Dogman Üzerine – Bir Hiçlik Portresi

Climax’le başladığım film analizi serüvenim küçük bir aradan sonra Matteo Garrone’nin Dogman filmiyle devam ediyor. İlk gösterimini Cannes Film Festivali’nde yapan film, festivalden En İyi Erkek Oyuncu (Marcello Fonte) ödülüyle dönmüş. Bence de muhteşem performansına yaraşır bir ödül olmuş. Film aynı zamanda İtalya’nın Oscar aday adayı olsa da aday olmaya hak kazanamamış. Bunun günümüzde artık iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğu oldukça muğlak olduğundan üzerine pek fazla yorum yapmayacağım. Ama ben filmi ve altında yatan felsefesini oldukça beğendim ve üzerine de yazmadan edemedim.

Köpek bakım dükkanı sahibi bir adamın hikayesini izliyoruz film boyunca. Köpeklerle ve kızıyla oldukça güzel bir ilişkisi olan Marcello, filmin başlarında bize iyi, kendi halinde bir esnaf görünümü veriyor. Ve film bizi bu etkide izlemeye itiyor diyebiliriz. Yani filmi Marcello’nun ne kadar iyi ve zararsız bir insan olduğu ama çevresi, arkadaşları, Simoncino yüzünden yıkıma uğradığı algısıyla izlemek oldukça mümkün. Ama bu yorumlama yani Marcello’nun düştüğü durumlarda sadece dış etkenleri suçlamak bizi romantik bir yanılsamaya sürükler ve filmi yüzeysel bir şekilde yorumlamamıza neden olur. Çünkü film boyunca aslında sosyal hayatta pek etkin olmayan, karısından ayrılmış, kızıyla sadece belirli zamanlarda görüşebilen, hayvanlarla insanlara nazaran daha fazla iletişimi olan birini görüyoruz. Arkadaş arasında ve kendi özel hayatında fazlasıyla pasif olması Marcello’nun içinde bir boşluk yaratmış ve film boyunca süregelen eylemleri bu boşluğu örtmek amacıyla gerçekleştirmiş olabilir mi?

Climax yazısında da üstünde durduğum taklit ilişkisinin başka bir haliyle karşı karşıyayız bu filmde. Orada taklitle beraber gelişen cemaatler üzerinden durmuştum. Burada ise taklit mekanizmasının bireyin sosyal hayattaki konumuyla ve etkisiyle ilgileneceğim. Hepimizin bildiği gibi bebekler/çocuklar etraflarında olup bitenleri taklit ederek öğrenirler. Anne babalarından başlarlar, daha da büyüyüp arkadaş edindikçe bu sefer onları taklit ederler. Bu liste böyle uzayıp gider. Genel kabul, insanın olgunlaşana kadar taklitle öğrenmesi ama olgunlaştığında bunun yerine kendi başına öğrenmeye devam etmesi şeklindedir. Aslında olgunluk dönemimizde de çocukken uyguladığımız taklit sistemini devam ettiririz. Yani aslında öğrendiğimiz, bildiğimiz şeyler başka başka insanlardan taklit ettiklerimizdir. Aksi takdirde –mesela- benim bütün bunları kendi kendime bulmuş ve yazıyorum olmam gerekirdi. Fakat bu pek gerçekliği olmayan bir durumdur. Yazının altındaki kaynakça bölümüyle aslında size kimleri taklit ettiğimi gösteriyorum. Ama insan büyüdükçe taklit ettiğini gizlemeye başlar. Bunun temel nedeni de çocukların başka insanların yargılamalarını ciddiye almayacak bilinçte olmalarıdır. “Taklit etmek” fiilinin olumsuz bir anlamı olması ve taklit etmenin “ezik”, “başarısız”, “kopyacı” insanlara özgü olduğu yönünde bir toplumsal yargı olmasından dolayı olgunluk dönemine girdikten sonra başkalarını taklit ettiğimizi diğer insanlardan saklarız. Hatta neredeyse kendimize bile unuttururuz bu durumu. Ama bir yandan da taklit ettiğimizi, yaptığımız şeyleri bu yolla gerçekleştirdiğimizi biliriz. Bunun yarattığı ezilmeyle birlikte çok iyi, yaratıcı, başarılı kısacası bizden daha üstün insanlar gördüğümüzde onların yaptıkları işleri kendi kendilerine, birini taklit etmeden yaptıklarını düşünür ve kendimize baktığımızda bir hiçlikle karşılaşırız. İçimizde, başkalarını taklit etme farkındalığının oluşturduğu bir boşluk görürüz. Bir yandan da bizdeki bu hiçlik hissinin oluşmasının bir başka nedeni karşımızdaki insanın başkalarını taklit ederek bu başarıya ulaştığını bizden daha iyi gizlemesidir. Bu daha iyi gizleme hali de onları bizim gözümüzde yüceleştirir. Onların yüceliğine karşı bizde oluşan boşluğu kapatmak için bizden üstün olan bu insanlara hayran olarak veya ondan nefret ederek onları kendi gözümüzde tanrılaştırırız. Hayranlık gibi nefretin de tanrılaştırıcı bir etkisi vardır. Çünkü aşırı nefret çoğunlukla altında gizil hayranlıklar, kıskançlıklar barındırır. Stockholm sendromu bunun en bilinen örneklerindendir. Bu tanrılaştırmayla bu insanların omzumuzun az gerisinden bizi sürekli izlediğini ve yargıladığını düşünür ona göre eylemlerimizi gerçekleştiririz; yani onları taklit ederek onların kopyası haline gelmeye başlarız.

Filmde de Marcello tamamen böyle bir durumun içindedir. Yazının başlarında da dediğim gibi Marcello sosyal hayatta pek etkin olmayan, arkadaşları arasında da daha pasif bir konumda olan basit bir köpek bakıcısıdır. Fiziksel olarak küçük ve zayıf yapılı olması, Marcello’nun sosyal ortamdaki konumunu fizikselleştiriyor diyebiliriz. Bu halim selim adam Marcello, kendi arkadaşlarının içinde olduğu sakin bir ortam dışında var olan daha sert sosyal ortamlara kabul olmak peşindedir. Bu varsayımı Marcello’nun film boyunca Simoncino’nun yörüngesinden bir türlü çıkamamasından dolayı yapabiliyorum. Mahallenin sert, kaba, hırsız adamı olmasına rağmen Marcello onun için hapishaneye giriyor. Bunu sadece iyiliğine veya arkadaşını satmak istememesine bağlamak filmi oldukça basitleştirmektedir. Marcello’nun kendi arkadaşları arasında güzel bir konumu olsa da Simoncino, onun için daha tanrısal bir konumda yer alıyor. Öncelikle Simoncino Marcello’ya kıyasla fiziksel olarak çok daha güçlü ve bu sayede istediğini alabiliyor. Marcello zayıf ve ezik yapısı nedeniyle sadece olana tabi olurken Simoncino ne istiyorsa onu elde edebiliyor. Bunu Marcello’nun ona özenmesi için ilk neden olarak gösterebiliriz. İkincisi Marcello’ya olabildiğince aykırı bir yaşam sürüyor. Marcello kendi arkadaşlarıyla birlikte olsa belki daha mutlu yaşayacakken neden sürekli bu adamın peşine sürükleniyor? Arzunun kendinden olabildiğince zıt olana gitmesi meselesini Marcello ve Simoncino ilişkisinde görebiliyoruz. Simoncino’nun sert, istediğini alan, hırsızlık yapan, kulüplerde gezen ve striptizci-seks işçileriyle takılarak süren hayatı Marcello’yu özendiriyor. Karısından ayrılmış, çocuğunu arada bir gören Marcello’nun bu adamın yanında takılarak, kulüplerde uyuşturucu kullanıp striptizcilerle dans ederek yaşamak istememesi oldukça zordur çünkü bütün bunlar onu, daracık dükkanında veya arkadaşlarıyla yapabileceği herhangi bir şeyden daha güçlü hissettirmektir. Nitekim bahsettiğim sahneleri incelersek Marcello’nun Simoncino’yla birlikte ne kadar eğlendiğini, sert ve güçlü hayata dahil olabilmenin, Simoncino ile eğlenebilmenin, arkadaş olabilmenin ona verdiği mutluluğu görebiliriz. Marcello’nun uyuşturucu tedarikçiliği yapması da aslında Simoncino’nun gözüne girmek daha doğrusu onla olan ilişkisini devam ettirmek istemesinden, onun gibi sert pozisyonlara yakın olmak istemesinden başka bir şey değildir. Zaten filmin başında tatlı bir köpek temizleme sahnesinin ardından Marcello’nun uyuşturucu tedarikçisi olduğunu görmemiz bize Marcello’yla ilgili gizil bir şeyler olduğunu hissettiriyor açıkçası. Biraz önce de bahsettiğim gibi Marcello’nun hapishaneye girmesi de Simoncino’nun gözünde yükselmek derdindendir. “Kötü” bir insanın başından geçebilecek bir hapishane macerasıyla birlikte Marcello o halim selim halinden çıkıp Simoncino’nun seviyesine daha fazla yaklaşacaktır.

Bütün bunların arasında peki Marcello’nun iyiliklerini gördüğümüz hiçbir yer yok mu filmde? Var tabii ki; köpeklerle ve kızıyla olan sahneleri. Kızıyla ilişkisinde bahsettiğim taklit ilişkisi tersine dönüş bu sefer daha yüce konumda olan Marcello olmuştur. Bu sebeple onunla ezilip büzülmeden daha rahat, öğretici bir ilişki kurabilir. Köpeklerse insan olmadığından onların yanında taklit mekanizmasıyla ilgili bir sıkıntı çekmez. Bu yüzden köpeklerle olabildiğince samimi, sıcak bir ilişkisi vardır. Hapishaneye girebiliyor, filmin sonunda insan öldürebiliyorken bir köpeği ölüme terk etmemek için yakalanma riskini göze alıp Simoncino’nun hırsızlık yaptığı eve geri dönebiliyor. Bu da köpeklerin Marcello’nun içindeki hakiki saf tarafı ortaya çıkardığını gösteriyor çünkü onlarla birlikteyken kendini insanların içindeki gibi ezik ve içinde bir boşlukla hissetmiyor.

Filmde hapishaneden çıkmasıyla beraber Marcello’da bir değişim başlar. Simoncino’nun gözüne girmek için girdiği hapishaneden, çıktığında parasını istemek için doğruca Simoncino’nun yanına gider. Aslında derinlerde isteği Simoncino tarafından kabul görmek, dostça karşılanmaktır. Ama bunu zıt olarak Simoncino onu hiç takmadığı gibi parasını da vermez. Bu noktadan sonra Marcello için Simoncino’nun tanrısallığı yavaş yavaş yıkılır. İlk önce hayranlık halinden koyu bir nefret haline geçer Marcello ve kıskançlıkla birlikte motoru parçalar. Tabii tanrıdan hala korktuğundan koşarak uzaklaşır oradan. Daha sonra Simoncino’dan dayak yemesiyle beraber ondan iyice kopmaya başlar. Bu sefer kopması daha kolaydır çünkü artık mahalle arkadaşları da ondan uzaklaşmıştır; rahatlık alanı kaybolmuştur.  Eskisi gibi hep çevresinde olan arkadaşları yoktur ve onları kazanması gerekiyordur. Yani Simoncino’nun yaşadığı hayata olan arzusu, Simoncino’nun onu satması üzerine eski arkadaşlarına döner. Bunun üzerine Marcello planını yapar ve Simoncino’yu punduna getirip bir köpek kafesine kapatır. Aslında ilişkisi daha rahat olduğu, onlardan daha üstün olduğu köpeklerin konumuna indirir onu. Tabi tanrıyı öldürmek o kadar kolay değildir. Aslında onu öldürürken yaşadığı zorluklar (kafese kapatması, Simoncino’nun kafesi kırması üzerine kafasına vurması, öldü sanıp yaklaşırken Simoncino’nun yeniden uyanması, Marcello’yu yakalaması ve en sonunda ölmesi) günlük hayatta özendiğimiz tanrılarımızdan kurtulmamızın sancılı sürecini göstermekte bize. Filmin sonundaysa Marcello Simoncino’yu yakmak için gittiği yerde arkadaşlarının futbol oynadığını görür. Bu sefer de Simoncino’yu öldürmesiyle arkadaşlarının gözüne girmeye çalışmaya başlar. Gözlerine girebilmek uğruna yaktığı cesedi söndürür, üç katı büyüklüğündeki Simoncino’yu sırtında taşıyarak halı sahanın yanına getirir. Ama geldiğinde arkadaşları gitmişlerdir. Marcello filmin sonunda iki tarafa da ait olamamış, bir başına hiçliğiyle kalakalmıştır.

Sonuç olarak başta da bahsettiğim gibi Marcello sadece kötü sosyal koşullarla çevrilmiş ve bu sosyal koşulların yıkıma uğrattığı biri değildir. Taklit sorunuyla birlikte kendi yıkımını getirmiştir; yani yaşadıklarında mesuliyeti fazlasıyla vardır. Bu sebeple ben Marcello’yu daha eleştirilebilecek ve yer yer –tamamen değil- dalga geçilebilecek bir karakter olarak görüyorum. Marcello aslında edebiyatta çokça var olan yeraltı karakterlerindendir. Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı, Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar romanı ve Korkuyu Beklerken öyküsünde bu tip karakterleri ve taklit ilişkilerini rahatlıkla görebiliriz. Tabii bu liste böyle uzayıp gider. Filmde de iyi bir yeraltı karakteri çizildiğini düşünüyorum. Yazılarımın sonlarında anlatmaya çalıştığım şeylerle kendimi ve sizleri yüzleştirmeye, kendimiz için bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum. Burada da şunları söyleyebilirim sanırım: Taklit meselesiyle ilgili temel korku kopyacı olmaktır. Burada mesele gördüğümüz bir şeyi alıp tamamıyla kopyalamak değildir. Aslında farklı farklı şeyleri taklit ederek, bir araya getirerek kendimize daha yeni ve nispeten daha özgün bir kombinasyon yaratırız. Bu da bizi kopyacı olmaktan uzaklaştırır. Bir hiçlik portresinin malzemesi olmaktansa rahat rahat taklit etmeyi denesek, biraz rahatlasak, şöyle etrafımızdaki, o omzumun üstündekilerden kurtulmaya çalışsak… Hiç fena olmaz sanki.

 

Kaynakça

René Girard, “Şiddet ve Kutsal”, İstanbul: Kanat Kitap, çev. Necmiye Alpay, 2003

Celal Mordeniz, “René Girard Aktarımı”, Tiyatro Medresesi, 2018

Tags from the story
, , , ,
Diğer yazıları Bülent Gültekin

Climax Üzerine – Gerçekliğin Mide Bulantısı

Filmekimi’nde gösterildiğinden beri Başka Sinema’ya ek seanslar koydurtacak kadar yoğun ilgiyle karşılaşan...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir