Biz (Us) 2019: Bizim Büyük Tekinsizliğimiz

Geçtiğimiz yıl en iyi film dalında Oscar adayı olmayı başaran Get Out (Kapan) filmiyle adından söz ettiren, bununla da kalmayıp en iyi özgün senaryo Oscar’ını evine götüren Jordan Peele’in merakla beklenen yeni filmi Us nihayet görücüye çıktı ve büyük beğeni ile karşılandı. İki filmle Peele’i yeni Hithcock ilan edenler bile oldu. Ancak Peele’nin yeteneğine, iyi fikirler içeren özgün filmlere imza attığı gerçeğine rağmen filmin yarattığı heyecanın hakkını tam olarak verdiğini söylemek zor. Us, Adelaide Wilson’ın (Lupita Nyong’o) çocukken ailesinin yazlık evinde yaşadığı bir kaybolma olayıyla açılıyor. Yıllar sonra kocası ve çocukları ile tatil için aynı eve gelen Adelaide önceden yaşadıkları nedeniyle oldukça tedirgin davranıyor. Bir gece eve tıpatıp Wilson’lara benzeyen dört kişilik bir aile musallat oluyor ve ölüm kalım savaşı başlıyor.

Filmin korku filmi klişeleri arasında gezinen bir yapısı olduğu söylenebilir. Kendi evinde güvende olmama belki de korku türünün en bilindik, bir taraftan da en dehşet verici hali. Tehdidin belirsiz oluşu, daha da kötüsü amaçsız oluşu, örneğin Ölümcül Oyunlar’da olduğu gibi onu daha da baş edilmez kılan bir unsur. Bu açıdan bakıldığında film o ana kadar yarattığı hatrı sayılır gerilime ve başarılı atmosferine karşın ilk bu aşamada sekteye uğruyor. Çünkü tehditle yüzleşir yüzleşmez kahramanlarına ve tabii ki seyirciye bunun uzun uzun açıklamasını yapmaya girişiyor. Adeta bir çöp torbası gibi bütün kötü yanlarımızı doldurduğumuz ama fiziksel olarak birebir aynı olduğumuz bir ikiz fikri çok çarpıcı aslında. İnsanın içindeki kötülüğü, hırsı, kıskançlığı, yozlaşmayı, iki yüzlülüğü yani aslında toplumsal baskılardan, üst benlikten arındığınızda ortaya çıkan şeyi Gaspar Noe Climax’te içkiye atılan uyuşturucu ile yakalamaya çalışmıştı. Peele ise bunu kötü ve ilkel yanlarımızı ete kemiğe büründürerek ve onu hayatımızı tehdit eden bir unsur haline getirerek yapıyor. Ama Us öyküsü ilerledikçe dağılan, odağını kaybeden bir film ne yazık ki. Bir süre sonra tehlikenin yalnızca evde değil, tüm kasabada hatta Amerika’da var olduğunu anlıyoruz. Bu genellemeye karşın film küçük dünyasını çok da fazla genişletemiyor. Önce komşuları ve çok yakın olmasa da arkadaşları olan sosyo-ekonomik düzeyi onlardan daha yüksek beyaz aile işin içine giriyor ve sonra da televizyonda gördükleri bir iki görüntü. Filmin buradan bütüne gitmesini, söylemini genişleterek toplumsal bir noktaya varmasını bekliyorsunuz doğal olarak. Ancak onun yerine hikaye tekrar Adelaide’a dönüp onun başına gelenleri anlatma çabasına giriyor ve olayı iyice kişiselleştirirken yaptığı uzun neden sonuç açıklamaları ise 2019 yılı itibarıyla en hafif ifade ile can sıkıyor. Ardından gelen Adelaide’ın kendisi ile mücadele ettiği sahnenin paralel dans kurgusu ile anlatımının oldukça başarılı ve seyir zevkinin yüksek olduğu düşünüldüğünde “Tüm o açıklamalar gerekli miydi?” diye düşünmemek imkansız.

Adelaide’a hayat veren Lupita Nyong’o’ rolüne iyi adapte olmuş ama Hereditery’deki Toni Collette’i görmezden gelen akademinin radarına girmesi zor görünüyor. Üç çocuk oyuncunun da sergilediği son derece başarılı performanslar filmin inandırıcılığına büyük katkı sağlıyor ve küçük bir rolde de olsa Elizabeth Moss her zamanki gibi çok iyi.  Filmde çalınan rap ağırlıklı, iyi seçilmiş şarkılar yerinde kullanılıp tempoyu arttırıyor ancak tema müziği o kadar bilindik korku müziği kıvamında ki zaman zaman ürkütücü olmak yerine komik oluyor. Komik demişken, filmin aralara  serpiştirilmiş esprilerle yakalamaya çalıştığı  mizahi ton zaten sadece atmosfere dayalı olarak ilerleyen ve hikaye ile desteklenmeyen tekinsizliğine ciddi anlamda zarar veriyor.

Yazının bundan sonrası izlemeyenler için keyif kaçırabilecek ayrıntılar (spoiler) içermektedir.

Doğaüstü bir hikayeyi anlatmaya girişmeden önce verilmesi gereken hayati karar sanırım bu hikayeye bilimsel olarak bir açıklama (kurgu da olsa) getirip getirmemek. Yanlış anlaşılmasın, söylemek istenilenleri  sadece metaforlar üzerinden anlatmak mümkün, illa açıklama getirmek gerekli değil elbette ama bir açıklama getirecekseniz bunun tutarlı olması da şart. Jordan Peele hiç kuşkusuz iyi bir yönetmen ama Get Out’ta olduğu gibi yine bulduğu çok iyi fikri bir yere kadar gayet iyi işlese de, bir yerden sonra nedense kendini anlatma, hikayeyi temize çekme ihtiyacına karşı koyamıyor. Açıklama yaptıkça da filmin tekinsizliği azalıp foyası ortaya çıkıyor. Yer altında yaşayan ikizlerin hayatını uzun uzun anlatması, neden olarak ortaya attığı deney klişesi ve bunu tavşanlarla desteklemesi aslında kendi kurduğu mantığı yerle bir ediyor. Çünkü işin içine bilimi soktuğunuzda iyi/kötü çatışması değerini, anlamını yitiriyor, bir çuval incir berbat oluyor. “Her şeyi boş verelim” tadında bir korku/gerilim filmi izleyelim deseniz ne yazık ki onun sonu da hüsran. Çünkü Peele, klasik gerilim filmlerinin klişelerini kullanarak filmin atmosferini iyi oluştursa da Us’ın pek korkutucu olduğu söylenemez. Bunun en önemli nedeni yönetmenin aile üyelerinden hiçbirini feda edememesi. Filmin ilk yarım saatinden sonra bazı sahnelerdeki nüktedan yapı da hesaba katılınca tehlikede olduklarına gitgide daha az ikna oluyoruz. Tüm şehrin, komşularının uğradığı şiddet gerçek ve amansızken, Wilson’lar neredeyse güle oynaya bu yeni dünyaya adapte oluyor ve kıllarına da zarar gelmiyor.

Düşünün ki insanın her daim kavga halinde olan iyi ve kötü tarafları (id ve superego?) filmde birbirlerini makasla kovalıyor. Us bu pek çok sinemaseverin aklını başından alabilecek güzellikteki cümlenin altını tam olarak doldurmakta yetersiz kalsa da net bir şekilde hayatı/çıkarı söz konusu olduğunda insanın, çocuk yaşta bile en vahşi şekilde öldürebildiğini, hatta bunun skoruyla övünecek kadar kötü olabileceğini vurguluyor. Wilson ailesinin arkadaşları olan zengin beyaz aileyi aslında pek sevmediği hatta kıskandığı düşünülecek olursa onlarla verdikleri mücadelede galip gelmekten aldıkları zevk ve skor olayı da daha anlaşılır bir hale dönüşüyor. Hatta onların akıllı evlerine, büyük ekran televizyonlarına konmak, cesetleri oracıkta yatarken bile pek rahatsız edici gelmiyor sanki Wilsonlara. İnsanın aklına ister istemez bu filmi beyaz bir yönetmen çekse nasıl tepkiler alırdı sorusu takılıyor.

Film, son sahnesinde ikizlere yer değiştirerek belki kötü ikiz hiçbir şeyin en iyisini hak etmiyor, şiddete eğilimli, ilkel filan ama o da biz (us) işte bir şekilde ve belki de aradaki sınır o kadar da keskin değildir, hepimizin içinde veya filmdeki gibi yeraltında sakladığı karanlık biri vardır demeye çalışıyor. Bu değişim ilk anda iyi bir şaşırtmaca gibi görünse de öncesinde yatırımı yapılmayıp son on dakikada açıklanması yani geriye dönük olarak bu gerçeği filmin içinde takip edemiyor olmamız değerini ve ürkütücülüğünü bir hayli azaltıyor. Ayrıca sanki Adelaide’ın en başta değişmiş olması yerine sonunda vardığı noktada yavaş yavaş kötüye evrilmesi filmin söylemine çok daha fazla katkı sağlayabilirdi.

Sonuç olarak Us mantık hatasının da ötesine geçen yanlış seçimleri ve didaktik  senaryosu nedeniyle sahip olduğu iyi fikre ve soyunduğu toplumsal eleştiriye karşı hedefi ıskalıyor. Yeterince derine inemediği gibi korkutmak şöyle dursun huzursuz bile edemiyor. Biz sinemaseverlere de son yılların en iyi fikirlerinden birkaçını sinemaya taşımış olan, yeteneğini inkar edemeyeceğimiz yönetmenden umudu kesmemek, arkasına aldığı rüzgarın onu bir sonraki filminde daha ileriye götüreceğine dair inancımızı kaybetmemek düşüyor.

Diğer yazıları Ayşe Başak Uçan

Avengers Endgame: Hüzünlü bir Veda

Marvel evreninin on yılı aşkın süredir devam eden sinema macerası 22. film...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir