The Platform (2019): Psikanaliz, Sol Perspektif ve Hristiyanlık Anlatısı Kavşağında Bir Don Kişot

Bu yazıda film hakkında kendi bildiklerimi aktarıp, “görünenin ardında ne olabilir, yönetmen nerede neyi kastetmek istemiş, neye gönderme yapmak istemiş olabilir”i anlatacağım. Sonlara doğru da eleştirilerimi de vereceğim tabii ki. Film aslında fikir olarak orijinal, ancak bir yandan da iki filmin karışımıymış gibi: Delicatessen (1991) ve the Cube’un (1997). İzlemeyenlere de tavsiye olsun, özellikle Delicatessen çok başarılı bir film.

Film tema olarak varoluşçuluk/sınıfsallık ekseniyle, psikanalitik — daha doğrusu oral dürtülerin- kesiştiği bir düzlemde seyrediyor. Bir yandan sol perspektif soslu Kafkaesk bir yapı varken, bir yandan da bunun içine kendi isteğiyle giren birtakım insanların bu yapının içindeki farklı farklı hikayeleri anlatılıyor. Ben filmi incelemek için başlıkta da gördüğümüz üç ana tema üzerinden gideceğim, bu ana başlıkların filmin analizini kapsayacağını düşünüyorum, bunları birbirine bağlayarak açıklayınca güzel bir bütünün ortaya çıkacağını düşünüyorum. Ana karakterden, yani temaların sonuncusundan başlayalım:

1- Don Kişot ve Teoloji:

Filmin açılış sekansında önce restoranı görüyoruz; keman çalanlar, gayet özenle hazırlanmış ve hazırlanmaya devam edilen yemekler, müthiş bir ciddiyet ve işini oldukça disipline yapıyor gibi duran bir beyefendi. Bu çalışmaları gösterdikten sonra ekran kararıyor ve “Üç tür insan vardır: Yukarıdakiler, aşağıdakiler ve düşenler” sözünden sonra zoom-in yapılmış ve açılan bir göz görüyoruz. Bu sinemada “izleyici olayları bu gözün sahibinden görecek/onun hikayesini dinleyecek” demenin çok şık tekniklerinden biridir. Yani film bu sahneyle başladığına göre, film ana karakter Goreng’in perspektifinden anlatılacak bir hikaye.

Hemen başlarda öğrendiğimiz üzere herkesin içeri bir şey alma hakkı varken Goreng bir Don Kişot kitabı alıyor. Don Kişot genel kültürde de bilindiği üzere Bal Porsuğu gibi bir roman karakteri: Cesur, korkusuz ve insan/tüketici gözüne eğlenceli gelen biri. Mal sahiplerine değirmenlere karşı arkadaşı Sancho ile savaşmasına ek olarak bu filmin aslında bel kemiğini oluşturan bir detay Don Kişot’un bu olayları okuduğu kitaplardaki şövalyelerden esinlenerek kafasında kurması; yani Don Kişot kitaplarda okuduğu hikayeleri yine kitaplardaki şövalyeler gibi yaşayan bir karakter. Ayrıca, roman da filmde olduğu gibi ana karakterin tanıştığı yeni karakterler ışığında farklı yollara giden bir roman. Bunu filmle bağdaştırdığımızda resim gayet net bir şekilde ortaya çıkıyor: Goreng yaşamak istediği hikayenin peşinden gitmek üzere Delik’e giriyor.

Don Kişot’a ek olarak filmde bir de teolojik bir yandan Hristiyanlık anlatısı dahil olmaya başlıyor. Goreng de tip olarak zaten İsa’ya benziyor, film ilerledikçe saç baş dağıldıkça daha da benzemeye başlıyor hatta. Don Kişot ve İsa düşününce alakasız 2 karakter gibi dursa da aslında ikisi de dünyadaki sorunlar için, insanlık için kendini feda eden karakterler. Buradaki olay bence şu: Bu filmde Goreng’in Don Kişotvari hikayesini dinliyoruz ancak Goreng’in yaptığı şey Don Kişot’un yaptığından da ötede (kitap ortaçağ civarı güç ilişkilerinin ötesine geçmiyor haliyle), daha insanlığın varoluşuyla ve daha da uzun yıllardır var olagelmiş bazı problemlerle savaşıyor (7 Ölümcül Günah, sonraki paragrafta anlatacağım). Ancak Hristiyanlık veya genel din öğretilerinin aksine, bu savaş kişisel bazda insanın kendi iradesiyle değil; Don Kişot’un yaptığı gibi üretim araçlarının elinde tutanlara karşı gerçekleşiyor. Bu da filmin sahip olduğu ve analizin de ikinci temasını oluşturan sol perspektif kısmına eklemleniyor.

2- Sol Perspektif:

Önceki paragrafta bahsettiğim Hristiyanlık anlatısındaki 7 Ölümcül Günah’ı tekrar hatırlayalım: Şehvet, Gurur, Öfke, Tembellik, Kıskançlık, Oburluk ve Açgözlülük. Ne kadar dinler bunu bence aşırı mıymıy bir şekilde böyle kişinin varoluşuyla ilişkilendirip, “nefsine hakim olmak” gibisinden aşırı bireyci anlatsa da (Zaten günümüz ekonomik sistemine ne kadar entegre olabildiğini Mindfulness gibi yeni new-age tırıvırılarına bakarak görebilirsiniz), filmin bence bize anlattığı bu kadar temel problemlerin de çözümünün politik olduğu. Filmin açılış sekansından devam edersek, Goreng uyandıktan sonra karşısında Trimagasi’yi görüyor ve ana soruyu alıyor: “Ne yiyeceğiz?”. Bu soru da yine bence film için çok temel, ve incelemesi de 7 Ölümcül Günah etrafında bu film analizi içinde benim gördüğüm 2 ana dala ayrılıyor: 1-Sol söylemin yürüttüğü, insanın hayatta kalması açısından olan yemek ve bunun olmasına engel olan politika düzlemi de oluşturan günahlar. 2-Psikanalize kayan, dürtü olarak ele alınabilecek ve 7 Ölümcül Günah’ın aslında hepsini kapsayan bir konsept olarak yemek. Bunlara girmeden önce Delik’i biraz açıklayacağım.

Delik, ilk paragrafta da bahsettiğim gibi sol perspektif soslu Kafkaesk bir yapı, tam Kafkaesk olsa labirent olurdu insan kendini bulmak için onun içinde kaybolurdu; ancak bu dikey olan ve tek yönlü işleyebilen bir yapı olduğu için buram buram sol kokuyor, labirent kadar çok fazla kaybolma şansın yok çünkü sınırların ve yapabileceklerin belli. Ek olarak varoluşçuluktaki bireysel kaybolma yerine Delik’te deterministik ve rijit bir yapı içinde insanlar varolmaya çalışıyor, yani içinde bulunduğumuz düzeni daha realist bir şekilde aktarıyor. Hepsinin ayrı bir hikayesi var ve hepsinin bu yapı içinde varolmak için kendince çözümleri var (yanlarına aldıkları şeyler bunun bir göstergesi). Kimi öldürebileceği bir araç alırken (Trimagasi), kimi sevdiğini (yönetici kadın), kimi ip alarak bu 7 Ölümcül Günah’ın olduğu yapıda (yani dünyada) var olmaya çalışıyor.

Delik’te insanlar her ay başka katta uyanıyor (ki 333 kat, 666 insan olması vs. de dini öğretiyi, şeytanın numarası, kötülük öğretilerini destekliyor), bu başka katta uyanma işi sınıfsallığın doğuştan ve tesadüfen geldiğini, herkesin her yerde olabileceğini anlatan, yine din soslu sınıfsallık tarafından gelen bir detay. Yemek her gün tek yönde ilerlediği için, ve sol perspektifin dünyasında da yemek yukarıda üretilip eş olarak paylaştırılmak yerine artıklar şeklinde aşağıya indiği için, o kattaki insanların da yukarıya çıkma şansı olmadığı için, yukarıdan gelene kanaat etmek zorundalar. Bu çok derinlemesine anlatılır tabii ancak girmeyeceğim; yemek sonuç olarak bu perspektifte hem bir hayatta kalma (zaten Türkçe’de de fiziksel olarak hayatta kalmak için kazanılması gereken minimum para ekmek parası; bunun emek kısmına da ekmeğini kazanmak denir) hem de eşit olmayan dünya düzenini göstermek için kullanılan bir öge. Yemek yoksa yaşam yok, dünya düzeni böyle işliyor.

Bunu düzeltmek isteyen Don Kişotumuz Goreng, Sancho’sunu bulduktan sonra en aşağı kadar inerek olan yemeği eşit (Adil değil eşit, bu ayrım çok önemli. Zira adalet de politik bir kavramdır, adilin ne olduğu bağlamdan bağlama değişir, eğilip bükülebildiği için liberal bir kavramdır. Eşit ise ölçülebilen bir şey olduğu için eşittir, sol bir kavramdır) dağıtır. En altta da aktris olan Miharu’nun kızını buluyor. Ne yalan söyleyeyim ben yemek yollama, kız asıl mesajımız kısmını biraz tırt buldum, o kadar gümbür gümbür anlatmışken, en yukarı çıkıp başka bir kahramanlık yapılmasını da beklerdim. Biraz yumuşak kalmış “masumiyet simgesi olarak günahlara bulaşmamış kızı yönetime yollamak”. Ama bu da daha dini tarafa ve “değerlere” hitap edilmek istendiği için olduğunu düşünüyorum. Daha sol bi yönetmen tarafından daha çatır çatır çekilebilirdi bence bu film.

3- Psikanaliz-7 Ölümcül Günah

İlk 2 kısım filmde daha öne çıkan kısımlardı, ancak filmi izledikten sonra havada kalan bir kısım var: Yönetici sınıf neden restoran üstünden anlatılıyor? Yani yemekle anlatılmasının başka bir sebebi de olabilir mi? Ben olabileceğini düşünüyorum. Burada devreye Psikanalizi ve Marx’ı birleştiren Frankfurt Okulu devreye giriyor. Frankfurt Okulu’nun genel mantığı yönetici sınıf kontrolünün ekonomik düzenin içinde psikanalitik bir kontrol de sağladığı. Yani ekonomik düzenin, ve bunu ayakta tutan/geliştiren araçların insanın psikolojisinden başlayarak yeni bir insan yapısı anlattığını savunur. Öncelikle psikanalizle nasıl ilişkilendirdiğimi anlatıp, daha sonra Frankfurt Okulu’na geçeceğim.

Sinemada yemek konsepti, özellikle psikanaliz ve onunla ilişkili dürtü/driveları anlatmak için çok sık kullanılır: Bunun sebebi yemeğin bir oral zevk olması. Ve oral zevkin Freud açısından psychosexual gelişimin bir aşaması olması, insanın dünyayı ilk yerlerden biri(bebeğin her şeyi ağzına götürmesi, meme emmesi gibi). Bu yüzden insanın ilk varoluşunda ve gelişiminde temel bir dürtü oral dürtü. Sinemada da yemek yemek, özellikle close-up sahnelerdeyse, haz almayı, kendini tatmin etmeyi/veya kara mizah olarak, eleştiri olarak insanın kendine hakim olamaması, dürtülerine yenik düşmesi gibi konseptlerde kullanılır. Filmlerde çikolat reklamlarında falan özellikle bu yemekle sevişme şeylerini çok görürsünüz, yemek de “haz” yaratır çünkü. Bu yüzden de yemek ve oral zevk, cinsel dürtüyle cinsel hazla çok geçişken kullanılır (yani close-up edilmiş bir dudağın veya ağızın neden erotik geldiği bu metodun artık oturmuş olduğunu gösterir aslında) Bu tarz çok film var, hem onlar için hem de psikanalitik anlamı şuradan izleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=K29yRvzaz7I&t=10s

Yemek dürtüsü, psikanalizde cinsel dürtüyle geçişken olarak kullanılır derken çok güzel bir yemekle çok iyi bir cinsel tatmin, eğer yanılmıyorsam, benzer seviyede bir yükselme etkisi yaratıyor (Ayrıca dediğim gibi Freudian bir açıda ikisi de oral drive). Bizim filmimizdeki temalar etrafında bakıldığında yemek Şehvet, Gurur, Öfke, Tembellik, Kıskançlık, Oburluk ve Açgözlülük günahlarının hepsiyle direkt olarak ilişkilendirilebilecek hepsinin orta noktasında bulunan bir sembol, yemek üstünden bunların hepsi anlatılabilir. Hristiyanlık öğretisinde de insanı “kötüye” sürükleyecek, “yoldan çıkaracak” dürtüler. Bireyin nefsine hakim olarak bunlara bulaşmayacak bir hayat sürmesi gerekir. Ancak bir yandan da, psikanalizin de kabul ettiği üzere bireyin varoluşu ve hareketi bu dürtüler üzerinden yürüdüğü için; filmde Delik’in içinde verilen deterministik yapısal rijiditeye ek olarak burada da fıtratsal bir çelişki öne çıkıyor. İnsanlar kendi varoluş ve drivelarına hakim olmalılar ki bu günahlar işlenmesin; ama yemek gibi bir şey söz konusu olduğu zaman inanılmaz bir haz da alıyorlar. Yani bununla beraber yemek hem toplumsal olarak politik problemler yaratırken, bir yandan da bireysel olarak işlenen bu günah dilemmasının vücut bulmuş haline geliyor.

Frankfurt Okulu açısından, Marx’ın ve solun gördüğü dünya düzeninin devamı insanların psikanalitik drivelarının kontrolüyle gerçekleştiği için bu düzen kendini devam ettiriyor. Yani içinde bulunduğumuz ekonomik ve politik düzen yalnızca bireyi ekonomik olarak engellemiyor, aynı zamanda psikolojisiyle de oynuyor. İnsan, mental olarak da şekilleniyor bu düzenin içinde, ve bu şekillenme de filmde olduğu gibi üstten alta doğru gerçekleşiyor. Örneğin yönetici sınıfın yaptıklarına baktığımız zaman: Reklamların kuruluş mantığı bir şeyi istettirmek (7 günahtan açgözlülük) — bunun için de the Century of Self’i izleyebilirsiniz derin derin anlatıyor-; dominant politik söylem öfke kontrolü yaratıp, Faşizm’de gördüğümüz gibi bu öfke bir yere yönlendirilebilir mesela; bununla ortaya çıkan şehvet (lidere tapma) açgözlülük/oburluk (dominant sınıfın asla durmaması), ülkenle bayrağınla gurur duyma gibi gibi çoğaltılabilir örnekler; hepsi yönetici sınıfla, ekonomik düzeniyle (yani kapitalizme) entegre aslında. Yönetim sınıfı, altlardaki sınıfların bu isteğine kadar kontrol edebiliyor ve yönlendirebiliyor. Dolayısıyla ekonomik düzenle psikanaliz hem birbirine entegre, hem de birbirini yeniden şekillendiren, daha da güçlendiren bir diyalektik ilişki içine giriyor.

Yemek de bahsettiğim gibi bu tüm şeylerin ortasına oturan, ve yemek üstünden bunların hepsi anlatılabileceği için; filmdeki yönetim sınıfının bir restoran olması, yemekler yoluyla alt sınıflardaki insanların bu dürtülerini kontrol ettiğini söyleyebiliriz. Bu çizilen sınırlar ve kurulan düen içinde işleniyor 7 günahın hepsi. İnsanlar yemek için birbirini öldürüyor, insan yiyor, birinin üstüne tuvaletini yapmaya gidene kadar insan dışı konumlara düşebiliyor. Bunun da sebebi özünde yemek (çünkü yemek sol perspektifte açıkladığım için hayatta kalmanın yolu, bir yandan da dürtü kontrolü). Yönetimin kurduğu yapı sınırları belirliyor, ve bu yemek metoduyla da onları kontrol ettiğini söyleyebiliriz. Yani, bu 7 ölümcül günah aslında varoluşsal bir problem, ancak bunun sebebi de yeniden üretimini sağlayan da yine içinde bulunduğumuz düzen. Bence filmin ana okuması bu, bireysel, psikolojik hatta fıtratsal (hem toplumsal hem bireysel varoluşta) sorunların çözümü politik olarak aktif olmaktan geçiyor.

Film bence çok fazla şeyi kısa sürede incelemeye çalıştığı için bazı şeyler havada kalsa da, yine de bir şeyler anlatmak, bir şeyler düşünmek için malzeme açısından oldukça zengin, benim de ana niyetim bu olduğu için değerlendirmek istedim. Umarım keyifle okumuşsunuzdur.

Diğer yazıları Site varsayılanı

Mail Order Wives – Online Dating Sites

Mailorder wives are latin bride a fascinating area. The concept is appealing...
Devamı

1 Comment

  • Filmin final kısmı asıl filmin ortalarında verilmedi mi? Adam panna cotta’nın içindeki kıl kime ait diye çalışanları sorgularken aslında aşağıdan gelen mesajı almıyor, içine kıl düştüğü için yenmediğini sanıyor. Yani aslında mesaj kız değildi aslında yukarıya kız gitmedi onlar sadece hayaldi. Adam panna cotta’yı yukarıya göndermeyi başardı. Ayrıca çoğu kitlenin bahsettiği gibi saçma bir film değildi. Kesinlikle izlenilmesi gereken bir film.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir