Jojo Rabbit: Bir Çocuğun Gözünden…

Boy, What We Do in the Shadows, Hunt for the Wilderpeople ve Thor Ragnarok ile dünya çapında ilgi çeken Avusturalyalı yönetmen ve oyuncu Taika Waititi’nin son filmi Jojo Rabbit açılışını 44. Toronto Film Festivali’nde yaptı ve halkın seçimi ödülüne layık görüldü. Film iki adaylık aldığı Altın Küre’den eli boş dönse de en iyi film dahil altı dalda Oscar adaylığı almayı başardı. Jojo Rabbit ikinci dünya savaşı Almanya’sında geçiyor ama savaştan ziyade savaşın perde arkasına bakıyor. Klişeleri ters yüz eden bakış açısı ve değişik mizah anlayışı ile Thor Ragnarok’a bile imzasını atmayı başaran Waititi, faşizmi ve baskıcı rejimin sebep olduğu yıkımları, önyargıları, haksızlıkları bir çocuğun gözünden kendi yöntemleriyle anlatıyor. Belki ikinci dünya savaşı artık çok gerilerde kaldı diyebilirsiniz ancak  faşizmin sessizce tüm dünyada ön plana çıkmaya başladığı günümüzde filmin anlattıkları maalesef hala güncel ve evrensel.

Annesi ile yaşayan, ablasını kaybetmiş, savaşa giden babasını özleyen 10 yaşında bir çocuk olan Jojo, tüm bir ulusa söylenen ve büyüklerin bile isteye inanmayı seçtiği yalanlardan başka inanacak bir şeyi olmadığından kendisini katıksız bir Nazi olarak görüyor. Hatta bu konudaki adanmışlığının kanıtı olan bir hayali arkadaşı var. Ne zaman kalbinden ve aklından geçenler onu tereddüte düşürse  bu hayali arkadaşa sığınıyor. Çocuk aklıyla topluma karışmanın, kabul görmenin yolu ne kadar karanlık ve acımasız olursa olsun  o yolda yürümeye çalışıyor. Nazi kampına diğer çocuklarla birlikte eğitime alınan Jojo’nun istenildiği kadar gaddar olmadığı ve askerliği eline yüzüne bulaştıracağı anlaşılınca  bildiri dağıtmakla görevlendiriliyor ve  tam da bu nedenle kendine güvenini yitirmişken tesadüf eseri evlerinde saklanan genç Yahudi kızı keşfediyor.   Jojo bir Nazi olarak kaybettiği itibarı geri kazanmak için bu kız sayesinde Yahudiler hakkında bir kitap yazarak onları daha kolay tanımayı ve yakalamayı, böylelikle Führer’in gözüne girmeyi planlıyor ama işler hiç te umduğu gibi gitmiyor. Jojo yavaş yavaş büyümeye ve dünyanın onun gözüne görünenden ne kadar farklı olduğunun bilincine varmaya, kendine bile itiraf edemese de kendi kararlarını almaya başlıyor.

Oyunculukları, senaryosu ve kurgusu sayesinde su gibi akan film aslında izleyeni şaşkına çevirecek kadar hızlı ton değiştiriyor ama bunu pek yadırgamıyoruz  çünkü film seyirciye olanların  bir çocuğun gözünden anlatıldığını ve onun gibi dikkatinin çabuk dağıldığını, sevincinin, ilk aşkının, hüznünün ve korkusunun hep çocuksu bir hayal dünyasında, onun çerçevesinden yaşandığını hissettiriyor. Müzik seçimleri (özellikle açılış sahnesindeki Beatles dokunuşu filme çok yakışıyor) gerçek ile masal arasında bir çizgide resmedilen Berlin atmosferi ile de bu hissi pekiştiriyor. Üstelik film bu çocuksu bakış açısını çoğu zaman sadec  Jojo’ya mal etmiyor, aksine tüm karakterler belki Rosie hariç sanki çocuk aklıyla hareket ediyor. Jojo Rabbit’in zaman zaman kaba ve abartılı olarak algılanabilecek ve bu nedenle belki herkes için çok cazip olmayabilecek espri anlayışı da bundan besleniyor aslında. Waititi’nin faşist Almanya’sı ancak bir çocuğun inanacağı kadar mantıklı ama filmde mizah malzemesi olarak kullanılan hemen her şeyin abartılmış olsa da aslında gerçeklik payı var. Dinleri, ırkları yüzünden insanların yakılmasına sıcak bakan bir zihniyetin Yahudilerin kuyruğu, boynuzları olduğuna inanması sürpriz olmazdı diyor Waititi. Tabii taşlanan genellikle Nazi Almanya’sı, karikatürize edilen Hitler ve faşist zihniyet olunca bu düz mantığı hoş görmek, hatta Nazilere hakaret eden esprilerden garip bir tat almak mümkün oluyor.

Jojo Rabbit’in öyküsü Christine Leunens’in Caging Skies adlı kitabına dayanıyor. Senaryosu ise Taiki Waititi’ye ait. Yönetmenlik kategorisinde akademinin radarına giremeyen Waititi en azından uyarlama senaryo dalında adaylık kazanmayı başardı. Aslında senaryonun dinamik yapısı, mizahi yaklaşımı yanında, yaratmış olduğu  sıradışı karakterler de Jojo Rabbit’in en önemli kozlarından biri. Tabii bu sıradışı  karakterlere başarıyla hayat veren  oyunculara da ayrı bir parantez açmak lazım. Jojo’yu canlandıran henüz 12 yaşında olmasına rağmen Altın küre adaylığı alan Roman Griffin Davis doğal yeteneği ile  filmi zaten büyük ölçüde sırtlıyor. Arkadaşı Yorki’yi canlandıran Archie Yates,  Hitler’i canlandıran Waititi fanatik hemşire Rebel Wilson (Hemşire Rehm) ve Tomasin Mc Kenzi (Elsa) de gayet iyiler. Elbette Oscar adayı olan Scarlet Johanson (Rosie) da hem cesur ve güçlü  hem merhametli ve eğlenceli anne rolüyle göz dolduruyor. Yine de tüm bu başarılı oyunculukların arasında gey bir Nazi subayı yüzbaşı Klenzendor canlandıran Sam Rockwell’in eğlenceli  performansı kanımca  bambaşka bir seviyede.  Ayrıca Klenzendor’un kendi tasarımı olan üniforması ve Rosie’nin  kıyafetleri başta olmak üzere  son derece başarılı kostüm tasarımlarının  da Oscar adaylığı kazandığını  belirtelim.

Sonuç olarak Jojo Rabbit kanımca senenin en büyük sürprizlerinden biri. Bir açıdan kaba sayılabilecek espri anlayışına rağmen naif, karikatürize karakterlerine ve anlatımına rağmen gerilimli ve acıklı öyküsüne rağmen eğlenceli ve umutlu bir film. Acıklı yanı Pan’ın Labirenti’ni, eğlenceli yanı Moonrise Kingdom’ı anımsatıyor ancak yine de özgün bir çizgi tutturmayı, faşizmi yerden yere vururken keyifli bir seyirlik olmayı başarıyor.

Diğer yazıları Ayşe Başak Uçan

Martin Eden: Kalemin Aydınlığı

Jack London’ın 1909 yılında yayınlanan romanı Martin Eden, 1800’lü yıllarda Amerika’da gemilerde...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir