The Irishman: Bir Devrin Sonu

“Duydum ki evleri boyuyormuşsun.”

Mafya temalı suç filmi denildiğinde akla belki de ilk gelen yönetmen olan ve 1995 yapımı Casino’dan sonra klasik gangster temalı filmlerine bir nokta koyan Martin Scorsese, 2019 yapımı The Irishman ile bu türde son sözünü söylemek üzere geri döndü. Aslında uzun yıllardır yapılması düşünülen ve birçok stüdyodan red yemesiyle birlikte bir türlü hayata geçirilemeyen bir proje olarak kalmasının ardından, Netflix’in hatırı sayılır bir bütçe ayırması ile birlikte sonunda çekimlerine başlanmış ve bu haber sinema dünyasında –haliyle- büyük yankı uyandırmıştı. Özellikle filmin kadrosunda Scorsese ile en son 24 sene önce, Casino filminde birlikte çalışan Robert De Niro’nun, yine yönetmenle en son aynı filmde birlikte çalışmış olup uzun yıllardır kendisini beyaz perdede göremediğimiz Joe Pesci’nin ve yönetmenle ilk kez çalışacak olan Al Pacino’nun olduğu açıklandığında, sinemaseverler için ortalık bayram yerine dönmüştü bir anda. Herkes filmin yüksek beklentileri karşılayıp karşılayamayacağını merak ederken ve Scorsese de Marvel filmleriyle ilgili sözleri sebebiyle uzun süredir gündemdeyken, film sonunda 27 Kasım günü Netflix’te yayınlandı ve filmin beklentilerimi karşılamakla kalmayıp birkaç adım ötesine de ulaşan bir film olduğunu diyebilirim.

Film, hikayesinin temelini Charles Brandt’ın 2004’te yayımlanmış olan, Amerika’nın kendi dönemindeki ünlü simalarından sendika lideri Jimmy Hoffa’nın konu edildiği I Heard You Paint Houses adlı kitaptan alıyor. Filmin kadrosunda, bahsetmiş olduğum oyuncuların yanısıra Harvey Keitel, Bobby Cannavale, Anna Paquin gibi isimler mevcut. Üç buçuk saati bulan dev süresiyle türün sevdalısı olmayan kimi seyircileri zorlaması muhtemel olan filmin başrolünde Robert De Niro, filmin adında da belirtilen “İrlandalı” Frank Sheeran karakterine hayat vermiş. 2. Dünya Savaşı sonrasında ülkesine dönen, kamyonuyla et taşımacılığı yaparken aynı zamanda birtakım yasa dışı işlere de bulaşmakta olan Frank’in, bir gün kendisi gibi kirli işler yapan bir mafya olan Russell Bufalino (Joe Pesci) ile tanışması sonucu hayatının da önemli oranda değişmesine tanık oluyoruz. Scorsese’nin Goodfellas ve Casino filmlerinden de aşina olduğumuz üzere bir anda çıkış yakalayarak sürekli ilerleyen kariyerinde ve suç dünyasında önemli yerlere gelen Frank’in, bu yolda sendika lideri Jimmy Hoffa (Al Pacino) ile tanışmasıyla birlikte hikaye bir başka boyuta evriliyor. Amerikan tarihinin birtakım önemli olaylarıyla da eş zamanlı işleyen hikayeye; çok katmanlı yapısı ve beklenildiği üzere muhteşem oyunculuklar, ustaca yönetim ve başarılı bir kurgu da eklenince ortaya Scorsese’nin kariyerindeki en iyi filmlerden biri ortaya çıkmış.

Mafyanın birçok alanda sözünün geçtiği, sistemin açıklarından faydalanarak kendine ve çevresine avantaj sağlamayı alışkanlık edinmiş yeraltı dünyası insanlarının yaptıklarının yanına kar kaldığı bir hikaye üzerinden; ihanet, düzenbazlık, aile, hukuk sistemi gibi kavramlar üzerinden etkileyici mesajlar verirken hiçbir noktada yalpalamıyor, odağından uzaklaşmıyor. 2. Dünya savaşının sonlarından günümüze uzanan upuzun bir süreci kapsamasına rağmen, filmde büyük bir karakter gelişimine şahit olabilmek söz konusu değil. Bu durum film için elbette bir handikap olmayıp bilakis filmin sonlarına doğru gelişen olayların da etkisiyle insan doğası üzerine birtakım vurucu şeyler söyleyebilmesine olanak tanıyor.

Goodfellas ve Casino’ya benzer yapıda ilerleyen senaryoda Scorsese her zaman olduğu gibi yönetmenlik becerilerini karakterlerin yaşadığı iç çatışmaları ustaca göstermesiyle, uzun bir zamana yayılmış olduğundan sündürmeye hayli müsait olan bu hikayeyi ustaca anlatmış olmasıyla, tutarlı karakterleri ve neredeyse hiç sekteye uğramayan ritmiyle göstermiş. Frank’in ödül gecesi sekansı ve orada Russell-Jimmy, Frank-Jimmy ve Frank-Russell arasındaki diyaloglar öyle ustaca çekilmiş ve karakterler arasındaki gerilimi öyle etkili şekilde vermiş ki hayran kalmamak elde değil. Filmin kurgusunu ise her zaman olduğu gibi yönetmenle uzun yıllardır çalışan Thelma Schoonmaker üstleniyor ve bazı jump-cutlarda gözüme batan ufak tefek sorunlar haricinde hayli başarılı bir iş çıkarmış diyebilirim.

Kadronun mükemmelliği gereği oyunculuklar üzerine konuşmaya pek gerek olmasa da biraz bahsedeyim. De Niro’yu gençleştirme tekniği ile gördüğümüz kimi sahnelerin bir tık tat kaçırma potansiyeline sahip olması haricinde, kendisini ekranda gördüğümüz her an kendisinden bekleneni veren bir performans ortaya koymuş; karakterin çelişkilerini, iç çatışmalarını gerçekten kusursuz şekilde göstermiş. Birçok kişi için olduğu gibi benim için de tarihin gördüğü en iyi birkaç oyuncu arasında olan Al Pacino ise Jimmy Hoffa rolünde filmin benim için yıldızı olmakla birlikte, kariyerindeki en iyi 6-7 performansından birini de sergilemiş, adeta şov yapmış. Joe Pesci’ye ise ayrı bir parantez açmak istiyorum. Şu ana kadar Joe Pesci’den izlemiş olduğunuz karakterleri ve kendisinin ismini duyduğunuzda kafanızda oluşan temsilini unutun. Kendisini çoğunlukla babacan gibi gözükse de çabuk yükselebilen ve sinirlendiğinde yeri yerinden oynatan karakterleri oynarken izlemiş olsak da bu filmde daha uysal, ayakları yere basan, içinde fırtınalar koptuğunu hissettirse de bunu fazla belli etmeyen bir karakteri olağanüstü bir beceriyle yansıtmış. Kendisine bu filmde oynamak üzere teklif götürüldüğünde başlarda reddedip Scorsese ve De Niro’nun büyük uğraşları neticesinde kadroya dahil olmuş olduğunu da belirtmek gerek.

Filmin süresinin çok uzun olduğu ve 30 ila 60 dakika kadar kısa olsa daha iyi olacağı yorumlarına ise katılmadığımı söylemeliyim, “Şurası olmasa da olur muymuş acaba?” diyebileceğim iki veya üç sahne belki vardır tüm filmde. Üç buçuk saatin hakkını gayet veren bir anlatım ve tempo mevcut. Ancak keşke bu filmi sinemada izleyebilme imkanı olsaydı demeden de edemiyorum. Netflix, filmin Oscar ödüllerine dahil edilebilmesi amacıyla filmi belirli ülkelerde ve belirli sayıda salonda vizyona soktu ancak bu ülkeler arasında Türkiye yok. Film Netflix’in değil de herhangi bir stüdyonun olsaydı bu uzunlukta ve yönetmenin de dediği gibi böyle bir final sahnesine sahip bir film izlememiz pek de mümkün olmazdı tabii, bu da ayrı bir konu.

The Irishman, gangster filmlerinin en azından bildiğimiz anlamıyla sonunu simgeleyen, her şeyiyle “bir devrin sonu” havası taşıyan ve bu kapanışı olabilecek en iyi şekilde yapan, kesinlikle görülmesi gereken muhteşem bir film. Scorsese’nin en iyi filmleri arasında da Taxi Driver, Goodfellas ve Raging Bull gibi başyapıtların hemen arkasından bu filmi hiç düşünmeden yazamıyorsam, bilin ki sebebi akıl almaz bir filmografiye sahip olan Scorsese’nin ta kendisidir.

Diğer yazıları İlker Sönmez

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir