Glass (2019)

1999 yılında Hint asıllı yönetmen M. Night Shyamalan’ın filmi 6. His vizyona girdiğinde özellikle sonundaki şaşırtmaca  sayesinde hem yönetmenin hem de filmin sinema dünyasının unutulmazları arasına girmesini sağlamış, küçük çapta bir efsane yaratmıştı. Yönetmenin bir yıl sonra 2000 yılında çektiği, yine başrolünde Bruce Willis’in yer aldığı Ölümsüz (Unbreakable) ise özgün hikayesine ve artık yönetmenin imzası olagelen son dakika şaşırtmacasına  rağmen sanki biraz 6. His’in gölgesinde kalmıştı. Yıllar içinde kendi hayran kitlesini yaratan, değeri sonraki yıllarda daha çok anlaşılan Ölümsüz, bir süperkahraman öyküsünü  evrenin dengesi üzerinden, yani  iyi kötü, güzel çirkin, pozitif negatif gibi her şeyin bir karşılığı olacağı fikrinden yola çıkarak yorumluyordu. Bu felsefe yeni veya duyulmamış değildi, Yin-Yang şeklinde Doğu kültürlerinde vardı mesela ama bunu kırılganlığın son noktası olarak düşünülebilecek, doğuştan genetik bir hastalık olan Osteogenesis Imperfecta (cam bebek hastalığı) üzerinden anlatmak Shymalan‘ın alametifarikasıydı.

Ardından 2016 yılına kadar altı film daha çekti Night Shyamalan. Bunlardan bazıları beğenildi, bazılarına dudak büküldü. Aslında aralarında kendi çizgisini koruduğu Lady in the Water, Village, Signs gibi bana göre gayet iyi olanlar da vardı. Yönetmen nihayet 2016 yılında Split ile kendisinden beklenen hamleyi yaptı. Ender bir psikiatrik bozukluk olan ancak hakkında pek çok film bulunan bölünmüş karakterlilikten yola çıkan Split ile hastalığa belki de en zihin açıcı yorumu getirmeyi başardı. Split tam 24 kişiliği bulunan Kevin Wendell Crumb’ın (James Mc Avoy) kaçırdığı üç genç kızın kurtulma mücadelesine odaklanıyor gibi görünürken tüm fiziksel özelliklerimizin beynimize, kişilik algımıza bağlı olduğunu söylüyordu. Filmin temposu, gerilimi de yerli yerindeydi ve James Mc Avoy ayrı kişilikleri canlandırmadaki başarısıyla parlıyordu. Tüm bunların yanında filmin son sahnesine Bruce Willis ile bıraktığı mesaj, Ölümsüz ve Split’i birbirlerine bağlayacak yeni bir filmi müjdeleyerek tüm dünyada sinemaseverler arasında heyecan yaratmayı da başardı. İşte o günden beri gözümüz yolda, her gelen haber, her çıkan poster, afiş ve fragmanla daha da heyecanlanarak beklediğimiz Glass nihayet vizyonda.

Film Ölümsüz’den 16-17 yıl sonrasında açılıyor. Kahramanımız David Dunn (Bruce Willis) artık büyüyüp yetişkin olmuş oğluyla birlikte kötülükle savaşmaya devam ederken, Kevin (James McAvoy) de yeni kurbanlarına işkence ediyor. David en çok bulmak ve cezalandırmak istediği  Kevin’i nihayet kıstırıyor. Aralarında mücadele sürerken ikisi de yakalanıp Doktor Ellie Staple (Sarah Paulson) tarafından etkisiz hale getirilerek Mr Glass’ın da hastası olduğu özel bir akıl hastanesine kapatılıyor. Burada kilit altında tutulurlarken Dr. Staple üçüne de (ve tabii ki seyirciye de) süperkahraman olmadıklarını, tüm olanların mantıklı açıklaması olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Buraya kadar gerilimi ve tempoyu iyi ayarlayıp merak uyandırmayı başaran film bu ikna aşmalarında yani psikiatri seanslarında irtifa kaybediyor, hatta zaman zaman tekrara düşüyor. Mc Avoy’un karakterleri müthiş  canlandırdığı, bazen güldürüp bazen kanımızı dondurmayı başardığı bir gerçek ancak bu dönüşümlerin film içinde kapladığı yer hem çok fazla hem de hikayeye katkısı sınırlı. Yani bu vakit kaybı süperkahraman olmadıklarına ikna etme seansları derinlemesine işlenmesine engel oluyor.

Shyamalan’ın film içinde karakterlerini belli bir amaç çerçevesinde unutturmayı, gizlemeyi seven, buradan şaşırtmacalar yaratan bir yönetmen olduğunu bilsek de Mr. Glass’ın neredeyse tüm film boyunca kendinde olmaması filmi izlerken bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor. Aynı şekilde David’in (ki asıl süperkahramanımız o) oğluyla ilişkisi, süperkahramanlığın ona yükledikleri, bununla baş etme şekli, kendinden şüphe etmesi de pek fazla ayrıntılandırılmıyor ne yazık ki. Oysa Ölümsüz’ün sonunda süperkahramanlığını yeni keşfettiği sırada bırakmıştık onu, hakkında öğreneceğimiz çok şey vardı.

Film  Kevin’in sürü dediği karakterlerinin çoğunu Split’te tanıtmış olmasına rağmen, yenilerde çalıştığını bildiği formüle güvenerek spot ışıklarını yine Mc Avoy’a çeviriyor. Ama bu tercih diğer karakterlerin zamanından çalarak filmin   sanki dengesi bozuyor ve temposunu düşürüyor.   Glass ne yazık ki en ilgi çekici noktalarından biri olan, Kevin’in Casey (Anya Taylor-Joy) ile ilişkisinin de çok fazla derinine inemiyor. Yine de, temeli Split’te atılan zorbalığa karşı durma söylemini iki karakterin arasında kurulan paralellik ve ışığı kullanma metaforu ile Glass’ta tamamlamayı başarması oldukça şık ve etkileyici.

Çizgi romanlarda dedikleri gibi filmin  ‘Final Battle’ yani son büyük savaş kısımları öyle aman aman bir etki bırakmıyor  zaten Shyamalan’ın bir Avengers çekmekle ilgilenmediği çok açık. Seyircinin ondan beklediği de daha çok  filmin sonunun sürprizli olması ve Glass’ın sonunda gerçekten de bir değil iki sürprizi var. Bunlardan ilki hikayeyi ilginç şekilde nedensellik açısından tamamlarken kadere dokunduruyor, diğeri ise olayı süperkahramanlık müessesinden öteye taşıyor. Yani filmin kandırmacası 6. His’te olduğu gibi şok edici değil belki ama vardığı nokta bakımından hikayeyi bütünleyerek  mesajı evrenselleştirdiği göz önüne alınırsa bir tık üstte olduğu bile söylenebilir.

Oyunculuklara gelince, karakterlerinin filmde kapladığı süre de hesaba katılacak olursa Mc Avoy’un abartılı oynadığını söyleyenler olacaktır ama ben performansının hem duygusal geçişler hem de fiziksel değişim olarak inandırıcı, hatta kusursuz olduğu kanısındayım. Samuel Jackson ve Bruce Willis yıllar önceki rollerine hiç zorlanmadan bürünüvermiş gibi rahatlar. Sarah Paulson ifadesiz yüzü ve vasat performansı ile filmin en zayıf halkası olurken, genç yıldız Anya Taylor-Joy aynı Split’te olduğu gibi oldukça başarılı.

Filmin umulanın aksine zaman zaman iyi kareler yakalasa da sinematografisiyle pek fazla ön plana çıkmadığını, hatta bu açıdan bir parça hayal kırıklığı yarattığını da belirtmekte fayda var. Oysa afişlere ve set fotoğraflarına baktığımızda bizi çok daha şık bir filmin beklediğini varsaymıştık.

Sonuç olarak, Night Shyamalan’ın yaratıcı fikirlerine, kafasının çalışma şekline hayran olmamak elde değil ancak yönetmenin hikayesini çok daha iyi anlattığı, dikkat dağıtma konusunda da, son dakika şokunda da çok daha hünerli olduğu filmleri var. Özellikle gelişme aşamasında ele aldığı materyali derinlemesine  işleyememesi ve dikkati bu kez belki yanlış yere çekerek konuyu dağıtması filmi aşağıya çekerek hedefi tam on ikiden vurmasına engel oluyor. Ancak yine de Shyamalan’ın parlak fikirlerle karakterlerin öykülerini birbirine bağlayıp evrensele varan çıkarımlarla öyküsünü tatminkar biçimde noktalayan gayet özgün bir üçleme yarattığının hakkını teslim etmek lazım. Bir devam filmine de yeşil ışık yakabilecek gibi biten Glass son sözünü net söylediğine göre tadında mı bırakılsa acaba diye düşündürdüyse de sinemada orijinal hikayeleri mumla aradığımız şu yıllarda Shyamalan’a burun kıvıracak durumda olmadığımız da bir gerçek.

Diğer yazıları Ayşe Başak Uçan

Gölge Savaşçı (Shadow): Karanlıktaysan Gölgen Bile Seni Yalnız Bırakır

Kahraman, Parıldayan Hançerler, Kırmızı Fenerler gibi kalburüstü filmlerin saygın Çinli yönetmeni Zhang...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir