Jojo Rabbit Film Eleştirisi

Sinema tarihinde nazilerle ilgili birçok film yapıldı ve bu filmlerin geneli dram türünde işlenen filmlerdi. Schindler’in Listesi ( 1993), Piyanist (2002) ve Saul’un Oğlu(2015) gibi ağır dram içeren filmlerle insanlığın en büyük vahşetlerinden biri olan Yahudi soykırımının acılarına ayna tutulmuştu… Nazi faşizmi gibi insanlığın vicdanında derin yaralar açmış bir meseleyi dram türü dışında işlemek kimsenin kolay kolay cesaret edemeyeceği bir işti fakat Hitler henüz hayattayken ilk olarak sinema duayeni Charlie Chaplin’in kara mizah tadında politik bir taşlama olan ‘’Büyük Diktatör (1940) filmiyle dram türünün dışına çıkıldı. Bu filmi de Hayat Güzeldir (1998), Hayat Treni (1998) gibi komedi-dram türünde çekilmiş filmler takip etti.

Hatta Timo Viorensola 20102’de ve 2019’da ‘’Ayın Karanlık Yüzü ‘’ serisini çekerek Nazi faşizmine bilim-kurgu ve komedi türünü fantastik ögelerle harmanlayarak özgün bir yorum getirdi. Böylelikle Yahudi soykırımının sadece dramla değil farklı türlerle de gayet başarılı bir şekilde anlatılabileceği görüldü. Taika Waititi’nin on yaşında bir çocuğun bakış açışıyla kara mizah tarzında bir komediyle kurguladığı Jojo Rabbit de Nazi faşizmine özgün ve sıra dışı bir yorum getiriyor. Christine Leunens’in ‘’Caging the Skies’’ adlı romanından beyaz perdeye uyarlanan Jojo Rabbit, annesiyle birlikte yaşayan Hitler hayranı on yaşındaki Jojo Betzler’in (Roman Griffin Davis) başından geçen olayları ve bu olaylar neticesinde yaşadığı duygusal ve zihinsel değişimleri ele alıyor. Jojo, Nazi gençlik kamplarında askerlik eğitimi alırken kendisine verilen tavşanı öldürmesi emredilir fakat Jojo her ne kadar Hitler hayranı olsa da yüreği bir tavşanı öldürmeye el vermez ve tavşanı bırakır. Bunun üzerine ona Tavşan lakabı takılır. Jojo, hayal dünyasında da Adolf Hitler’i (Taika Waititi ) en yakın arkadaşı olarak kurgulamıştır. Her yerde sürekli olarak onunla konuşur, onu rehber edinir kendine. Jojo’nun Nazi karşıtı annesi Rosie’i (Scarlett Johansson) ne kadar uğraşsa da onun Nazi öğretisiyle yıkanmış beynini temizleyemez.

Filmi izlerken uzun bir süre Jojo’nun yaşadığı yoğun kafa karışıklığına, kendi içinde yaşadığı çatışmalara şahit oluyoruz. Bu çatışmanın en büyük sebebi de annesi Rosie’ye olan derin sevgisi ve hiç beklemediği bir anda karşısına çıkan on altı yaşındaki Yahudi kız Elsa’dır. Taika Waititi film boyunca faşizm karşıtlığını mizahi bir dille yorumlarken aynı zamanda çocukluğun masumiyetinin güzelliğini de bize hissettirmeye çalışır. Jojo Rabbit kara mizahla örülmüş ve içinde faşizmin insanı nasıl aptallaştırdığına dair epey gönderme taşıyan kurgusu ve oyuncuların karakterlerini hiç sırıtmadan canlandırması sayesinde sürükleyiciliğini hiç kaybetmiyor. Oyunculuklara baktığımızda özellikle çocuk oyunculardan Jojo’yu canlandıran Roman Griffin Davis’in, Thomasin McKenzie’nin (Elsa) ve Archie Yates’in(Yorki) çok başarılı olduğunu görürüz. Çocuk oyuncuların dışında Hitler’i canlandıran yönetmen Taika Waititi, Scarlett Johansson(Rosie ) ve Sam Rockwell( Subay Klenzendorf ) da ön plana çıkıyor. Scarlett Johansson’nın filmdeki Rosie performansıyla 92. Oscar ödüllerinde en iyi yardımcı kadın oyuncu adaylığını kazanmayı hakkettiği rahatlıkla söylenebilir.

Jojo Rabbit; müziğin dramatik yapıyla güçlü uyumu, özgün dönem tasvirleri (özellikle de kostüm), iç ve dış mekan tasarımları ve sıcak renk yelpazesinden oluşan sinematografisi sayesinde kendi türü içinde öne çıkmayı başaran bir film. Jojo Rabbit, klasik bir Nazi ya da II.Dünya Savaşı filmi bekleyenlerin kolay kolay seveceği bir film değil. Film hakkında yapılan yorumlara bakıldığında da eleştirmenlerin şimdiden iki gruba ayrıldığını görüyoruz. Bazıları filmin Nazi faşizmini sulandırdığını, soykırımda ölenlerin anısına bir saygısızlık olduğunu hatta Nazileri sempatik göstermek gibi tehlikeli bir alan açtığını savunurken bazıları da Nazi faşizminin etkileyici bir kara mizahla ele alındığını savunuyor. Ben de Nazi faşizminin etkileyici bir kara mizahla anlatıldığını düşünenlerdenim. Filmin hiçbir yerinde ne Hitler’e ne de onun askerlerine zerre kadar sempati duymadım aksine faşizmin içindeki sınırsız aptallık gayet iyi yansıtılmış. Jojo Rabbit filmine faşistlere yapılan sinsice bir övgü demek zorlama bir yorum. Yahudi olmasından dolayı Taika Waititi’nin böyle bir filmi çekmiş olması bile birçok kişiye göre çelişki gibi görülebilir. Film bittikten sonra acaba Auschwitz’te katledilmiş insanların yakınları bu film hakkında ne düşünürdü, diye merak da etim. Bunun da cevabını yine Waititi: Auschwitz toplama kampında ailesini kaybeden bir kadın, fikir ayrılığına sebebiyet veren bir film olmasına rağmen Jojo Rabbit’i çok beğendiğini, eğer izlemiş olsalardı ailesinin de bu filmi çok beğeneceğini söyledi. Ünlü ya da eleştirmen olmayan birinden bu yorumu duyduğum için çok mutlu oldum ve insanlardan bu tarz yorumlar gelince ya da 14 yaşındaki bir kızın filmi izledikten sonra ağladığını duyduğumda, benim için çok değerli oluyor ve bunlar, bana önemli bir film yaptığımı hatırlatıyor.’’ sözleriyle veriyor. Evet, faşizme karşı insanlık adına daima tetikte olmalı, faşizme kurban edilenlerin anısına da saygıyı elden bırakmamalı fakat bunu yaparken sanatın yaratıcılığına da ket vurulmamalı. Aksi takdirde sanat sonsuz bir tekrardan başka bir şeye dönüşmez bu da özgünlüğü ortadan kaldıracağı gibi tek tipçiliğin egemen olmasına sebebiyet verir.

Jojo Rabbit’in özellikle de en iyi film dalında Oscar’a aday gösterilmesi beni şaşırttı. Jojo Rabbit’in 1917, Irishman ve Joker’in yanında bu ödülü alma şansı da yok. Jojo Rabbit en iyi film olacak kadar sarsıcı ve unutulmaz bir film olmasa da Nazi filmlerine getirdiği özgün, sıra dışı yorumuyla izlenmeyi hakkeden önemli bir film. Umarım bundan sonra da faşizmi anlatan filmleri beyaz perdede görürüz çünkü 21. yüzyıla gelmemize rağmen insanlığın en utanç verici ve aptalca belalarından biri olan faşizm birçok coğrafyada hâlâ varlığını sürdürüyor ve özellikle de sosyal medyada her gün ırkıyla ya da başka değerleriyle üstünlük taslayan, saldıran bir sürü şovenistle ya da faşistle karşılaşmamız bile bu tehlikenin boyutlarını göstermeye yetiyor. Bu yüzden de çocukların ırkçılık ve nefret söylemiyle zehirlenmesine izin vermemeliyiz ve onları insancıl yetiştirmeliyiz. Jojo Rabbi’in de asıl derdi de bu zaten.

Diğer yazıları Mahmut Yavuz

Boyalı Kuş: Çıldırışın Anaforunda

‘’Gözümde kötü ruhların işlerini nasıl yürüttüklerini canlandırmaya çalıştım. Tıpkı sürülmüş tarlalar gibiydi...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir