Bir Organize Çöküş Hikayesi!

Walter Benjamin, tiyatroda sahnede duvarda asılı olan bir saat için ortamın gerilimli geçeceğine işarettir; sinema için ise, oyuncunun nesne ile olan ilişkisi ve nesne üzerine kurulu oyunu, genel olarak yaşamın materyalist betimlemesini oluşturabilir, sinema bu yönüyle devrimci bir nitelik taşıyabilir, der. Tiyatro ve sinema sanatlarının çağımız dünyasında oyuncu açısından bütünlük taşıdığını düşünürsek, W. Benjamin’in söylediklerini içinden geçtiğimiz günler için daha iyi yorumlayabiliriz.

Efendim sinema salonlarındaki bilindik tekelleşmiş bir firma ile ülkenin önde gelen yapımcılarını karşı karşıya getiren gişe olayıyla beraber, filmlerin vizyona sokulmama kararı ile başlayan tartışma, hükümetin çıkardığı sinema kanunu ile son buldu. Gerçi “gişe filmlerinin unutulmaz yönetmenleri” için son bulmuş gözüküyor, ama bizler bu çıkan yeni yasayı son olarak değerlendirmiyoruz. Pazardan yüksek pay almak için atılan adımla birlikte, ilgili kişiler parasal durumlarını garanti altına sokup, kendi filmlerini vizyona sokmaya başladı. Oyuncu hakları, set işçilerinin kazanımları ve sansür diye adlandırdığımız yapı görmezden gelindi. Hollywood ya da Avrupa sektöründe, alt sınıflarda aksiyon, komedi ya da dram diyebileceğimiz yapıtları seyircilerin karşısına çıkaran popüler sinema filmlerinin ilkini geçtiğimiz günlerde izledik; ‘Organize İşler: Sazan Sarmalı’. Filmin senaryosu ve yönetimi Yılmaz Erdoğan’ın ellerinden geçmiş. Oyuncu kadrosunda ise Erdoğan ile birlikte Ezgi Mola, Kıvanç Tatlıtuğ… gibi isimler yer almış.

Serinin birincisinde oluşturulan yapıyla beraber, sistematik biçimde birbirine bağlanan konu, komedi algısını izlenir kılmıştı. Aslına bakarsanız, klasik Yılmaz Erdoğan kaleminin esprilerini bildiğimiz için, serinin ikincisinde yine aynı tarz komplike yapıyla karşılaştık. Burada dikkatimizi çeken nokta, yazarın yaşlandıkça duygusal melankoliye kapılmış olması. Konuda, Asım Noyan ile ekibi yine iş başında. Sazan Sarmalı diye adlandırdıkları yapıyla demir ve altın işlerini kullanıp bir baba-oğul dolandırılır. Dolandırılan kişi ise gider bahis mafyasının başındaki kişiden yardım ister. Bu arada Asım Noyan’ ın kızı evlenmek üzere iken, eşi telefon dolandırıcıları tarafından dolandırılır. Nazlı Noyan da gider babasından yardım ister. Derken bu ikili yardım olayı birbiri içine geçer. Konu bu kadar. Dramatik hatalarla beraber basit kurgusuna inanmamızı bekleyen Sazan Sarmalı, özellikle dolandırıcı taktiği açısından çok kötü bir kurguya sahip. Sözde demir satma bahanesiyle kahvehanede adam avlayan Taklacı Ziya, her defasında aynı mekana gidip insan bulmaya çalışıyor. Tabi dolandırılanlar oraya hiç gelmeyecek gibi (!) Burada zaten yakayı ele veriyor. Sonrasını ise isteyen gidip sinema salonunda izleyebilir. Buradan başlayıp ilerlemeye devam edelim, ama konunun dışına çıkalım artık. Adanalı bahis çetesi başkanı rolünde Kıvanç Tatlıtuğ, ki bir Adanalı, Adana şivesi ile konuşmaya çalışırken, bu aksan doğu şivesine doğru kayıyor… Ben de Adanalı sinema yazarı (eleştirmeni) olarak izlerken ‘bak hele’ kelimesinden başka Adana’ya özgü bir yapı gör(e)medim. Ezgi Mola’nın varlığını mumla ararken, Yılmaz Erdoğan’ ın başrolde oynadığı Asım Noyan, direk Erdoğan’ ın kendisi ile karşımıza çıkmış. Ortada bir karakter görmek neredeyse mümkün değil. Kesik kesik çok fazla dağılım gösteren Sazan Sarmalı, konu içinde dolana dolana bilindik sona doğru ilerliyor.

Şimdi gelelim asıl meseleye; popüler kültürün hegemonyasında belli ki bu tarz yapımlar artarak karşımıza çıkacak, burasını net olarak anladık. Ülke sinemasının buradan kazanım çıkarmayacağı da gün gibi ortada. Walter Benjamin’in sanatçıya biçtiği “devrimci” misyon, seyirci ya da kamera karşısına geçen oyuncunun asıl kişiliğini oluşturması gerekirken, çağımız popüler kültür angajmanındaki oyuncular için durum hiç de böyle değil. Sadece akıl mantığına dayalı espri üreten ya da anlatmak istediği karakteri sözcüklerle dile getirme yanlışına düşen oyuncular için mizah anlayışı konservatif bir hale dönüşmüş. Dünyada mizah anlayışı Hollywood ve Avrupa’da politik bir çizgiye doğru kayarken Türkiye için aynı gerçeği maalesef söyleyemiyoruz. Hiçbir şekilde nesnenin gücünü kullanamayan üç beş yapımcı, ki bunun içinde Yılmaz Erdoğan da var, ülkede türe dayalı ironi, mizah anlayışını tırmandıkça tırmandırıyor.
Walter Benjamin’in bahsettiği devrimci ruhla kendisini ifade eden sanatçılar maalesef dünyanın ileri düzeyde kapitalist ülkelerinde bulunuyor. Son yaşadığımız sinema sektörü olayı şunu yalın biçimde gösterdi; Türkiye’de politikadan uzak, siyasi argümanlarla insanları sömürmenin peşinde, özellikle para kazanma hırsıyla hareket eden komedyenler oldukça sinema hiçbir zaman kitlesel ruhları harekete geçiremez! Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar, Yılmaz Erdoğan… gibi komedyenler (!) oldukça bir Peter Sellers gibi ‘Parti’ filminde ‘ama siz beyazlar da ikiyüzlüsünüz!’ cümlesini asla sinema sektöründe duyamayacağız. Durum bu denli vahim olunca, söz ve nesne hareketini kavrayan sanatçıları uzun bir süre daha sinema perdelerinde göremeyeceğiz. Sadece cebini düşünen, Bağımsız Sinema’yı da bitirmeye çalışan bu topluluk, sinemadaki ironi kültürümüzü de gitgide eriterek, yok etme tehlikesiyle karşı karşıya bırakacak…

yasam.kaya@gmail.com

Diğer yazıları Yaşam Kaya

Allied – Müttefik (2016)

Forrest Gump filmi ile dünyaca tanınan yönetmen Robert Zemeckis’in İkinci Dünya Savaşı...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir