High Life (2018) : Bellekleri Örseleyen Varoluş Sorgusu

38. İstanbul Film Festivali’nde izlediğim, eleştirisini filmin vizyon tarihine bıraktığım “High Life”, Fransız yönetmen Claire Denis’in kendi dili dışında çektiği ilk filmi. Daha çok Fransızca yapımlarda adını sinema dünyasına gösteren usta yönetmen, bu ilk İngilizce denemesinde alışılagelmiş ‘uzay-zaman’ yolculuğunun dışında insanlara farklı bir bilimkurgu algısıyla ‘varoluş’ felsefesi üzerine sistemsel sorgular sunuyor. Jonathan Nolan ve eşi Lisa Joy’un ‘Westworld” dizisinde ilk denemelerinin yapıldığı ‘zamansal döngüde insan kobay’ fikri, ilerleme sağlayarak günümüzde başka konuların içinde kendisine yer ediniyor. İşte High Life ‘insan kobay’ olgusunun nerelere kadar uzanabileceğini, bir grup ölüm cezası almış mahkum üzerinden bizlere aktarıyor. Filmin konu anlamında insanlara basit gelen kurgusu, içinde barındırdığı derin felsefe ile başka olayları sorgulamamızı kolaylaştırmış. Claire Denis ve Jean-Pol Fargeau ikilisinin elinden çıkan senaryo, başlı başına irdelenmesi gereken çok farklı bir konsept.

2018 Toronto Film Festivali’nde ilk kez seyircisi karşısına çıktığında büyük heyecan uyandıran, eleştirmenlerden de tam not alan High Life bir grup ölüm cezası mahkumunun uzayda yapılacak deneyde görev almasını kendisini konu edinmiş. Aslında mahkumlar tercihleri ile uzayın derinliklerine, köhnemiş uzay aracıyla çıkmıyor, onlara hayatta kalmalarının tek şansı uzayda yeninden şekillenecek bir hayatı temsil etmeleri olduğu söyleniyor. Mahkumların çiftleşerek uzayda filizlenen hayatı temsil etmeleri ise, var oldukları dünyanın günahlarından arındırma, yeni kuracakları dünyada duygusal lobotomi yaşayacakları ana sürüklenme anlamında sayılır. Filmin kurt yönetmeni bize şunu anlatmaya çalışmış; bir insan her kim olursa olsun, yaşamın devamlılığı üzerine genetik kodlanma genlerimizde bir yerde saklı. İster sıradan insan olun isterse gözünüzü kırpmadan tüm herkesi öldürecek cani olun, söz konusu kendi parçanızdan hayatın devamlılığı ise, bunun için akılları zorlayan mücadeleye girişirsiniz. İşte uzay zaman boşluğunda yaşanılan hayatta kalma mücadelesi tam bu çizgide bir algının yansıması.

Bir uzay gemisinde bir bebekle birlikte bir kara deliğe doğru ilerleyişi anlatan filmi, Monte adlı erkeğin olayları hatırlama biçimiyle izliyoruz. İlk sekansta anlaşılmaz gibi görünen bebek ve baba algısı, uzay aracında zamansal biçimde geriye doğru gidip yaşanılanları birer birer masaya yatırıyor. Tüm anlatı ögelerini bir kenara koyduğumuz zaman, Başroldeki Robert Pattinson’un mükemmel performansı ve Juliette Binoche’un muhteşem varlığı felsefe analizinin ulaşımında bizlere yol gösterici olmuş. Neden yaşamak için mücadele ediyoruz? Yönetmen Denis, Jean-Paul Sartre’dan yürüyerek uç algıların peşinde bir prensiple filmin gidişatını yönetmiş.

Sartre, varoluşu, günlük yaşantımızdan kaynaklanan sabit kabullenişlerimizden ve her türlü ön yargıdan sıyrılmış olarak anlayabilmektir, der. Yüzeysel normalliklerden sıyrılarak, yüzeyin altına gizlenmiş uç tuhaflıkları göstermelidir hayat. Eşinle yediğin sıradan ya da romantik akşam yemeği gerçekte şu anlama gelir; evrenin seni teşkil eden parçasının uzaktaki bir helyum ve hidrojen patlamasından uzaklaşmış, dizlerini doğranmış bir ağacın dilimleri altında kaydırarak ölü hayvan ve bitki parçalarını ağzına koyman ve çiğnemen, hemen yanında, bazen cinsel organına dokunduğun başka bir memelinin de aynı şeyi yapması, aslında kendi öz varlığından bir parçayı yaratma arzundur ve bunu yaparken kendini çoğaltma eyleminin yeri, zamanı önemli değildir!

Filmi en can alıcı noktası Sartre felsefesinin, kara deliğe uzanan yapısal algısının analizinde saklı. Köhnemiş uzay aracı içindeki bebekle ve sağ kalan adamla birlikte uzayın derinliklerinde süzülürken, yine de ‘yaşamak’ olgusunun ön plana çıkması her açıdan şaşırtıcı. Filmi anlamak için öncelikle derin bir felsefe bilgisine ihtiyacınız var. Öyle bilindik Hollywood filmlerine benzemeyen High Life düşünsel algıları hırpaladığı için son derece anlaşılması zor muazzam bir atmosfer oluşturan çarpıcı bir yapım! Varoluşsal temelde düşünceleriniz zorlanırken, konudaki kobay unsurunun asli insan unsuruna dönüşmesi ise muazzam estetikte sunuluyor.

yasam.kaya@gmail.com

Diğer yazıları Yaşam Kaya

David Ayer’den Çarpıcı Bir Eser: Fury

1945 yılının Nisan ayında Alman Naziler, müttefik ülkelerin saldırıları karşısında Afrika’dan başlayarak...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir