Parasite (2019)

Parazit 2019’da oldukça popüler olan ve epey de beğenilen bir film olarak karşımıza çıktı. Hakkında pek olumsuz yoruma rastlamadığım için, hatta 2010’ların en iyi filmleri listesine bile dahil edildiğini gördükten sonra özellikle değerlendirilmesi gerektiğini düşündüm ve filmi beğendim. Tabii ki altta bahsedeceğim eleştirilerim var ancak çekilme niyeti ve hedef kitlesi düşünüldüğünde bence gayet güzel bir noktada. Sosyal bilimsel bir gözle bakıldığında da malzemesi çok; bu yüzden ben de kendi gördüklerimi ve düşündüklerimi aktararak belki okuyanda yeni bir merak oluştururum niyetiyle bu yazıyı yazma kararı aldım. Bence entelektüel dünyayla bir şekilde ilişkisi olan entelektüellerin yapabileceği en iyi şeylerden biri bu tarz fırsatları söylemek istediklerini söyleyecek şekilde değerlendirmektir.

Film iki birbirine zıt yarıdan oluşuyor. İlk yarısında daha komik, işçi sınıfına mensup bir ailenin burjuva “umursamazlığından” faydalanarak kendilerine nasıl yer edindiğini görürken, ikinci yarısında tarihten süregelen bazı proletarya-burjuva zıtlığı detaylarından (koku gibi) tırmandırılan bir gerilim ve şiddetlenme işleniyor. İlk kısımda sosyal bilim açısından kayda değer bir malzeme yakalayamadım.

Genel olarak baktığımızda ilk göze çarpan şey işçi sınıfıyla ilgili olan konseptlerin hep aşağıda bulunması. Yani bodrumda yaşamalarından öte, mesela gece evde kaldıktan sonra kaçarken de görülebileceği üzere (selin olduğu gece) epey bir merdiven iniyorlar kendi mahallelerine gitmek için. Bu tabii ki bir tesadüf, ya da “E Seoul öyleymiş ondandır” değil, kasıtlı olarak o zıtlığı ve eşitsizliğin boyutlarını göstermek için konmuş olan bir detay. Hatta o kadar yukarıdan aşağıya doğru indikleri gece tüm mahalleyi sel basıp evlerini kaybetmeleri de “manidar” oluyor. Peki neden manidar?

Yağmur genel olarak sinema analizi literatüründe “temizlenmek, arınmak” anlamında kullanılır. Sinema bir anlatım biçimi olduğu için, nasıl ki bir kitapta bir detay yok yere verilmiyorsa film çekerken de (yani en azından analize değer filmlerde diyelim) öylesine bir detay konmaz. O yüzden genel olarak bir filmde yağmur yağıyorsa, ya melankolik/kasvet bir atmosfer içindir (ki genelde ABD filmlerinde böyledir); ama eğer yağmur filmin içinde bir şeylere sebep oluyorsa olay akışı olarak, arkasında bir sebep aranmalıdır. Hava durumları kuvvetli bir anlatım aracıdır.

Filmde dikkat ederseniz yağmurun yukarıdan aşağıya doğru yağdığına çok vurgu yapıyor yönetmen, hatta bir yerde çocuk bekliyor, yakın çekim ayakkabılara girerek yağmurun nasıl sel olup da hızla yukarıdan aşağıya doğru aktığını gösteriyor. Burada aslında çok güzel bir “arınma akışı” versus “pislik akışı” zıtlığı var. Nasıl ki anne öbür gün arabada “iyi oldu temizlendik” derken adam evini kaybettiğini anımsıyorsa; o yağmurun da yukarıdan aşağıya akması, toplum içinde de üst sınıfların pisliğinin alt sınıfların hayatlarını nasıl etkilediğini gösterir nitelikte. Klozetten lağımın taşması, kızın onun üstünde oturup sigara keyfi yapmaya çalışması da bunun nasıl olağanlaştığının ve günlük hayatlarına sirayet ettiğini gösteriyor.

Hatta bunun işçi sınıfındaki ana karakterlerimizin burjuva hayatına bir geceliğine bile olsa dokunabildiği bir gecenin ardından olması da filmde “planların zıt gitmesiyle, gitmemesiyle” açıklansa da aslında daha sol literatürden bu “o sınıftaki insanların planlarının sürekli burjuvaya bağlı olması ve sonsuz bir tek yönlü sömürüye girildiği” yönüyle de açıklanabilir.

Peki bu yağmur nelere sebep oluyor? Ailenin bir gecelik keyifleri sırasında evin eski çalışanının/dadının gelmesine ve bu yolla bodrum katında yaşanan olayları öğrenmelerine yol açıyor. Ayrıca evin asıl sahiplerinin kamptan erken dönmesine, ve sınıflar arası ilk toplu sıcak temasa sebep oluyor. Önce ilkinden başlayalım.

Mantıksal olarak düşündüğümüz zaman ailenin ev hayatı boyunca oradan gelen gideni fark etmemiş olmaları hayatın olağan akışına aykırıdır, filmi beğenmeyenler varsa dolaysız storyline’da böyle bir anlamsızlık gerçekten de var. Ancak, yine tesadüfen ya da ailenin fazla vurdumduymaz olması nedeniyle olmuyor bu. Evin eski sahibinin ünlü bir mimar olmasının özellikle vurgulanması evin şeklen üst düzey olduğu konusunda bir açıklama olduğunu düşünenler olmuş olabilir, ancak bu birkaç kez gerçekleşiyor. Labirente benzer bir yapıdan inilmesi (oldukça Kafkaesk bir labirent gibi ilk inişleri hatta) ve evin orasına öyle bir yer yapılması da yine sığınak olarak açıklansa da; bence Engels’in “Urban Life of the Poor” kitabına oldukça kuvvetli bir ithaf var.

Şöyle ki, Engels’in Urban Life of the Poor denemesinde, sanayi devrimi sonrasındaki İngiltere şehirlerinde (özellikle Manchester ve Londra haliyle) yaşanan değişimler, gettolaşma, şehir hayatında yaşanan derin eşitsizlik anlatılıyor. Anlatan kişi Engels olduğu için de, tabii ki bu oldukça Marxist bir perspektiften ele alınıyor. Haussmann’ın Paris’i yeniden inşasına da yapılan atıflarla, kısacası şehirler kurulurken bu mimarların nasıl şehirleri burjuva odaklı inşa ettiğini ve nasıl alt sınıf insanları devlet gücüyle (Napoleon III fonlar Paris’in Yeni İnşasını) yeniden belli yerlere yerleştirerek gettolaşmalara yol açtığından bahsediyor. Engels’in haritalarla da yaptığı sağlamalarda (bugün x bir Avrupa şehrine gittiğinizde de görebileceğiniz gibi) şehir hayatında alt sınıflar, burjuva eliyle öyle yerlere yerleştiriliyor ki burjuva günlük hayatında bu sınıfla asla etkileşime geçmiyor. Görmüyorlar, haberleri bile olmuyor. Sanki işler öyle kendiliğinden hallediliyor da, burjuva bu işlerin nasıl olduğuyla o kadar ilgilenmiyor ki; bu şehirlerin dizaynına bile sirayet ediyor. Böyle bir izole etme çabası ve kendini koruma çabası ta o zamanlardan beri var. Bugün de zaten burjuva sitelerinin etrafının öyle çevreli güvenlikli vs. olması ta o zamandan beri süregelen bir pratik aslında. Hatta filmdeki o koku detayı, annenin “metroya binen insanlar çok kötü kokuyor” vs. demesi, aslında ne kadar herkeste olabilecek bir şeyin burjuvanın günlük hayatından izole edildiğinin başka bir göstergesi. Yani aynı şehir içinde farklı hayatlar sürülürken, o ev de apayrı hayatların sürdüğü bir şehre evriliyor bir nevi.

Sonuç olarak, yukarıda bir hayat sürerken, alt katta bambaşka hayatların olduğunu görmüş oluyoruz. İki ailenin Park ailesiyle çalışmak için, onlardan para almak için birbiriyle kapışması da, aslında o sömürü düzenine girmek için yapılan pis yarışma, birbirini öldürme seviyesine kadar gelmesi kapitalizmin, kapitalist ilişkilerin insanları nasıl kendi özlerinden uzaklaştırarak; emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan proletaryanın bu zor koşullarda ölümle, şiddetle nasıl hayatlarının günlük akışlarında düzenli olarak angaje olduklarını gösteriyor (Altta yaşayan adamın mors alfabesiyle bir şeyler anlatmaya çalışırken hala Bay Park’a tapar halde olması, sonra aynısının aile babasının da yapması da bunu gösteriyor).

Doğum günü sırasında yaşanan proleter ayaklanma zaten yeterince sol perspektif bir olay; haber kanallarında “yer yarıldı da adeta içine girdi” demesi de önceki paragrafta bahsettiğim duruma bir delalet. Bu insanlar kayboluyor ve kimse farkında olmuyor (adamın içeri kaçış görüntüleri gösterilirken güvenlik kamerasının özellikle gösterilmesi detayı, aslında bunu anlama araçları var, ancak görmüyorlar anlamına geliyor).

Aslında film hakkında söylemek istediklerim bundan ibaret, buna ek olarak bir de eleştirimi belirteyim. Filmde her şey güzel giderken, bağlanmayan bir iki detay haricinde, bir anlama gelme ihtimali olan sembollerden ilk olarak göze çarpan o koca anlamsız taş (Min’in öğretmen erkek çocuğa verdiği) var. O taş filmin ana storyline’ından paralel olarak bir yol izliyor. Taş önce geliyor, anlayamıyorlar; evi sel basınca çocuk taşı selden kurtarıyor; sonra o taş kendi “ölüm” aracı oluyor. Daha sonrasında ise sonlara doğru suda bir yere konuyor, tam o çocuğun “çalışıp zengin olup evi geri alma” hayalleri kurduğu sırada. O ne anlama geliyor? Her şeyin yerli yerinde olduğu bir dünya hayali; bir fonksiyonalite atfetme. Film sınıf bilinci üzerinden gayet güzel giderken bunun kabullenilmesini de filmin Güney Kore’den çıkmasına bağlıyorum; neticede kapitalizmi oldukça içselleştirmiş bir yer. Eleştirisini de bir yere kadar yapabiliyor maalesef.

Yazıyı bir öneriyle bitirmek istiyorum. Daha iyi, daha yalın, daha realist bir benzer film için 2002 yapımı Güneşli Pazartesiler’i öneririm. Çok vurucu bir filmdir. Bu konseptten bağımsız olarak, ev içinde yaşanan paralel hayatlar gibi enteresan bir konsepti seven, ya da bu filme benzer filmler arayanlar için de 2004 yapımı İspanya filmi olan The Uninvited Guest var, onu da eklemiş olayım.

Diğer yazıları Site varsayılanı

The Platform (2019): Psikanaliz, Sol Perspektif ve Hristiyanlık Anlatısı Kavşağında Bir Don Kişot

Bu yazıda film hakkında kendi bildiklerimi aktarıp, “görünenin ardında ne olabilir, yönetmen...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir