Boyalı Kuş: Çıldırışın Anaforunda

‘’Gözümde kötü ruhların işlerini nasıl yürüttüklerini canlandırmaya çalıştım. Tıpkı sürülmüş tarlalar gibiydi insan aklı ve ruhu, iblisler kötülük tohumlarını dur durak bilmeden işte bu hazır bekleyen tarlalara ekiyorlardı. Şayet bu tohumlar filizlenirse, onlar da gerekli bütün yardımı sunuyordu o insana, tabii ki bu yardımın bencilce amaçlarla kullanılarak diğerlerine zarar vermesi şartıyla. Şeytanla anlaşma imzaladığı andan başlayarak o kişi etrafına daha fazla mutsuzluk, kötülük, dert, bela ve ıstırap saçmak zorundaydı…’’

Jerzy Kosinski / Boyalı Kuş / s.160

Jerzy Kosinski ve ‘’Boyalı Kuş’’un Laneti

II.Dünya Savaşı’nın başlarında Nazilerin Polonya’yı işgal edeceği haberleri gelmeye başlayınca Jerzy’in Nazi karşıtı babası kendi Yahudi kimliklerini gizlemek için soyadlarını değiştirir ve Hristiyan olur. Böylelikle savaş boyunca ailesiyle hayatta kalma şansının arttıcağna inanır fakat Nazilerin gittikleri her yerde yaptıkları katliamlar onları Jerzy’nin hayatı için büyük endişelere ve korkulara sevk eder. Bunun üzerine savaş boyunca güvende kalması için Jerzy’i kitapta da belirtildiği gibi Orta Avrupa’nın büyük bir şehrinin uzak bir köyüne gönderirler. Savaşın kargaşası sırasında ailesi Jerzy’i beraber gönderdikleri adamın da izini kaybeder. Adam, Jerzy’i henüz altı yaşındayken kendisine bakması için köydeki yaşlı bir kadına emanet eder fakat iki ay sonra yaşlı kadın ölür. Sandalyede öylece duran yaşlı kadının öldüğünü bile anlayamayacak kadar küçük olan Jerzy artık kimsesiz ve savunmasız bir şekilde medeniyetten çok uzak olan köylülerin ve savaşın barbarlığı içinde dehşetengiz olaylara tanık olur, gittiği her yerde dışlanır ve akıl almayacak türlü işkencelere maruz kalır. Jerzy Kosinski’nin bu yaşadığı ve tanık olduğu savaş yıllarını kaleme almasıyla da ‘’Boyalı Kuş’’ ortaya çıkar. ‘’Boyalı Kuş’’ yayınlandığı andan itibaren Jerz Kosinski âdeta tüm şimşekleri kendi üzerine çeker. Ülkesi Polonya tarafından ülkesini aşağıladığı ve komünizmi kötülemek için CIA tarafından desteklendiği iddia edilerek vatan haini ilan edilir. Amerika’da yaşayan Kosinski her gün ölüm tehditleri almaya başlar, sokakta onu gören Polonyalılarca hakarete maruz kalır hatta evine kadar onu öldürmek için gelen iki kişiye de kitabın kendisine çok benzeyen kuzeni tarafından yazıldığını söyleyerek onları sakinleştirir sonrasında silahını çekerek onları evden dışarı atar. Bu olaydan sonra Polonya’da yaşayan, kanserin pençesindeki annesinin evi defalarca taşlanır. Annesi de ölümle burun buruna gelir. Bu saldırılar bir yandan devam ederken bu sefer de Amerika’daki bazı araştırmacıların ve edebiyatçıların bir kısmı Boyalı Kuş’un aslında çalıntı bir eser olduğunu iddia ederken bir kısmı da Kosinski’ninyalancı olduğunu, savaş boyunca ailesinden asla ayrılmadığını ve yazdıklarının tamamen hastalıklı bir aklın fantezileri, hayal ürünü olduğunu dile getirirler. Kosinski’ye ve Boyalı Kuş’a yapılan yoğun saldırlar artık gerçekten de Kosinski’yi kitabındaki çocuk gibi âdeta boyalı kuşa dönüştürmüştür. Kendi ülkesinde istenmeyen kişi ilan edilmiştir. Kosinski’nin ülkesi tarafından gördüğü muamele, eserinin çalıntı olduğuyla ve Boyalı Kuş ‘ta anlatılanların aslında hiç yaşanmadığıyla ilgili yapılan uzun karalama çalışmaları, büyük bir zenginliğe ve dünya çapında bir üne kavuşmasına rağmen Kosinski’nin huzurunu kaçırmış ve Jerz Kosinski 3 Mayıs 1991 tarihinde 57 yaşındayken banyoda kafasına bir poşet geçirip intihar ederek yaşamını son vermiştir. Kosinski, Boyalı Kuş’un basımının 10. yılına ithafen yazdığı son söz bölümünde “Eğer olabilecekleri daha önceden görseydim, Boyalı Kuş’u asla yazmazdım.” diyerek ruh hâlini de kısaca özetlemiştir. Boyalı Kuş yazıldığı dönemde yapılan olumsuz eleştirilere rağmen kitabın bir şaheser olduğunu, Kosinski’nin bir edebiyat dehası olduğunu dile getirenler de olmuştur. Boyalı Kuş’u övenler arasında sinema duayeni Luis Buñuel de vardır. Luis Buñuel, ‘’Hiçbir kitabın üzerimde bu kadar güçlü bir etki bıraktığını düşünmüyorum. Gerçekçilikten daha fazlası.Kâbus ve korkular dünyasına bir yolculuk.’’ sözleriyle Kosinski’ye olan hayranlığını dile getirmiştir. Kosinski, ‘’Boyalı Kuş’’un beyaz perdeye aktarılmasına sıcak bakmadığını fakat bu konuda Luis Buñuel’in ve Fellini’nin kitabı sinemaya uyarlamasına sıcak baktığı da söylenir. Boyalı Kuş’un yayınlanmasının üzerinden 55 yıl geçtikten sonra kitap nihayet Çek yönetmen Václav Marhoul’un yoğun çabaları sonucu sinemaya uyarlandı. Yoğun çabaları diyorum çünkü kitabın telif haklarını almak, zorlu doğa koşulları ve üç yılda on yedi kez yazılıp değiştirilen senaryo çalışmaları gibi birçok sorundan dolayı filmin tamamlanması 11 yıl sürmüş. Dünya prömiyerini 2019 Venedik Uluslararası Film Festivali’nde yapan ve 2019 Toronto Uluslararası Film Festivali’nde Özel Sunumlar bölümünde gösterime giren ‘’Boyalı Kuş‘’ filmi Çek Lions’da En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Görüntü Yönetmeni ve “Olağanüstü Görsel-İşitsel Başarı” dahil yedi ödül kazandı. Filmin ayrıca 76. Venedik Film Festivali – UNICEF ödülünü kazandığını, başka festivallerden de çeşitli ödüller kazandığını belirtelim.

‘’Çocuklar ırk ve din bilmezler, insan ayrımı yapmazlar, ölçütleri sevgidir. Nefreti
büyüklerden öğrenirler.‘’(Florence Nightingale)

‘’Boyalı Kuş‘’ kitabını okuduktan sonra aslında Václav Marhoul'un bu kitabı sinemaya uyarlayarak çok büyük bir risk aldığını ve bu riski de herkesin kolay kolay alamayacağını rahatlıkla söyleyebilirim çünkü ‘’Boyalı Kuş’’ romanında yaşam öyküsü anlatılan çocuğun tanık olduğu olaylar ve çocuğun başından geçenler yeryüzünün en iğrenç, insanlığın özellikle de savaş yıllarında ne kadar alçalabileceğini, barbarlaşabileceğini gösteren en aşağılık ve dehşetengiz eylemlerdir. Zoofili, pedofili, ensest ve insanın insana, insanın hayvana uyguladığı daha nice barbarlıkla dolu şiddet ve istismar eylemleri gibi konuları barındıran ve okurken bile sizde defalarca tiksinti duygusu uyandıran bir kitabı sinemaya uyarlamak âdeta tehlikeli sularda yüzmekle eşdeğerdir fakat Václav Marhoul’un, sanat ve teknik ekibinin on bir yıllık kılı kırk yararcasına yaptığı titiz çalışmayla ‘’Boyalı Kuş’’u ana hatlarıyla büyük ölçüde sinematik evrene uyarlamayı başardığı söylenebilir. Film ana karakterimiz olan çocuğun (Petr Kotlár ) savaş boyunca yaşadığı ve tanık olduğu olayları epizodik bir yapıyla ve siyah beyaz renk paletiyle anlatırken filmdeki her bölümün ismi kötülüklerle yoğrulmuş bir coğrafyada çocuğun kendisine güvenli bir sığınak ararkenki yolculuğu sırasında karşılaştığı kişilerden oluşur. 169 dakikalık uzun süresine rağmen filmde toplam dokuz dakikalık bir diyaloğun olması ve müziğin nerdeyse hiç kullanılmaması yönetmenin filmi minimalist bir şekilde kurgulamayı tercih ederek savaşın manzarasını ve savaşın ortasındaki küçük bir çocuğun savruluşlarını, yaşadığı fiziksel ve ruhsal değişimleri otantik bir dünya yaratmaya çalışarak anlattığını görürüz. Film uzun olmasına ve ilk sekansından itibaren çocuğun yolculuğu sırasında hep tekrar eden şiddet ve cinsel istismar eylemleri bizde bir tiksinti duygusu yaratsa da bize sıkıntı ve bıkkınlık hali vermez. Bunda filmin sinematografisinin çok büyük payı olduğunu söyleyebiliriz. Filmin her karesinde kadraja alınan her şeyin titizlikle çekilerek, her bir sekansın bir resim tablosuna dönüşmesinde görüntü yönetmeni Vladimír Smutný’un usta dokunuşlarını görürüz, hissederiz. Filmdeki muhteşem sinematografi sayesinde çocuğun ötekileştirme yüzünden yaşadığı yabancılaşma ve ıssızlık duygusu doğayla kusursuz bir bütünlük içinde anlatılır. Filmin geçtiği coğrafyada karşımıza çıkarılan özellikle de sonbahar ve kış mevsimi; ağır doğa şartları çoğunlukla yavaş ve statik çekimler eşliğinde kasvetli bir şekilde çocuğun yolculuğunu ayrıca eziyete dönüştüren bir karakter gibi sunulur. Filmin her sekansında insanlar ve doğa zamanın içinde bir bütün olarak dondurulmuş, yakalanmış anlardan oluşan birer tablo veya kartpostal gibi sunulur. Bu muazzam şiirsel sinematografi bizi esir alır ve sanatsal anlamda bizde haz ve hayranlık uyandıran manzaralar çocuğun uğradığı her bir cehennem durağında yaşadığı, tanık olduğu vahşetin sertliğine  rağmen bizi de çocukla beraber sürüklemeye devam eder.

Filmin sinematografisi demişken filmin çekilen sekanslarından oluşan fotoğrafların kitaplaştırılarak Çekya’da basıldığını belirtmek isterim. Václav Marhoul, İtalyan Yeni Gerçekçi yönetmen Vittorio De Sica’nın filmlerinden ilham aldığını belirtir. ‘’Boyalı Kuş’’ta da bu ilhamın izlerini çocuğun öyküsünü hayata ayna tutarak anlatmaya çalışmasında görüyoruz. Ayrıca Marhoul’un ‘’Boyalı Kuşu’’nun Beyaz Rusya, Macaristan, Polonya, Çekoslovakya sinemasından František Vláčil (Marketa Lazarova), Tarkovski(İvan’ın Çocukluğu, Andrei Rublev), Bela Tarr ( Satantango), Paweł Pawlikowski(Ida), Elem Klimov (Gel ve Gör) gibi usta yönetmenlerin hem sinematografik, hem tematik açıdan benzerlikler taşıdığını görürüz. Belirttiğim filmlerden ‘’Gel ve Gör’’ filminin dışındakilerin hepsi siyah beyaz çekilen filmlerdir. Hepsinde keskin ve sert fırtınalar eşliğinde sonbahar ve kış manzaraları; sağında veya solunda sadece bir iki ağacın bulunduğu uzun ve sisli yollar; insanın yabancılaşmasını, ıssızlığını yansıtacak şekilde kullanılmıştır. Bu siyah beyaz filmlerde de mekan olarak genellikle taşra seçilmiştir. Yer bazen bir kasaba bazen de bir köydür. Ayrıca belirttiğim filmlerin tamamı taşradaki insan ilişkilerini birçok karakter üzerinden mercek altına alan filmlerdir. Boyalı Kuş’u izlerken Vláčil’in ‘’Marketa Lazarova’’sındaki çetin bir doğada insanların hayatta kalmak için birbirleriyle giriştikleri iktidar mücadeleleri, Tarr’ın ‘’Satantangosun’’da ölü kedisini kucağında uzun bir yol boyunca taşıyan çocuk; Tarkovski’nin ‘’İva’nın Çocukluğu’’ filminde ana karakter olan çocuğun Rus askerlerle kuruduğu dostluk ve ‘’Andrei Rublev’’de Kazakların bir köyü barbarca yağmaladığı sekans; Pawlikowski’nin ‘’Ida’’sının yaşadığı ruhsal çalkantılara eşlik eden kış manzaraları ve özellikle de Elem Klimov’un ‘’Gel ve Gör’’ündeki ana karakter olan çocuğun savaşta gördükleri karşısında kırışıklıklarla dolan yüzü zihnimde canlandı. Bu filmler arasında ‘’Gel ve Gör’’ün diğer filmlere göre tematik açıdan ve kurgu açısından ‘’Boyalı Kuş’’la en fazla benzerlik taşıyan film olduğunu çok net görebiliyoruz.

Saydığım bu filmlerden yola çıkarak da Václav Marhoul’un ‘’Boyalı Kuş’’la Orta Avrupa sinemasının geçmişinin zengin mirasından, birçok karakteristik özelliğinden faydalanarak gelecekte kendine has, yeni bir sinema dili oluşturmaya çalıştığı rahatlıkla söylenebilir. Filmin oyunculuklarına baktığımızda ise çocuk oyuncu Petr Kotlár’ın hiçbir oyunculuk deneyimi olmamasına karşın iyi bir performans ortaya koyduğunu görüyoruz. Film boyunca çocuğa bir çocuk psikiyatristi doktorunun da eşlik ettiğini de belirteyim. Filmin figüranlarından ana karakterlerine kadar herkesin gerçekçi oyunculuğu sayesinde filmin geçtiği dönem, toplumun sosyolojik ve kültürel yapısına dair zihnimizde çok belirgin bir tasvir oluşuyor. Filmin bölümlerinin, isimleri üzerine kurulduğu karakterleri canlandıran Stellan Skarsgård, Barry Pepper, Harvey Keitel, Udo Kier, Julian Sands, Lech Dyblik, Jitka Cvancarova, Aleksey Kravchenko, Julia Valentova, Nina Sunevic ve Ala Sakalova; karakterlerini içselleştirerek yaşarcasına canlandırdıkları için filmin çıtasının yükselmesinde önemli bir yer sahiptirler diyebiliriz. Gel ve Gör(1985) filminin çocuk kahramanı Florya’yı canlandıran Aleksey Kravchenko’yu otuz beş yıl sonra ‘’Boyalı Kuş’’ta Rus komutan Gavrila olarak görmek filmin en güzel sürpriziydi ve bu sürpriz benim bir kez daha sinemanın şaheserlerinden biri olan ‘’Gel ve Gör ‘’filminin dokunaklı dünyasına nostaljik bir yolculuğa çıkmama da vesile oldu. Saydığım oyuncuların hepsi oyunculuklarıyla bende hayranlık  uyandırsa da özellikle Udo Kier’in canlandırdığı Değirmenci Miller karakteriyle hem fiziksel hem ruhsal anlamda bütünleşerek filmin en rahatsız edici bölümlerinden birini rahatlıkla kotardığı için daha çok öne çıktığını söyleyebilirim. Udo Kier böylelikle Bacurau‘daki performansıyla bizde yarattığı hayal kırıklığını unutturarak yeniden ustalık zamanlarına dönmeyi başarıyor. Udo Kier’in yanı sıra Julia Valentova da ilk oyunculuk denemesi olmasına rağmen filmin kuşkusuz en rahatsız edici olaylarının anlatıldığı bölümde rol gereği de olsa oynamanın çok zor olduğu Labina karakterini çok üst düzey bir oyunculuk performansıyla ve gerçekçi bir şekilde canlandırarak sinemanın unutulmazları arasına gireceği rahatlıkla söylenebilir.

‘’Boyalı Kuş‘’ faşizmle beslenen ötekileştirmenin ve savaşın doğasını en vahşi hâliyle bir çocuğun gözünden, duygu sömürüsü yapmadan sinematik evrene ustaca aktarmayı başaran bir film, diyebiliriz. Boyalı Kuş, Marhoul’un da dediği gibi bir savaş filmi ya da bir Holokost filmi değil insanlığın aydınlık ve saf yüzü olan savunmasız çocukların ruhsal ve fiziksel anlamda sivil, asker fark etmeksizin yetişkinler tarafından hunharca katledilişinin çarpıcı hikâyesidir aslında ve bu hikâyeyi görselleştirmenin de kimilerince rahatsız edici olması kaçınılmazdır. ‘’Boyalı Kuş’’un Venedik gösteriminde birçok kişi filmin ilk yarısında salonu terk etmiş. Bu filmi, o salonu terk edenler gibi insanın psikolojisini bozacak kadar sert, rahatsız edici ve yer yer provokatif bulanların sayısı da azımsanmayacak derecededir muhtemelen. Evet, özellikle de Labina karakteriyle çocuğun arasında geçenler ve Labina’nın diğer cinsel sapkınlıkları konunun hassasiyeti gereği tıpkı Garbos’la çocuğun arasında geçenlerin teşhir edilmeden izleyicinin tahayyülüne bırakılarak anlatılsaydı daha doğru olabilirdi fakat yönetmenin açık veya kapalı anlatım tercihlerinden hatta bu olayların beyaz perdeye uyarlanmasından bile rahatsız olunması ‘’Boyalı Kuş’’un estetik güzelliğine ve bu güzellikle yükselen, hayatın kaynağından beslenen sanatsal değerine bir şey kaybettirmez çünkü ‘’Boyalı Kuş’’ta anlatılanlar savaşın saf gerçekliği ve cinsel dürtülerinin, batıl inançlarının, faşizmin kölesi olmuşların bilinçaltının zifiri karanlığından ve öldürücü zehrinden başka bir şey değildir. Boyalı Kuş’un öyle veya böyle hasır altı edilmeye çalışılması insanın kötücül doğasının özellikle de savaş zamanlarında her şeyi dehşetengiz bir yıkıma uğrattığı gerçeğini değiştirmiyor, ortadan kaldırmıyor. Film rahatsız edici olsa da aslında beslendiği ve gücünü aldığı şey de tam olarak bu gerçekliktir. Filmde anlatılar II.Dünya Savaşı sırasında geçmesine rağmen anlatılanları hiç düşünmeden güncelleyebiliriz. Bugün Amerika’da siyahilere uygulanan ırkçılığı düşünelim. Biraz daha geriye gidip Suriye’deki savaşla ortaya çıkan barbarlığı hatırlayalım. Kör bıçaklarla kafa kesmeyi, insanların kalbini çıkarıp yemeyi, insanları zincirleyip diri diri yakmayı ve çocukları birer ölüm makinesine dönüştürmeyi vahşi bir propaganda aracına çevirenleri hatırlayın. Irak’ta kaçırılan Ezidi kız çocuklarını ve anneleri pazarlarda satıp aralarında onların tecavüzlerine, tarifsiz işkencelerine direnenlerin de kafeslerde diri diri yakılmalarına seyirci kalanları hatırlayın. Hemen hemen her gün tüm coğrafyalardan önümüze düşen çocuk ve hayvan istismarı; tecavüz, işkence, şiddet haberlerini düşündüğümüzde bile Jerzy Kosinsk’inin ‘’Boyalı Kuş’’ta anlattıklarının (kimilerine göre yalan olsa da) gerçek hayatla ne kadar güçlü benzerlikler taşıdığını, örtüştüğünü görürüsünüz. Belki de Marhoul da tepkilerden çekindiği için kitabın birçok yerini değiştirerek ya da es geçerek sinemaya uyarlama gereği duymuştur. Marhol’un beyaz perdeye aktardıklarını Kosinski’nin romanıyla kıyasladığınızda filmin sadece buz dağının görünen kısmı olduğunu görürsünüz. Kitaptaki vahşet ve cinsel sapkınlıklar o kadar çok ve ayrıntılıdır ki anlatılanlar çoğu zaman kitabı kapatma isteği uyandırır sizde fakat sizi şaşırtmaz çünkü Boyalı Kuş’u ölümsüzleştiren yegane şey, insanın ruhunda kök salan kötülüğün özellikle de savaş ve batıl inançlarla, faşizmle birleştiğinde nasıl bir canavara dönüştüğünü ustaca tasvir edebilmesidir. Bugüne kadar faşizmle ilgili izlerken bile tahammül edilmesi çok zor filmler yapıldı. Bu filmlerin içinde belki de en rahatsız edici olanı Pasoli’nin Salo ya da Sodom’un 120 Günü(1975) filmidir. Pasoli’ni, faşist iktidarlar tarafından insanlık onurunun nasıl ayaklar altına alındığını çok çarpıcı bir biçimde anlatmıştır. Ezcümle insanlık tarihinde derin yaralar açmış faşizm ve ötekileştirme var oldukça kapitalizmin hegemonyasına boyun eğmeyen gerçek sinemanın da burjuvazinin konforunu bozarak ezilenlerin yanında durması kaçınılmaz olacaktır. Bu yüzden de ‘’Boyalı Kuş’’un ayrıca değerli olduğunu düşünüyorum. Özcesi Marhoul'un kendini aşarak fark yaratmayı başardığı ‘’Boyalı Kuş’’ filmi kameranın âdeta usta bir ressamın fırçası gibi kullanıldığı sinematografisi başta olmak üzere kurgusuyla, oyucuların karakterlerini içselleştirmesiyle, gerçekçi dönem tasvirleriyle (iç ve dış mekanlar, kostüm, silahlar, savaşın mizanseni…) bir çocuğun kurtulmak için defalarca çırpındığı *çıldırının anaforunda yaşadıklarından yola çıkarak masumiyetin aldığı derin yaraları etkileyici bir şekilde anlatmayı başaran bir film. Marhoul ve ekibi filmin ilk sekansında gelinciğini diğer çocukların saldırısından korumak için nefes nefese koşan, saldırganlara canı pahasına direnen tabiri caizse bir karıncayı bile incitmeyen bir çocuğun filmin ikinci yarısında bir keçinin başını kesecek kadar canavarlaşmasının ya da bir katile dönüşmesinin sebeplerini derinlikli psikolojik tahliller yaparak sunmayı başarıyor. ‘’Boyalı Kuş’’ insanın bilinçaltının derinliklerinde yatan vahşetin uyanmasıyla ortaya çıkan tüm çirkinlikleri güzelliğin estetiğinde lirik bir şekilde beyaz perdeye aktarırken sinemaya da unutulmaz kareler armağan ediyor.

Václav Marhoul, filminin kayıtsız kalmama ihtiyacını uyandırması gerektiğini, çocukların hâlâ çatışmalarda öldüğünü ve bu yüzden de kitabın mesajına aşık olduğunu belirtiyor. Dünya hâlâ büyük bir kan gölü ve bu kan gölünde en çok boğulanlar da çocuklar maalesef. Bu yüzden sadece çocuklarla ilgili bir farkındalık yaratmak için bile nice ‘’Boyalı Kuş’’un beyaz perdeden tüm dünyaya özgürce uçması gerekiyor. Belki bu sayede, çoktandır unutulmuş olan utanç duygusu yeniden hatırlanır ve Ingmar Bergman’ın da dediği gibi belki de işte o zaman dünyayı bir tek, utanç kurtarır…

* Giovanni Papini’nin ünlü eserinin isimi

Diğer yazıları Mahmut Yavuz

Parasite (2019): Yoksulları Şeytanlaştırma Salvosu

Dünyada özellikle 16. yüzyılda ortaya çıkan serbest piyasa ekonomisi ve buna bağlı...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir