Kendine Ait Bir Film, The Farewell: Bir Gün Bir Kadın Çatıya Çıkmış…

“Ama siz, bizden sinema üzerine konuşmamızı istemiştiniz, bunun kendine ait bir filmle ne ilgisi var, diyebilirsiniz. Açıklamaya çalışacağım.”

İzlediğimiz filmleri yazarken takındığımız tavrı, mekanik ve mantıksal sınırlar içinde tutmaya gayret etsek de bazı yapımlar her seyirci de olacağı üzere bir kırılma yaratır. Elimizden geldiği kadar ekrana kilitlenip;  kamera akslarına, sekansların akışına, sinematografisine, tercih edilen açılara, senaryo derinliğine ve daha pek çok elemente temas etmeye çalışarak izlediğimiz yapımlar hususunda değerlendirme yapabilmek için mantıksal bir alan açmaya gayret ederiz. Çok nadir de olsa bazen, film ile ortak ve tanıdık bir noktada buluşabiliriz. İşte bu özel filmleri değerlendirmek ve duygulardan arıtmak bir o kadar da zordur. The Farewell, benim kendime ait filmim ve belki de bu tanımı kendiyle özdeşleştiren pek çok başka kişilerin de.

“Gerçek bir yalandan” esinlenilmiş filmin, hem yönetmen hem de yazar koltuğunda Lulu Wang karşımıza çıkıyor. Ailesiyle beraber New York’da yaşayan Billi’nin(Awkwafina), ilk sahneyle beraber anlaşılır ki, babaannesi (filmde geçtiği üzere Nai Nai- Mandarin dilinde büyükanne) ile arasında uzak mesafelere rağmen yakın bir ilişki vardır. Bir yandan küçük yaşta batının yaşam tarzına adapte olmaya çalışmış ve bunu başarmış birini izlerken diğer yandan kökleriyle olan bağlarını koparmaya da tereddütlü bir karakter karşımızda beliriyor. Babasının, arkadaş meclisinde ölüm haberini, karşısındaki insanı acıya hazırlayarak vermek üzerine yaptığı bir şakadan sonra gerçek, şakanın içine giriyor ve Nai Nai’ye akciğer kanseri yüzünden birkaç ay içinde öleceğini söylemek için “önce çatıya çıkmak mı gerekecek” açmazına giriliyor. Lulu Wang’in kendi hikayesini aktardığı filmde, aile birbirlerinin kararını destekleyerek bu gerçeği söylemekten geri duruyor. Bu noktada inançsal ve hatta psikolojik bir tavırla yaklaşarak ölümün sebebini bir korku ve tedirginlik haliyle de bağdaştırıyorlar.

Bir Çin atasözü der ki; insanlar kanser olduklarında ölürler ama onları öldüren kanser değil korkudur.

Bu halk arasındaki yaklaşımı, felsefi bir altyapıya oturtmak da mümkün. Heidegger ve Kierkegaard gibi filozoflar, ölümün acı bir korku ve kaygı hali olduğundan bahsetmişlerdir. Ölüme doğru, varlık kaygıya evrilir. Gabriel Marcel’in yaklaşımıysa filme daha da sağlam bir dayanak sağlar niteliktedir. Ona göre, hissedilen kaygının sebebi sevdiklerimiz için hissedeceğimiz kaygı ve korkudan kaynaklanmaktadır. Şöyle ifade eder: “O, eğer kendi ölümüm olsaydı  kendimi uzun bir uykuya hazırlardım. Ölüm beni yakaladığı vakit kendimi onun  kollarına  bırakabilirdim. Hatta ölümümün benim sonum olacağını varsayarken  bile, onu yeterince kabul ederek zihnimden uzaklaştırabilir, başka şeylere  yönelebilirdim. Fakat sevdiğim biri söz konusu olduğunda durum tamamen  değişir. Çünkü benim, ölümü bir son olarak kabul edemeyeceğim durum sevdiğim birinin ölümüdür.” Burada kişiyi asıl yıkan şeyin ölüm ve hatta belirsizlikten ziyade yaşamın çoğullaştırdığı insanların, ölürken de bu kavramı tekil olarak göğüsleyemeyeceğidir.

Nai Nai fark etmeksizin, herkesin onu son kez görebilmesi sağlayacak düğün planlanıyor. Bu sayede herkes tekrar Çin’de toplanıyor. Düğün arka planıyla da beraber karşımıza insan yaşamları içindeki denge simgeleri çıkıyor. Birine ait en acı günün başkasının hayatında koca bir mutluluğa isabet etmesi, bu oyuk dengenin sembollerinden biri konumunda. Geleneksel inançları gereği, düğünden önce yaptıkları mezar ziyareti de, ölüm ve hayatın coşkusu arasındaki kopmaz bağı da inanç çerçevesinden sunuyor. Ölüp gitmiş ruhlardan hayata dair dilekler niyet etmek, bu bağı da ayrışmaz bir siyah ve beyaz haline getiriyor.“Doğduğumuz anda ölmeye başladığımız gibi” ya da bir saati kurduğumuzda çoktan uyanmaya hazırlandığımız gibi…

Batıdaki yaşama adapte olmaya çalışan Doğu kültürüne içkin bireyler üzerinden, bir tarafa kötüdür şeklinde bir yaklaşım atfetmekten ziyade yanlış ya da kötünün aksine sadece bir farklar bütünü olduğu fikrinin altını çiziyor. Annelerinden hastalığını saklamanın Amerika’da illegal olduğunu söylerken oryantalist bir tutumdan ziyade başka bir opsiyonu da sunuyor. Bireyin kendi yaşamı üzerinde öz hakları olduğu görüşü karşımıza çıkarken bunun kararının yine bireyin kendisine ait olduğunu belirten tavrın yanında bu sorumluluğu üstlenmeyi yeğleyen bir diğer tavırla karşılaşıyoruz. Amcasının bu duruma içkin tavrı ise belki de en çok bir tarafa hak verir tutumdayken, Lulu Wang bilhassa bu konuda,  iki kültür arasında bir tavır takınmadığının da altını çiziyor verdiği röportajlarda.

Sana göre birinin yaşamı sadece kendisine aittir. Ama işte bu doğu ile batı arasındaki fark. Doğu’da birinin yaşamı bir bütünün parçasıdır. Aile.

Nai Nai’ye hissettirmedikleri  bu acıyı ve yükü kendi aralarında bölüştüren aile “iyi huylu bir gölge” görevini üstlenerek kurdukları plana sadık kalmaya çalışıyor. Emmanuel Levinas, tam da bu hususla ilişik olarak “ötekinin ölümünün sorumluluğundan” bahseder. Ötekiyle kurulan duygudaşlık ve dayanışmanın, onun için sorumluluk almayı gerektirdiğini dile getirir. Levinas, ötekinin sorumluluğunu öteki yaşıyorken bir duygu ve dayanışma bazında ele aldığı gibi ölümünde de bu sorumluluğun devam ettiğinin altını çizer.

Bunun yanı sıra,  bu sene izlediğimiz pek çok filmde ihmal edilen ve yahut zamanlama sorunu yaratan arka plan müzik kullanımı açısından şahane bir örnek niteliğinde. Sahne duygusunun gerektiği tonda ve seyirciyle arasında kurduğu köprüyü sağlamlaştırmaya olanak sağlayan başarılı tercihlerle tam yerin dolduruyor. Alex Weston imzalı soundtrack içeriğindeki “granma on the roof” klasikler arasına girmeye aday bir parça.

Birine veda ediyor olduğumuzu bilseydik ne yapardık, sorusuyla da her karakterle beraber yüzleşiyoruz. Karakterlerin trajedisi, hayatın içinde yer etmiş rutin bir bekleyişin ötesinde, onaylanmış bir tahribatın çökmesini beklemek üzerine kurulu. Aslında her saniye ölümle beraber yaşarız ki tanımadığımız binlercesi tam da şu anda “ölümle yapılan kusursuz anlaşmayı” nihayete erdirmek üzeredir. Fakat alınan bir yaranın beraberindeki bekleyiş, aslında hep dezavantajlı olduğun bir oyunun artık tamamen aleyhine geçişini izlettirir. Filmde olduğu üzere, hayatın içinde çoğalmak ölümün tekil etkisini ortadan kaldırır. Yaşanacak bir son, bir eşe, bir çocuğa ve bir aileye sirayet eder.

Sinemanın duygusal kodlarını çok iyi çözümlemiş ve uygulamış bir yapım olarak The Farewell, çoğu izleyiciye kendini sevdirecek bir film fakat bazılarıyla kurduğu bağı da herkese hissettirmeyecek türden.  Derin bir soluk alıp enerjiyi vücudumuzda yayarak kendi Nai Nai hikayelerimizi, sonra herkesin bildiği yalanlarımızı ve kimsenin bilmediği gerçeklerimizi düşünürken “HA” diyerek bağırabilenler olacaktır muhtemelen.  Bu filmin en cezbedici yanı da bu, çünkü bu bize ait bir film. Bir baş yapıt değil, çoğu film kadar yankı da uyandırmayabilir ama kendimize ait bir film olabilir.

Kaynakça

Başarer Dilek, Başarer Zeynep ( Ağustos 2016). “Ölüm Kavramına Martin Heidegger ve Emmanuel Levinas Açısından Felsefi Bir Bakış”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi.

Tags from the story
Diğer yazıları İrem Turhan

Çifte Hayatlar: İki Yüzlülüğün Kabulü

  Bünyesinde çok tanıdık simaları barındıran Doubles vies (Çifte Hayatlar) filmini kabaca...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir