Joker: Kara Şövalye’ye İhanet

“Bazı insanlar para gibi mantıklı şeylerin peşinde değildir. Onları satın almak, korkutmak, anlaşmak ya da pazarlık etmek mümkün olmaz. Bazı insanlar sadece dünyanın yandığını seyretmek ister…”

Bu replik pek çoğunuzun hatırlayacağı gibi The Dark Knight filmine ait. Alfred (filmdeki karakter) ve dolayısıyla filmin senaristlerden Nolan kardeşler Joker’i bu şekilde tanımlıyor. Psikoloji biliminde ise bu soğukkanlı, cüretkar, zeki, empati kurma yeteneğinden ve merhamet etmekten yoksun karakterlere psikopat veya sosyopat deniliyor. Bu doğuştan gelen bir kişilik bozukluğu ve sanılanın aksine, nedeni olmadığı  gibi tedavisi de yok. Gerçekten de bu güne kadar filmlerde seyrettiğimiz, çizgi romanda okuduğumuz Joker tam anlamıyla bir psikopattır ve Dark Knight tüm öyküsünü bunun üzerine kurar aslında. Filmde Joker’in ağzından bunu “planı olan bir adam gibi mi duruyorum? Ben arabanın arkasından koşan bir köpek gibiyim, yakalayınca ne yapacağımı bilmem, sadece yaparım” şeklinde duyarız. Ayrıca Joker filmde her seferinde mağdur olduğu bambaşka bir geçmiş anlatır kurbanlarına. Elbette psikopatlar patolojik yalancılardır aynı zamanda. Film bu farklı geçmişler de aslında Joker’in geçmişinin önemli olmadığını, onun kötülüğünün sebepsiz bir kötülük olduğunu ve asıl bu nedenle ürkütücü ve yenilmez olduğunu vurgular. İşte Joker’in Dark Knight’ta, insanların tüm iyi niyetleriyle onun yaptıklarına bahane aramalarıyla alay etmek için anlattığı hikayelerden biri sanki Joker filmi. Yani Dark Knight’tan yola çıktığımızda Joker’in orijinal öyküsüne de bu öyküde karşımıza konulan Joker’e de itiraz etmemek imkansız.

Joaquin Phoenix in Joker (2019)

Filmin  ilk yarısında annesi ile yaşayan, bir ton ilaç kullanan ve palyaçoluk yaparak hayatını kazanan Arthur Fleck’i  izliyoruz. Sokakta çocuklardan haksız yere dayak yiyen, sıklıkla alay konusu olan Arthur tam bir kaybeden. Film bu noktada da pısırık ve aklı kıt biri gibi anlattığı Joker’in en önemli özelliklerini,  soğukkanlılığını, zekasını ve korkusuzluğunu da tamamen  yok sayılıyor ne yazık ki. Haksız yere işini kaybeden, babası ile ilgili sonu hüsranla biten ümitlere kapılan, devlet tarafından sağlanan psikolojik desteği de yitiren Arthur’un zaten bozuk olan dengesi iyice bozuluyor ve sonunda kontrolünü tamamen yitirerek cinayet işleyecek noktaya geliyor. Sanıyorsunuz ki sokak serserileri ona bulaşmasa, insanlar onu sevse, babası sırtını sıvazlasa, devlet psikolojik  yardımı kesmese Arthur mutlu mesut yaşayıp gidecek. Olayların toplumsal yansımasını anlatırken ise filmin amacı neredeyse Joker’den bir V (V for Vandetta 2005) çıkarmaya çalışmak gibi. Bunu da gizli saklı yapmıyor. İsyancılara Palyaço maskesi taktırarak alenen Joker’de bir halk kahramanı arıyor. Arthur’un karşısına kötü olarak sistemi yerleştiriyor. Ancak filmin bunun hakkını verdiğini, çok ciddi bir sistem eleştirisi yaptığını söylemek zor. Gazetelerde, televizyonda bir şeyler görsek de film boyunca haksızlığa uğradığına şahit olduğumuz, güya zenginler tarafından ezilen tek kişi Arthur. Malum onun da delüzyonları var. Yani filmin arka planında daha sonra kontrolden çıkacağının sinyallerini veren toplumsal yapıyı anlatmakta da zaafları var.

Öte yandan, içeriği bana göre sorunlu olsa da yönetmenliğini Hangover serisinden hatırlayabileceğiniz Todd Phillips’in yaptığı Joker, teknik anlamda  çok şey vaad ediyor; sinematografisi, müzik kullanımı, kostüm ve makyaj çalışması ile göz dolduruyor. Karakter odaklı, sırtını aksiyona dayamayan bir film olarak yarattığı gerilimli atmosfer de taktire şayan doğrusu. Ancak özellikle ilk yarısında biraz tempo sorunu da yok değil. Neyse ki bu kısımlarda Joaquin Phoenix’in vücut dilini de kusursuz kullanarak oluşturduğu Joker performansı filmi müthiş bir oyunculuk gösterisi haline getirip seyir zevkini arttırıyor. Aktörün verdiği kilolar, spesifik yürüyüşü, duruşu karakteri çok iyi tamamlıyor. Yine de şu psikolojik gülme olayını kendi adıma biraz abartılı bulduğumu da söylemeden geçemeyeceğim. Joaquin Phoenix’in performansını Heath Ledger  ile karşılaştırmak ise yukarıda sözünü ettiğim, iki Joker’in aynı karakterler olmadığı gerçeğinden yola çıkıldığında manasız oluyor sanki. Çünkü her iki aktör de senaryoda yazan karakteri kendilerini unutturacak kadar tutkuyla ete kemiğe büründürmeyi başarıyor.

Yazının bundan sonraki kısımları filmi izlememiş olanlar için keyif kaçırıcı ayrıntılar içeriyor olabilir

Buraya kadar itirazımız filmin ele aldığı karakteri tanımlaması ve ona bakış açısıyla ilgili tutarsızlıklar üzerineydi. Ancak film bunun dışında da ciddi senaryo zaafları içeriyor. Bir kere Joker’in çıldırma aşamasını anlatırken ne kadar klişe varsa kullanılmış. Anne meselesi, baba meselesi, üvey babadan yenilen dayaklar, alay konusu olma, iş kaybetme, sebepsizce şiddet görme… Hepsi Arthur’un geçmişinde mevcut. Akıl hastası bir anne tarafından evlat edinilmiş akıl hastası bir çocuk ne kadar mantıklı olabilir? Ya da iş arkadaşlarının onu ziyarete gelmesi? Sizce bildiğimiz Joker herhangi birini sen bana iyi davrandın diye affeder miydi? Hayranı olduğu, belki baba yerine koyduğu Murray Franklin’in (Robert De Niro) en büyük sıkıntısı görülememek olan Arthur’un performansını bulması, televizyona taşıyıp, dalga geçmesi ve üstelik onu programa çağırması ise belki günümüzde sosyal medyanın yarattığı karmaşaya bir gönderme sayılabilir ancak filmin geçtiği varsayılan zamanın buna ait teknolojiyi içermediği de bir gerçek. Hepsini üstüste koyunca filmin senaryosu epey zorlama duruyor kanımca. Joker’in tesadüfen ve özellikle altını çiziyorum önce kendini korumak (kadına yardım etmek istediğine inanmak çok zor), sonra öfkesini çıkarmak için öldürdüğü üç beyaz yakalı, cinayetler, gasplar şehri Gotham’da nasıl bu kadar ilgi çekiyor? Ayaklanmalar, tepkiler televizyon programından sonra olsa belki daha akla yakın olabilirdi ama bu şekliyle tutarsız görünüyor.

Joaquin Phoenix in Joker (2019)

Joker’in karşısına Joker’den kötü bir şey koyma ihtiyacı filmdeki sistem eleştirisinin de temelini oluşturuyor. Thomas Wayne de bundan nasibine düşeni alıyor. Bize tüm eski  filmlerde tek amacı Gotham’ı daha iyi bir yer yapmaya çalışmak olan aydın biri olarak anlatılan bir karakter olan Thomas Wayne neredeyse başına gelen şiddet olayını hakkettiği gibi bir sonuç çıkıyor mesela filmden. Joker onu sanki  insanları sürekli televizyon ekranından aşağılayan, ayrıştıran Trump’ın yerine koyuyor. Belki de Amerikalıların özellikle güvenlik güçlerinin filmden bu kadar irrite olmasının sebebi de budur, kimbilir? Bu güne kadar Joker ile ilgili bildiğimiz ne varsa hepsini geçersiz kılan bir Joker’i anlatan hatta ondan bir halk kahramanı çıkarmaya soyunan filmin bu bakış açısı ileri derecede sorunlu olsa da Amerika’da ver yansın edildiği gibi filmin öyle şiddeti güzelleyip kalabalıkları galeyana getirecek bir potansiyel taşıdığını düşünmek pek mümkün değil doğrusu.

Filmin Batman ile Joker arasında kardeşlik/baba meseleleri üzerinden bir hesaplaşma yaratmaya çalışması da bütün Batman külliyatına zarar veren bir hamle. Çünkü bizim bildiğimiz Joker’in Bruce Wayne ile değil, daha çok onun Batman personasıyla ilgili sıkıntısı, hatta onunla ucubelik üzerinden yaratmaya çalıştığı bir özdeşlik var. Ona düşmanlık beslemekten ziyade sanki insanlığın ikiyüzlülüğüne karşı onun gözünü açmaya çalışıyor ki son tahlilde haklı da çıkıyor. Yine de filmin en azından Thomas Wayne’i bizzat Joker’e öldürtecek kadar kolaya kaçmaması sevindirici.

Bunun dışında Joker’in yaşadığı ya da yaşadığını sandığı romantik ilişkinin hem filme katkısı sınırlı hem de ucu belli ki seyirciyi daha fazla germemek adına açık bırakılmış. Joker sevilme ihtiyacı duyabilecek  bir karakter olmadığı gibi yaşadıklarından hayal olan tek kısmın bu gönül ilişkisi olması da tutarsız. Üstelik filmin bu ilişkinin sadece Joker’in kafasında olduğunu anlattığı sahneye biçim olarak da göz devirmemek imkansız. Aynı abartılı kendini açıklama ihtiyacı Joker’in televizyonda yaptığı konuşmada da kendini gösteriyor. Bu sahne son derece iyi çekilmiş ve oynanmış  olsa da, o zamana kadar filmde Joker’in bu farkındalığına zemin olacak pek bir şey anlatılmadığı gibi karakterin temel meselesi de bu değil zaten. Hadi tribüne oynadı ve çıkan olayları manipüle etmeye çalıştı desek Joker bize baştan beri sadece silahı nasıl çekeceğini planlayacak bir zekaya sahip bir karakter olarak anlatılıyor. Murray’i de kendi intikamını almak için öldürüyor zaten. İnsanların sisteme olan öfkesini örgütleyebilecek, kullanabilecek ya da bunu planlayabilecek potansiyeli yok. Bu sahne özellikle yaratılmaya çalışan halk kahramanının tutarsızlığını da bir kere daha kanıtlıyor.

Joaquin Phoenix in Joker (2019)

Sonuç olarak, ne yazık ki Dark Knight’ı büyük bir film yapan ne kadar argüman varsa neredeyse hepsini bir kalemde silip atan, gayet karizmatik bir kötü karakterden bir antikahraman, bir başkaldıran yaratmaya çalışan Joker filmini bakış açısı olarak onaylamak en azından benim için pek mümkün değil. Ancak Joker’e külliyattan bağımsız  bir kaybeden hikayesi olarak bakmayı seçerseniz daha tutarlı, daha çekici olduğu söylenebilir. O zaman da bu filmin niye sinema tarihinin en ikonik kötülerinden birinin orijin hikayesi olarak seçildiğine, başında neden büyük harflerle Joker yazdığına anlam vermek zorlaşıyor.

Yine de  Altın Aslan’ı kazanan ilk ve tek çizgi roman uyarlaması olmayı başaran Joker’in üst düzey bir sinematografi ve her şeyi bir kenara koyalım, gerçekten sıradışı bir oyunculuk performansı ile taçlanmış olduğunu, Joaquin Phoenix’e  çok yüksek olasılıkla sonuna kadar hak edilmiş bir Oscar ödülü kazandıracağını düşünüldüğünde ise tüm zaaflarına rağmen ıskalanmaması gereken bir film olduğu kesin.

Tags from the story
Diğer yazıları Ayşe Başak Uçan

Aquaman (2018)

Süperkahramanlar beyaz perdede arz-ı endam etmeye devam ediyor. DC Comics ve Marvel’in...
Devamı

2 Comments

  • Pisikopati ve Sosyopati arasındaki farkı a bir incelemenizi öneririm. Jokerin ilk filmde doğuştan bu özelliklere sahip olduğunu nasıl bu kadar emin olabildiniz bilemiyorum. Orjinal çizgiromanda da hatırladığım kadarıyla geçmişi anlatılmaz, mafya ya da çete lideri yetişkindir. Bununla birlikte doğuştan özellikli psikopatların sakin mizaçta olduğu bilgisi var. Travmalarla dönüşen sosyopatlarda duygusal iniş çıkışlar gözleniyor ki Joker için çok daha uygun bir profil.

    Tin Burton’un Jokerinin ismi bile farklı, Sinema aynı temayı farklı varyasyonlarla anlatma sanatı. Dark Knight çok başarılı bir uyarlama sizin de dediğiniz gibi. Ancak Joker’in sağlam temellere oturtularak oluşturulan hikayesi de Joker filmi diye düşünüyorum. Personaya bakınca Jungcu yaklaşımda evet Batman ile birbirlerini tamamlayan iki uç kavram (Dark Knightta tam da böyle bir replik var). Ancak baba sorunu da bu uçların şekillenmesine ve organik bağlarının altını çizmesinde önemli bir etken olduğunu düşünüyorum. Anti-Batman olsa da temel taşlarının benzer nitelikte olması, farklı uçlara savrulmuş tek bir öz algısı daha Jungcu bir bakış açısı gibi.
    Yazınız için çok teşekkür ederim Başak hanım.

    • Teşekkürler. Psikopat ve sosyopat arasında fark pratikte çok önemli değil bildiğim kadarıyla. Sosyopat ta diyebiliriz, fark etmez.İlk filmde hem repliklerden hem de Joker’in yaptıklarından anlıyoruz psikopat/sosyopat(bunlar da doğuştan kişilik bozuklukları)olduğunu.Film bunun üzerine kurulu zaten tamamen.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir