En Saf Beyaza Dönmek İçin Daha Ne Kadar Yanmalıyız?

Yazan: Mahmut Yavuz

 

Günahın Dokunuşu (2013) ve Dağlar Uzaklaştığında (2015) filmleriyle adından çokça söz ettiren Jia Zhang-Ke yeni filmi Kül En Saf Beyazdır ile Karl Marx’ın “Alt yapı üst yapıyı belirler” tezi üzerinden kapitalizmin insan doğasında yarattığı yıkımları ele almaya devam ediyor. Zhangke “Kül En Saf Beyazdır” filminde “Günahın Dokunuşu’’na göre daha yumuşak bir üslup seçmesine rağmen “Günahın Dokunuşu”yla tematik açıdan benzerlikler taşıyor. “Günahın Dokunuşu”nda patronu tarafından haksızlığa uğrayan ve bu zulümden dolayı adaleti tek başına tesis etmeye çalışan maden işçisi Dahai’nin (Jan Wu) öyküsü anlatılıyordu. Dahai; patronunu ve onun dalkavuklarını cezalandırdıktan sonra daha da ileri giderek ağır yük altında titreyen bir atı durmadan kırbaçlayan ve atın dayanmayıp dizlerinin üzerine çökmesine sebep olan atın sahibini de öldürür ve atı özgürleştirir. Zihnimize ve yüreğimize parça tesirli sorular bırakan bu sahne bile Zhangke’nin tüm evren için çırpınan yüreğini göstermeye yeter. Zhangke bu sahnede atın sahibini cezalandırırken belki de Nietszche’nin boynuna sarılarak, hıçkıra hıçkıra ağlayıp özür dilediği Torino atından tüm insanlık adına kendi tarzıyla bir af dileme biçimini ortaya koymaya çalışıyordur. Zhangke’nin “Kül En Saf Beyaz”dırda da maden işçilerinin dramını perdeye yansıttığını görürüz.

Toplumcu gerçekçi  bir adalet elçisi ya da adalet savaşçısı olan Zhangke “Kül En Saf Beyazdır” filmiyle vahşi kapitalizmin getirdiği yıkımı ve yozlaşmayı Qiao (Thao Zhan) ve Guan Bin (Fan Liao) adlı iki ana karakter üzerinden anlatıyor. Bin, orta çapta bir mafya çetesinin lideridir. Qiao ise Bin’in sevgilisidir. Bin ve adamları “Jianghu”denilen, temeli birbirini kardeşlik bağıyla sevmek, her şartta sadakat ve dürüstlük içinde kalmak üzerine kurulmuş bir gelenekle yaşamlarını sürdürmektedirler.

Zhangke, filmin açılış sekansını eski ve kalabalık bir halk otobüsünü kadraja alarak yapıyor. Kimi ayakta kimi sigara içen yolcuların yüzlerinde ve şehrin gecekondularında kamera gezinirken yoksulluğun ağır izleriyle göz göze geliyoruz. Sonrasında Bin’i görüyoruz. Bin küçük bir oyun salonunu işletirken zaman zaman da zengin patronunun düşmanlarına karşı mücadele etmektedir. Qiao ise erkeklerin dünyasında daima Bin’in yanında ayakta kalmayı başarmış ve herkesin saygısını kazanmış zarif bir kadındır. Zhangke, ayrıca Qiao’nun işten çıkarılan maden işçilerini destekleyen babası üzerinden de işçi sınıfıyla dayanışmasını ortaya koyduğunu görüyoruz. Belki de uzun zamandır tekelci sermayenin boyunduruğuna girmiş beyaz perdede göremediğimiz işçi sınıfının ‘’Biz işçileriz ,devrimci sınıfız. Madenci yoldaşlar! Kapitalistlerle sonuna kadar savaşalım. Aydınlık karanlığı yenecek.’’ sloganlarını Qiao’nun babasından duymak “zamanın ruhu”na rağmen sinemanın toplumsal sorunları geniş kitlelere ulaştırma gücünü bir kez daha görmemizi sağlıyor.

Filmdeki tüm karakterler oyunculukta kusursuz bir performans sergilese de, filmde Bin ve Qiao merkeze alınmış gibi görünse de başat karakterinin muazzam performansıyla Qiao olduğunu söyleyebiliriz. Qiao film boyunca diğer filmlerinde olduğu gibi ayakta alkışlanmayı hak ediyor. Özellikle de filmin birinci bölümünde kalabalık bir çetenin saldırısına uğrayan Bin öldüresiye dövülürken Qiao’nun arabadan çıkarak gözü dönmüş saldırganlardan korkmayıp havaya iki el ateş ettiği, saldırganları durdurduğu sahnede Qiao adeta devleşiyor ve bu sahnenin de sinemanın  unutulmazları arasında yerini alacağını söylersek abartmış olmayız. Qiao’nun, Bin’in hayatını kurtardığı bu olay aynı zamanda Qiao’nun hayatının en hüzünlü zamanlarının başlangıcı olur. Şöyle ki Qiao, Bin’e ait ruhsatsız silahın kendisine ait olduğunu söyler ve bu yüzden beş yıl hapis cezası alır. Bin, beş yıl boyunca Qiao’yu tek bir defa bile arayıp sormaz. Geçen bu zaman zarfında eski Bin’den eser kalmaz. Qiao hapisten çıktıktan sonra Bin’in bu acımasız vefasızlığına rağmen ona olan aşkından bir şey kaybetmemiştir. Bu aşkın izdüşümlerini filmin ikinci bölümünde Qiao’nun ağlayarak eşlik ettiği aşağıdaki şarkının sözlerinde görebiliyoruz.

Qiao her şeye rağmen Bin’in izini sürmeye devam eder. Bir yolculuk esnasında karşılaştığı yabancı bir adamla yeni bir hayat kurmayı dener ama bu fikrinden vazgeçip  tekrar Bin’i aramaya koyulur. Sonunda her şeyi öğrenmiş olarak Bin’i bulur. Onu tekrar eski günlere geri dönmeye ikna etmeye çalışır. Ama Bin kabul etmez. Bin, Qiao’la konuşurken birden Qiao’nun sol elini tutar: Bu el benim hayatımı kurtarmıştı, der. Qiao da ben solak değilim. Sağ elimle ateş ettim, bunu bile unutmuşsun der ve ikilinin yolları orada ayrılır. Qiao yaşadığı kasabaya geri döner. Yıllar sonra Bin, Qiao’yu arar ve gelip kendisini almasını ister. Qiao, Bin’i  görünce şaşırıp kalır. Bin, istasyonda tekerlekli sandalyede perişan vaziyettedir. Felç geçirip kötürüm olan Bin’i herkes terk etmiştir. Qiao, Bin’i alır ve kasabaya dönerler. Bin’in bu halini görenler onu aşağılar ve onunla alay ederler. Qiao, Bin’in alternatif tıpla ilgilenen bir doktor sayesinde tekrar ayağa kalkmasını sağlar. Fakat Qiao’un eşsiz fedakarlıklarına rağmen Bin yine onu terk eder. İkilinin son zamanlarına doğru artık Qiao’nun Bin’e olan aşkının küle döndüğünü söyleyebiliriz. Çünkü Qiao,  Bin’e  karşı artık bir şey hissetmediğini söyler. Qiao yaşadığı onca kalp kırıklığına rağmen Bin’e sahip çıkmasının sebebini ‘’Jianghu ‘’ geleneğindeki sadakat ve dürüstlük olduğunu dile getirir. Zhangke, Qiao’nun bu tavrıyla bencilliğin had safhaya vardığı bu dünyada sadakat, dürüstlük, kardeşlik ve adalet gibi temel taşlarla güzel bir dünyayı yeniden inşa etmeye çalışıyor. Zhangke’nin, asıl derdinin ’’Kül En Saf Beyazdır.’’ filmiyle de vicdanın yok olduğu, güçle gelen barbarlıkla yağmalanan dünyada insanlığın yeniden özüne dönüşünü sağlamaya çalışmak olduğunu bir kez daha iliklerimize kadar hissedebiliyoruz. Zhangke tarihteki  büyük acılara, yıkımlara rağmen insanlığın tıpkı Qiao gibi küllerinden en saf beyaza dönüşmesi hayalini haykırmaya devam ediyor ve bizi Gülten Akın’ın “Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya.” dizesindeki ince şeyleri anlamaya davet ediyor.

“Kül En Saf Beyazdıré filmi ‘’Günahın Dokunuşu’’ kadar sansasyonel ve vurucu olmamasına,  tematik açıdan tekrarlara düşmesine rağmen  senaryosuyla, yaratılan etkili mizansenlerle, karakterlerin derinlemesine ele alınışıyla, oyuncuların canlandırdıkları karakterli ustaca taşımasıyla, seçilen müziklerin dramatik yapıyla güçlü uyumu sayesinde ardıllarına epey didaktik bir miras bırakıyor.

Son olarak La Weekly gazetesinin ‘’Kül En Saf Beyazdır ‘’ filmiyle ilgili yaptığı değerlendirmenin üzerinde durmadan geçemeyeceğimi belirtmek isterim. Filmin afişinde  La Weekly’e ait olan “Jia Zhang-Ke tartışmasız dünyanın en iyi yönetmeni ‘’ cümlesini görmüşsünüzdür belki. Tabii gazetenin sayfasında bu cümle “Dünyanın en büyük yaşam yönetmeni’’ diye de geçiyor. Bu eleştirinin “Tartışmasız en iyi yönetmeni ya da en büyük yönetmeni” kısmı tam da tartışmaya çokça açıktır kanaatimce. El Topo (Alejandro Jodorowsky), Stalker (Tarkovski), Yedinci Mühür (Bergman), Dekalog (Krzysztof Kieślowski ), Otomatik Portakal (Kubrick) , Ağlayan Çayır (Angelopoulos), Satantango ( Bela Tarr), Dogville (Lars Von Trier), 2046 (Won Kar -WAİ), Ida (Paweł Pawlikowski), Suyun Sesi (Guillermo del Toro), Cennetin Rengi (Mecid Mecidi ), Sevmek Zamanı (Metin Erksan), Cosmos (Reha ERDEM), Kış Uykusu (Nuri Bilge Ceylan) gibi çoğaltabileceğimiz nice örnek varken Zhangke’ye dünyanın en iyi yönetmeni payesini vermek filmleriyle saydığım yönetmenlere büyük bir haksızlık. Elbette Zhangke de hem senaristliğiyle hem yönetmenliğiyle kendine has bir dil oluşturmayı başarmış bir duayenidir. Ama onu dünyanın en iyi ya da en büyük yönetmeni diye adlandırmak öznelliğin bile sınırlarını hayli hayli aşmak olduğunu düşünüyorum.

 

Yazan: Mahmut Yavuz

Diğer yazıları Konuk Yazar

Az Bilinen Bir Başyapıt: Série noire (1979)

Ya da Muhteşem Kaybeden Frank Poupart’ın Acıklı Hikâyesi Ahmet Ümit, Raymond Chandler’ın...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir