Papillon: Özgürlük Peşinde Bir Ömür

Henri Charriere’in aynı adlı özyaşamsal romanından ikinci kez beyazperdeye  uyarlanan Papillon’un başrollerini en son Bohemian Rhapsody ‘deki Freddie Mercury rolü ile en iyi erkek oyuncu Oscarını evine götüren  Rami Malek ve Sons of Anarchy’den ve King Arthur’dan hatırlayabileceğiniz Charlie Hunnam paylaşıyor. Yönetmen koltuğunda ise Danimarkalı yönetmen Michael Noer oturuyor.

1931 yılında Paris’te ufak tefek soygunlar yaparak gününü gün eden Papillon lakaplı Henri(Hunnam), işlemediği bir cinayet nedeniyle tutuklanarak müebbet hapise mahkum olur. Dönemin müebbet mahkumları Fransız Guyana’sındaki Şeytan adasına gönderilip çalıştırılmakta, adeta ölüme terk edilmektedir. Henri aynı kaderi paylaştığı zengin dolandırıcı Luis Dega ile onu koruması karşılığında kaçışına maddi destek vermesi için anlaşır ve kaçmak için planlar yapmaya başlar.

Film  Paris’te geçen sahneler ile  başkarakterinin hapishane öncesi  hayatının ayrıntılarına  odaklanacak gibi başlıyor ama Kelebek’in yakalanıp hapse düşmesi ile geride bıraktığı hayatın pek bir önemi  kalmıyor. Bu tip filmlerde genellikle uğranılan haksızlığın veya onu hapse attıranlara yöneltilen kinin kişiyi ayakta tuttuğunu görürüz ama Papillon bir intikam hikayesi değil, bir inat hikayesi anlatıyor. Her iki başkarakterinin en önemli ortak noktası hayata inatla tutunmaları, herşeye, tüm kötü koşullara rağmen  vazgeçmeye kesinlikle razı olmamaları. Bu ortak payda Henri ve Dega arasındaki çıkara dayalı ilişkinin yavaş yavaş bir güç birliğine, ardından da bir dostluğa dönüşmesini sağlıyor.

Papillon  1973 yılında Franklin J.Schaffer’ın yönetmenliğinde ilk kez beyazperdeye uyarlanmış ve başrollerini iki efsane aktör, Steve McQueen ve Dustin Hofman paylaşmış, senaryosunu ise ünlü senarist Dalton Trumbo yazmıştı. İki film birbirini taslak olarak epey andırıyor, normal olarak pek çok ta benzer sahne içeriyor. İkinci filmin daha depresif bir dokusu olduğu ve daha tekinsiz bir atmosfer oluşturmayı başardığı söylenebilir belki. Ayrıca Henri’nin kas gücü ön plana çıkartılarak  Dega’ya kol kanat germe mevzusunun altı dövüş sahneleri ile daha çok çizilmiş ki bu durum, filmin  ilk yarısında temposunu ve gerilimini arttırarak artı hanesine yazılıyor.  Charlie Hunnam’ın  hem karakterinin pasif direnişini, hem de verdiği kilolarla fiziksel değişimini  iyi yansıtması, Papillon’un hücrede geçirdiği sahnelerin de ilgiyle izlenmesini sağlıyor.  Ne  var ki zaten iki saati aşkın süresi olan film ilerledikçe gerilimi tırmandırması gereken bölümlerde  bile irtifa kaybetmeye başlıyor. Örneğin ilk filmde olmayan ayrıntılarla  dramatik bir zirve olarak planlandığı anlaşılan  ve  daha önce çok iyi örneklerini de izlediğimiz teknede geçen sahne hem senaryo hem yönetmenlik zaafiyeti nedeniyle  istediği etkiyi yakalamanın çok gerisine düşüyor. Hikayenin  omurgasını oluşturan  iki kahramanı arasında aslında beklentisizlik üzerine kurulan  ilişki, film boyunca  pek çok kez sınanıyor ve her seferinde Dega’yı da Henri’yi  de şaşırtarak  yavaş yavaş köklü bir bağlılık haline geliyor.  Papillon bu ilişkiyi anlatırken ilk kısımlarda çatıştıkları bölümleri diyalog bazında daha  iyi kotarırken, özellikle sonlara doğru birbirleri için yaptıkları fedakarlıkları  ilk filmin aksine abartarak biraz fazla gözümüze sokuyor.  Ayrıca Papillon’un azmi ve inadını en iyi yansıtması gereken  final kısmı  da sanki biraz aceleye geliyor.

Rami Malek ve Charlie Hunnam omuzlarında iki efsane oyuncunun yükü olsa da karakterlerini ete kemiğe büründürmeyi, inandırıcı kılmayı başarıyorlar. Bu anlamda başarılı fiziksel değişimine ek olarak  karaktere kendi yorumunu da katan Hunnam kanımca bariz şekilde  ön plana çıkıyor.

Aslında ilk filmin sinema tarihinde kendine edindiği yer ve başrolündeki iki efsane aktör düşünüldüğünde bir yeniden çevrime gerek var mıydı diye düşünmemek imkansız. 2018 yılının Papillon’u ilkinin mirasına ihanet sayılabilecek bir  film değil belki ama  başrol oyuncularının iyi niyetli çabalarına rağmen, özellikle ikinci kısmında yalpayan senaryosu, düşen temposu, gerilim yaratmaktan uzak vasat rejisi ile  tam anlamıyla hedefine ulaşabilen bir yeniden çevrim olduğunu söylemek te çok zor.  Ancak  kaçış ve azim öykülerinin hele ki gerçek bir yaşamdan uyarlandıklarında  her zaman için seyirciyi yakalayan, çekici  bir tarafı olduğu ve  filmin de bundan nasibini aldığı da bir gerçek.

 

 

.

Diğer yazıları Ayşe Başak Uçan

Bird Box (2018)

Yönetmenliğini Susanne Bier’ın yaptığı Josh Malerman’ın kitabından uyarlanan Netflix’in yeni filmi Bird...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir