sonraki süreçlerde ortak payda, insanın aşka verdiği değer olarak ölçülüyor. Bent Hamer’in filmde genel ve bilinçli olarak kadrajında yansıttığı bir durum mevcut. Baş karakterimiz Almar Norveçlidir. Kasabadaki insanların planlarında, Almar’ı, onlara hep en uzak yerlerde görüyoruz. Yani sahnenin merkezinde değil de uç noktalarda görünüyor. Bilinçli bir yönetmen tercihi olarak detaya indirgediğim bu olay üzerinden düşünelim biraz. Yönetmen bu bilinçi tercihi neden yapmış olabilir sorusunu soralım.

Bent Hamer usta sayılacak cinsten bir hiciv ustası. Kuzey ile güneyi birbiriyle çatıştırırken kuzeyi, olup bitene uzaktan bakmasıyla sembolize ediyor. Bu sembolize etmenin metaforu da Almar karakterinin ortamda olması fakat ortama en uzak köşeden müdahil olmasıyla açıklanıyor. Yani bir bakıma yönetmenin dilinden: “İskandinavya olarak dünyada olup bitene uzak görünüyoruz ama bizler de bu alanın (dünyanın) içindeyiz” demeci beliriyor sanki.

Filmin içerik ve biçimsel anlamda birbirine paralel bir ritimde ilerlediğini söyleyebiliriz. Son derece sade bir anlatım dili, süsten efekten kaçarak olabildiğince insana yakın bir samimiyette sunulmuş bir film Water Easy Reach. Filmde bir zaman sonra o kasabada yaşan herhangi biriymişiz gibi bir hissiyata kapılıyor seyirci. Sinematik alt-yapıyı “zamanın getirdikleri” üzerinden kuran Bent Hamer, güneşi zamanla bir tutuyor. Güneşli günlerin aşka, arkadaşlığa, yaşama iyi geldiğini ve her günün bir bayram havasında geçilmesi gerektiğini savunuyor. Almar’ın kasabadan ayrıldığı güne paralel olarak gelişen ve kasabadan net bir şekilde görünen bir güneş tutulması olayı mevcut ve filmle ilgili tüm gizemli hava bu güneş tutulmasıyla gün yüzüne çıkıyor. Anlıyoruz ki; güneşin tutulması, Almar’ın kasabayı terk etmesine denk geliyor ve Bent Hamer bizlere kaçınılmaz sonlara rağmen güneşli kalmaya devam edelim mesajını veriyor.

Filmin teknik özelliklerine geldiğimizde ise ciddi kırılmayı kurguda yaşıyoruz. Klasik anlatı dizisinde ilerlediğini gördüğümüz filmde zaman zaman öyle kurgusal hatalar yaşanıyor ki yönetmenin çekip de filme katmadığı birçok sahnenin eksikliği gözlemleniyor… Karartmadan karartmaya geçen ani geçişlerde bize sunulan aks ise hikayenin rutinine uyum sağlamıyor. Bir sinema filminin olmazsa olmazlarından hikayeye uyumlu ritmik gidişat üzerinden konuşmakta fayda var. Bir filmi film yapan temel parçaların; senaryo, yönetmenlik, oyunculuk-diyalog, sinematografi, kurgu ve ses olduğunu biliriz. Yönetmen anlattığı hikayeyi, amacını, bu saydığımız parçalarla ritmik bir şekilde işlemiyorsa sistematik olarak bazı parçaların eksik kaldığına, filme küçük geldiğine tanık oluruz. Bir filmi genel olarak ele alıp değerlendirmek gerekiyor. Sadece hikayesine, yönetmenliğine, oyunculuğuna yahut görüntüsüne bakarsak bu sinema olmaz. Film, ritmik bir zincirde hikayesine uyumlu; yönetmenlik-oyunculuk-sinematografi-kurgu-ses başarısıyla anlam kazanır ve sinema sanatına ulaşır. Özellikle hikayenin ritmine uyum sağlamayan başka bir fonksiyon ise müziğin kullanımı. Bir sinema filminde müziğin kullanım alanı, hikayeye kattığı anlık değerlerle ölçülür. Verim bu doğrultuda sağlanır. Fakat filmde müziğin hikayeye girmesiyle çıkması öyle kesintili gerçekleşiyor ki böylelikle filmin hissiyatı, duygusal devamlılığı da kesintiye uğruyor. Biçimsel formuyla kardeş sayılacak bir başka sinemacı Aki Kaurismaki sinemasındaki sadeliği hatırlatan Bent Hamer kadrajı, seyirciye umut vaat eden bir film bırakıyor. Güneşli günlerde zaman (saat) durmuş olsa da umut hep vardır sözünü yineliyor ve film, yarın başka bir gün diyerek insanlığı güneşli günlere davet ediyor. 

guneybirtek@gmail.com

Diğer yazıları Güney Birtek

Borç, Göteborg Film Festivali’nde

Borç filminin festival yolculuğu devam ediyor. Borç bu kez 25 Ocak –...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir