Mutluluk Bir Düştür: Le Bonheur, Agnès Varda

“Mutluluk, dünyanın bakış açısından imkansız olan bir şeyin güçlü ve yaratıcı varoluşundan zevk almaktır.” A. Badiou

İki kadın, iki aşk, iki farklı mutluluk. Geriye kalanı da renkler ve bir vitrinde, bir duvarda veya farklı yerlerde gördüğümüz anlatımı tamamlayan sözcükler. Anlamlar ve geriye kalanlar yine de bize nereye gittiğimizi gösteriyor, bir şekilde bizi yönlendiriyor. Mutluluk (1965) Agnes Varda’nın La Point Courte ve Cleo de 5 a 7 sonrasında üçüncü filmi, aynı zamanda renkli çektiği ilk film. Hikayenin başında evli bir çiftin çocuklarıyla görüntülerini görüyoruz. Bir gün François postahaneye gidiyor ve orada bir kadınla tanışıyor. Hazırda bulunan bu mutluluk tablosuna bir kişi daha ekleniyor. Varda’nın o dönemdeki bakış açısına göre belki de bir mutluluk asla ötekinin aynısı değil; kimine göre insan herkesi başka şekillerde sever ve her sevgiden farklı bir mutluluk şekillenir. Kimi zaman da bu iki farklı sevgi birbirini azaltan değil aksine katlanarak büyüyen bir mutluluğa sebep olur. Kaldı ki bunu düşünürken biraz da sürece bakmak gerekir filmde; zamana göre kavramlara olan bakışımız da değişir, yenilenir. Böylece mutluluk bölünmüyor aksine çoğalıyor.

Film için natüralist sosyal dram tanımlaması yapılıyor. Filmin tüm ironisi “mutluluk” üzerinden yürümüyor, sosyal açıklar ve yasakları da yeniden yorumluyor Varda. Bunu yaparken de insanları yargılamak istemiyor, alıntılar, sözcük oyunları, yazılı kavramlar üzerinden kendine renkler üzerinden bir anlatı yaratıyor. Ele alınan konu bir dram olarak değerlendirilmiyor başlarda, bundan daha fazla bu kavrama ve içine alabilecekleri ve sınırları belirlenmeden bakılmış. Mutluluk tek başına bir anlama sahip midir sorunu sorduruyor kimi zaman.

Bir yandan da en ilginç noktalarından biri evli olunan kadınla geçen zaman daha yavaş ve kendi içinde bir uyum içinde akarken öteki sevgiliyle geçen zaman kesitler halinde akıyor. İki kadının temsilindeki farklarından biri de eşiyle geçirilen zamanları bir anıyı uzunca yaşar gibi görünürken öteki anlar ön plana çıkıyor ve hareketler sınırlandırılıyor. İki kadının da kendine göre bir renk kodlaması var. Eşi Therese, genelde şehirden uzakta yer alan köyde gördüğümüz doğa ve yerleşik düzen, yatay büyüme temasına uygun şekilde anlatılıyor. Onda yoğun olarak gördüğümüz renk kırmızı; kimi kaynaklara göre bu rengin kullanımı sıcak ve  güven veren bir renk olması. Aynı şekilde çiftin çocuklarını da kırmızı yoğunlukta giyinmiş görüyoruz.  Emilie ise şehir hayatıyla bağdaştırılmış, mavi renk ön planda. O tek başına yaşayan, evini düzene sokmaya çalışan, bağımsız bir şekilde hayatla mücadele veren bir kadın. Bunların hepsi bir yana Varda kimi zaman da renkli panolarla sahneleri ayırıyor. Francoise’ın kıyafetlerinden sahne geçişlerine kadar renklerle kodlanmış bir dünyayı görüyoruz kısaca. Renklerin gelişiyle bu oyunun yapılması da kaçınılmaz geliyor insana. Harekete can veren bir kavramla filmin iskeleti kuruluyor.

Tüm bunları en net gördüğümüz sahne ise filmin kalbinde yer alan dans sahnesi. Burada bir aşk üçgeninin üç köşesini görüyoruz. Varda burada bilinçaltında üç farklı geçişi kullanıyor; renkler mavi, beyaz ve kırmızı yani özgürlük, eşitlik ve kardeşlik. Her ‘pano’ ikili kesitte sürüyor; yani neredeyse 12 saniye. Bunu yaparken Varda döneminde tartışılıyor, çünkü bu filmde uygulanan ilk provokasyonlardan biri değil. Finalde de rastladığımız bu ‘bilinçaltı çeyreği’nde,  plastik şekilde renk kullanımının gerçek paylarını görebiliyoruz.

Sonunda da yaşanan olayların üzerine öteki kadının eşin yerini almasını açık bir şekilde çocukların kıyafetlerinin maviye dönmesinden de anlayabiliyoruz. Tüm bu incelemeler dışında, film bugün izlenince daha da farklı bir açıdan değerlendirebiliriz. Mutluluk, özgür sevginin sert bir eleştirisini yapıyor belki de. Aynı zamanda büyümenin, değişimin ve ironinin arasında bir yerlerde renklerle süslenmemiş aksine onlarla oluşturulmuş bir yapıt. Bu yüzden hem bunları yakalamaya çalışmak hem de bu dünyaya teslim olmak oldukça keyifli. Günümüzde işlenme şekliyle ilginç olan bu tema, belki de benzeri tekrar görülmeyecek şekilde tarihin içinde bir yerlere bırakılmış.

Diğer yazıları Ceren Doğaner

Salvador Dali’den Hitchcock’a Bir Rüya Tasarımı: Spellbound (1945)

Alfred Hitchcock’un Spellbound filmi, en başta yapımcı David O. Selznick’in gönlünü hoş...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir