Ad Astra: Babaların Günahları

Ne mutlu ki özellikle 2013 yılında Gravity’nin yakaladığı başarı sonrasında neredeyse her yıl yüksek bütçeli, saygın yönetmenler tarafından hayata  geçirilen uzay macera filmleri izler olduk.  Bu filmlerin en son örneği Ad Astra  da türün hayranları arasında çekilme aşamasından itibaren, hele başrolünde Brad Pitt’in oynayacağının açıklanmasıyla büyük beklenti yarattı ve  açılışını da Venedik film festivaline yaptıktan sonra nihayet ülkemizde vizyona girdi. James Gray tarafından yönetilen Ad Astra’nın senaryosu da yine  James Gray ve Ethan Gross’a ait. Filmin başlıca rollerini ise Brad Pitt, Ruth Negga, Donald Sutherland, Tommy Lee Jones ve Liv Taylor paylaşıyor.

Gözüpek, soğukkanlı bir astronot olan Roy McBride(Brad Pitt)’ın kendisi gibi astronot olan babası Clifford McBride (Tommy Lee Jones)dünya dışı yaratıkları arayan bir programa(Lima Projesi) hayatını adamış,  bu proje nedeniyle Roy ergenlik çağındayken çıktığı yolculuktan hiç dönmemiştir. Dünyada kaosa, ölümlere neden olan enerji patlamalarının onun uzay aracından gelmiş olduğunu düşünen uzay merkezi Spacecom babasıyla iletişim kurması ve buna mani olması  için  Roy’u Neptün’e gönderir. Roy babasının hayatta olabileceği bilgisiyle sarsılsa da görevi kabul eder ve uzayın derinliklerine doğru uzanan macerası başlar.

Ad Astra aslında bir yol filmi. Roy’un dünyadan başlayan, aya ve Mars’a uğradıktan sonra Neptün’e kadar uzanan yolculuğunda  ruhunda meydana gelen değişiklikleri, kalbindeki yaraları ve en çok ta onu terkeden babasına öfkesinin hayatını nasıl etkilediğini  irdelemeye çalışıyor. Ancak bunu yapma şekli  son derece yüzeyel. Öncelikle Roy bu yolculukta yalnız. Ne babasının arkadaşı olduğunu öğrendiği albay(Donald Sutherland),  ne dünyada bıraktığı eski karısı(Liv Taylor) ne de Mars’ta karşısına çıkan Helen(Ruth Negga) maalesef filmin akışına veya Roy’un içsel yolculuğuna etki edecek  süreye ve derinliğe sahip yan karakterler değil. Bu durum filmin neredeyse tüm süresi boyunca karakter bazında dişe dokunur bir çatışma kuramamasına neden oluyor. Aynı şekilde Roy’un yolculuk sırasında yaşadıkları, başına gelen olaylar da çevresinde bir görünüp bir kaybolan karakterler gibi onu içsel bir yolculuğa sürükleyecek, onu dönüştürecek bir alt metne hizmet etmekten çok uzak. Yardım çağrısı, Mars’taki takip ve çatışma, aksiyonu arttırmak ve Roy’u manasız şekilde daha da kahramanlaştırmak adına filme yerleştirilmişler gibi duruyor.

Daha ilk sahneden yakın gelecek olarak lanse edilse de, Ayda ve Marsta yaşayan insanlar olması, uzay taşımacılığının rutin hale gelmiş olması filmin o kadar da yakında bir zamanı anlatmadığını düşündürüyor.  Dünyanın kaynaklarının tükenmekte olduğu  ima ediliyor olsa da, Ad Astra  bunun altını çok fazla çizmeyi tercih etmiyor. ‘Dünyada kaçtığımız ne varsa buraya getirdik’ diyor Roy mesela dış sesiyle ama o cümle de orada kalıyor. Dünya dışı yaratıkları bulma azmi de, dünyanın sonunun neden geliyor olduğu, uzaya açılımın nedenleri ve sorunları da filmin ilgi alanına girmiyor. Ad Astra  sadece başkarakterine odaklanıyor. Onun  ruh halini de  dünyadaki yaşamına ait kısa flashbackler, psikolojik değerlendirme adı altında bilgisayara yaptığı konuşmalar ve dış sesi  ile bize geçirmeye çalışıyor. Doğrusu bu tercih, özellikle dış ses hele böyle iddialı bir film için son derece kolaycı görünüyor.  Tek artısı belki itiraf, iç dökme sahnelerinde Brad Pitt’in kalburüstü oyunculuğu ve yönetmenin bu sahnelerde aktörün yüzüne yaptığı yakın planlar ile bu oyunculuğu iyice parlatması olabilir.

Roy’un kendi kendine konuşarak güya  karakter gelişimini sağladığı ve her türlü zorluğun üstesinden geldiği bu uzun yolculuğun en son noktasında  yani baba ile oğulun nihayet bir araya geldiği bölümde  de filmin aralarındaki iletişimi üç cümleye indirgeyen özensizliği büyük bir hayal kırıklığı ve maalesef muhafazakar okumalara açık. Yine de kendi adıma  karakterin arınmasını ve içsel yolculuğunu derinliksiz, kolaycı bulmakla  beraber filmin asıl amacının aileyi kutsamaktan ziyade  bir oğulun hayatına devam edebilmek için babasını affetmesi gerektiğini vurgulamaya çalışmak olduğu kanısındayım. Sonuçta babanız Neptün’de de olsa yan odada da, ona varan yol  çok uzun olabiliyor ve  insanlık ne kadar ileri giderse gitsin  bu ebeveyn- çocuk arasındaki sevgi-nefret ilişkisi  baki kalacağa benziyor. Keşke  film bu hesaplaşmanın hakkını verebilse ve hem daha şık hem de daha derinlemesine ele alabilseydi.

İçerik olarak yeterince doyurucu olmasa da Ad Astra’nın  genel olarak teknik açıdan  başarılı olduğunun hakkını vermek gerekir. Özellikle açılıştaki kaza  sahnesi ve Mars’taki kovalamacanın filmin asıl meselesine pek hizmet etmiyor olsalar da gayet iyi çekilmiş sahneler olduklarını, filme enerji katarak temposunu arttırdıklarını, bunun dışında uzay sahnelerindeki görüntü yönetiminin yetkinliğine eklenen müzik çalışmasının da zaman zaman epik bir hava yakalamayı başardığını söylemek yanlış olmaz.

Sonuç olarak Ad Astra ele aldığı konuyu hassasiyetle irdelemekte ve karakterinin ruhsal dönüşümünü vurgulamakta yetersiz kalsa da kendinizi kaptırabilirseniz ve uzayda geçen her sahnede kılı kırk yaran bir mantık aramazsanız uzay macerası anlamında yer yer keyifli bir seyirlik. Brad Pitt’in performansının bu seyir zevkine katkısının büyük olduğunu ve Oscar adaylığının konuşulmaya başladığını da belirtmeden geçmeyelim.

Diğer yazıları Ayşe Başak Uçan

Biz (Us) 2019: Bizim Büyük Tekinsizliğimiz

Geçtiğimiz yıl en iyi film dalında Oscar adayı olmayı başaran Get Out...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir