Connect with us

Bağımsız Sinema

12 Yıllık Esaret (12 Years a Slave)

Yayın tarihi:

-

İlk filmi Hunger (Açlık) ile çoğu sinemasevere göre uzun metraj sinemaya çarpıcı bir giriş yapan Steve McQueen, iki sene önce çektiği Shame (Utanç) ile de çıtasının seviyesini korumayı başarmıştı. Her iki eserinde de sanat kaygısının ağır bastığını düşündüğümüzde, yönetmenin üçüncü ve en yeni filmi olan 12 Years a Slave’in (12 Yıllık Esaret) ödül kazanmak uğruna hazırlanmış bir yapım olacağını düşünmek fazla karamsar olurdu. Elbette bu düşünce yapısı artık kendini karamsarlıktan mutlaklığa dönüştürdü: McQueen’in büyük ses getiren son filmi buram buram Amerikanlık ve (bağımsız yapım olmasına karşın) Hollywood kültürü kokan, daha çok Amerikan halkının zayıflıklarından faydalanmak üzerine kurulu tarihi bir kölelik dramı.

12-years-a-slave-2

Gerçek bir olayı anlatan 12 Years a Slave, ailesiyle birlikte Washington’da özgür bir adam olarak yaşayan Solomon’un (Chiwetel Ejiofor) eğlence sektöründeki insanlar tarafından kandırılıp kaçırılarak Güney’de köle olarak satılması ve (filmin isminden de anlaşılacağı üzere) 12 yıl boyunca esir tutulup çalıştırılmasını anlatıyor. 12 Years a Slave için yönetmen McQueen, seyirciyi esaret öncesiyle fazla oyalamamak adına oldukça hızlı bir girizgah kurguluyor fakat bu hızı devam ettirmede sonraları güçlük yaşıyor. Film ilerledikçe, McQueen gibi yaratıcı ve evrensel seyircinin kolaylıkla kabullenip kavrayabileceği bir anlatım stili edinmiş bir yönetmenin Amerikan kültürü ve sosyal yapısı odaklı bir film yapmış olması başlarda duyduğumuz “bu sefer çizgisinden kayabilir” kaygısını git gide doğrular bir niteliğe bürünüyor. Her ne kadar 12 Years a Slave, Solomon Nortup’ın bundan on yıllar önce yazdığı anılarına dayanan bir beyazperde uyarlaması olsa da sinemayı ayrı kriterlerle değerlendirmenin doğru olacağını bildiğimizden, McQueen’in evrensel dilini alışılmış Amerikan klişeleriyle kısıtladığını söylemek fazlasıyla mümkün gözüküyor. Baş karakterin kaçırıldığı andan itibaren kendini hissettiren bu olgu, seyir devam ettikçe dozunu yükselten ve zaman zaman rahatsızlık TWELVE YEARS A SLAVEverici bir forma dönüşüyor. Sinemanın ve yönetmenin evrensel anlatımını kısıtlayan bu durum, filmin dramatik yapısından beslendiği için içinden çıkılmaz bir kaosa dönüşebiliyor. Elbette her film herkese hitap edemez, etmemeli; fakat dünya sineması göz önünde bulundurulduğunda yerel ve yöresel olguların filmlere yedirilme biçimlerini değerlendirdiğimizde Hollywood kültürünün (biraz da fazla maruziyetten ötürü) fazlasıyla göze battığını söyleyebiliriz. McQueen’in Hunger ve Shame’de pek fazla üstünde durmadığı bu fenomenin seyirci için rahatsızlık verebileceği nokta, 12 Years a Slave’de kendini fazlasıyla hissettirmesi noktasında başlıyor. Öte yandan McQueen’in ve senarist John Ridley’nin on iki yıllık bir süreci, zaman çizgisini seyirciye hissettirmeden anlatmaya çalışması iki yönlü bir fikir bulutunu doğuruyor. Bir yandan birkaç aylık bir süreç gibi hissettirilmesi dolayısıyla olay örgüsünün önemli handikaplarından birini oluştururken öte yandan bazı seyirciler için filmin yakalanabilirlik seviyesini arttırabiliyor. 12 sene olduğuna zar zor kanaat getirdiğimiz bu süre boyunca Solomon’un hikayesine katılan karakterler ise McQueen ve Ridley ikilisinin beyazperdeye uyarlarken esas kaygılarından kaydıklarını yakalamada önemli detayları barındırıyor. Benedict Cumberbatch’in hayat verdiği Efendi Ford arada kalmışlığı simgeleyerek seyirci için asıl çarpıcı bölümlere bir hazırlık niteliği taşırken Tibeats (Paul Dano) karakteri ise işin dramatik boyutunun tohumlarını filizlendiren itici ve kötüyü tasvir eden tiplemeyi temsil ediyor. Artık uyarlanan hikayenin özünden midir bilinmez ama film boyunca Solomon’a eşlik eden kadın karakterlere yeterince önem yüklemeyen yönetmen, erkek egemen anlatımına Brad Pitt’in hayat verdiği ve 12 Years a Slave için en absürt karakteriyle ciddi bir hataya düşüyor. Bass isimli bir marangoz olan söz konusu tipleme, vicdanları rahatlatmada ve doğruluğu, etiği simgelemesi; üstelik bunları yaklaşık 5 dakikalık bir sürede, olabilecek en açık şekilde seyirciye empoze etmesi sebebiyle bahsettiğim tuhaflığı simgeliyor. Hollywood’un çok sevdiği ve neredeyse hobi olarak ekmeğini yediği soykırım, ayrımcılık, esaret temalı filmlerin hemen hemen hepsinde karşımıza çıkan bu tipleme, yaptığı bir eylemle hikayenin akışını değiştirmesi dışında bir duygu sömürüsüne açık kapı bırakması amacıyla filme şöyle bir dahil edilmiş hissi yaratıyor. Olmazsa olmazımız, cani ve acımasız Efendi Epps ise 12 Years a Slave’in -beklendiği üzere- en unutulmaz karakteri oluyor. Hazır yeri gelmişken Epps’e hayat veren Michael Fassbender’ın 12 Years a Slave’in oyuncu performansları itibariyle en kayda değer işine imza attığını belirtelim.

McQueen’in hikaye anlatmada sekteye uğradığına inandığım bu son filminde önceki iki eserini yakaladığı en önemli nokta ise hiç şüphe yok ki işin teknik kısmı. Açık hava çekimlerinin bol olmasından fazlasıyla yararlanan yönetmen, ışık oyunları ve doğanın saf görüntüsünü kullanarak fotografik bir bütün elde etmekte zorlanmıyor. Hans Zimmer tarafından bestelenen müzikler ise hiç şüphe yok ki 12 Years a Slave’in en takdir edilesi yönlerinden biri. Film genel anlamda durağan seyretse dahi Zimmer’ın vuruşlarındaki stili gereği harmanladığı çarpıcı besteler, 12 Years a Slave’in işlenişi ile kişide tatminkar bir kulak doygunluğu bırakacak bir tezat oluşturuyor.

12_years_a_slave_featured1-618x400

Eleştirmenler tarafından övgüye boğulan Lupita Nyong’o, abartılı oyunculuğuyla 12 Years a Slave’in büyük hayal kırıklıklarından biri.

86. Akademi Ödülleri’nin en büyük favorisi olan 12 Years a Slave için Amerikanları memnun edecek ve onların başyapıt anlayışına fazlasıyla uygun bir eser demek uygun olur. Kendi geçmişleri üzerine yapılan dramatik yapımları yere göğe sığdıramayan ve bunu tüm dünyaya kabullendirebilmek için pek ala çaba gösteren bir sektörün McQueen’in ödül kaygısıyla çektiği her halinden belli olan son filmi için de bildiğimiz prosedürü uygulaması kimseyi şaşırtmayacaktır. Çarpıcı dramların samimiyeti göz önünde bulundurulduğunda dünya sinemasının ne durumda olduğunu bildiğimiz için, 12 Years a Slave’e senenin en iyi filmi demek en azından (sinema anlayışı açısından) Avrupalı yahut Asyalı diyebileceğimiz bizler için cesaretin alasını gerektiren bir adım olacaktır -en azından esareti, işkenceyi, ötekileştirmeyi anlatan yapımlar söz konusu olduğunda.

Dipnot: Steve McQueen dahil herkesin dilinde olan Django Unchained kıyaslaması hakkında söylenebilecek pek fazla söz yok. Tarantino’nun dili ve anlatımı, komedi ağırlıklı bir dramayı tamamlayıcı ve bütünleştirici görev üstlenirken McQueen’in kölelik üzerine odaklanması riskli olduğu kadar nitelikte de engel oluşturacak bir davranış. İki filmin kıyaslanması türleri ve görevleri (hatta kaygıları) göz önünde bulundurulduğunda olası değil.

Okumaya Devam Edin

Bağımsız Sinema

Görülmüştür’ün vizyon takvimi devam ediyor

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Sinopsis

Görülmüştür; fotoğrafta gördüğü bir kadını takıntı haline getiren genç bir adamın hikayesini konu ediyor. Zakir, bir cezaevinde mektup okuma komisyonunda çalışmaktadır. Hayatını mahkumlar arasına geçiren Zakir, hükümlülere gelen mektupları okumakla görevlidir. Her gelen mektup önce onun kontrolünden geçer. Mektuplarda yazılanlar cezaevi protokolüne göre bir sorun teşkil etmediği taktirde sahibine ulaşabilir. Mektupları kontrol ettiği bir gün, mektubun birinden çıkan bir fotoğraf Zakir’in dikkatini çeker. Fotoğraf, Selma adındaki genç ve güzel bir kadına aittir. Genç adam çok etkilendiği bu fotoğrafı çalmaya karar verir. Ancak bir süre sonra olay basit bir hırsızlık olarak kalmaz. Selma zamanla Zakir için bir takıntı haline gelir.

Fragman

Filmin Künyesi

Filmin Adı: Görülmüştür
Türü: Dram
Dili: Türkçe
Süresi: 95 dak.
Vizyon Tarihi: 20 Eylül 2019
Çekim Tarihleri: Eylül – Ekim 2017
Yapım Şirketi: +90 Film Yapım
Görüntü Yönetmeni: Meryem Yavuz
Kurgu: Ali Aga
Ses Tasarımı: Kai Tebbel
Senaryo: Serhat Karaaslan
Yönetmen: Serhat Karaaslan
Oyuncular: Berkay Ateş (“Zakir”), Saadet Işıl Aksoy (“Selma”),
İpek Türktan Kaynak: (“Emel”), Füsun Demirel (“Anne”)
Erdem Şenocak: (“Kenan”), Müfit Kayacan (“Adnan”),
Banu Fotocan: (“Emel”)

Ödüller:

54.Karlovy Vary Film Festivali
– FEDEORA (Avrupa ve Akdeniz Film
Eleştirmenleri Federasyonu) – En İyi Film
38. İstanbul Film Festivali
– En İyi Senaryo (Serhat Karaaslan)
– En İyi Kurgu (Ali Aga)
30. Ankara Uluslararası Film Festivali
– Onat Kutlar En İyi Senaryo (Serhat Karaaslan)
– En İyi Erkek Oyuncu (Berkay Ateş)
– En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Füsun Demirel)
– Siyad En İyi Film

YÖNETMEN

Serhat Karaaslan – Biyografi & Filmografi

Serhat Karaaslan, Muş’un Varto ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirdi ve ardından Kadir Has Üniversitesi’nde Film ve Drama Yönetmenliği üzerine yüksek lisans yaptı. Kısa filmleri Toronto, Locarno, Selanik, Montpeiller, Saraybosna, İstanbul, Ankara, Altın Portakal gibi festivallere katıldı ve yüze yakın ödül kazandı. Cannes Film Festivali Cinefondation Residence ve Berlinale Co-Production market’e seçilen ilk uzun metraj filmi ‘Görülmüştür’, 38. İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Senaryo ve En İyi Kurgu ödüllerini, 30. Ankara Film Festivali’nde En İyi Senaryo, En İyi Erkek Oyuncu (Berkay Ateş), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Füsun Demirel) ve SİYAD En İyi Film ödüllerini kazandı. Görülmüştür, uluslararası prömiyerini yaptığı 54. Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali’nde Avrupa ve Akdeniz Film Eleştirmenleri Birliği FEDEORA tarafından verilen En İyi Film ödülüne layık görüldü.

FİLMOGRAFİ

GÖRÜLMÜŞTÜR, 2019
– 54. Karlovy Vary Film Festivali
FEDEORA Avrupa ve Akdeniz Film Eleştirmenlerı Konfederasyonu En İyi Film
– 38. İstanbul Film Festivali
En İyi Senaryo
En İyi Kurgu
– 30. Uluslararası Ankara Film Festivali
En İyi Senaryo (Serhat Karaaslan)
En İyi Erkek Oyuncu (Berkay Ateş)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Füsun Demirel)
SİYAD En İyi Film
– 7.Duhok Uluslararası Film Festivali
En İyi Yönetmen
En İyi Senaryo
– 18. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali
!f Ulusal Jüri Özel Ödülü
– 26. Adana Altın Koza Film Festivali
Ayhan Ergürsel En İyi Kurgu Ödülü
Yardımcı Rolde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü

DONDURMA (Kısa Film 2014)

– Dünya Prömiyeri: Toronto Uluslararası Kısa Film Ana Yarışma 2014
– Locarno Uluslararası Film Festivali, özel gösterim, 2015
– Sao Paulo Uluslararası Film Festivali Ana Yarışma, 2015
– Sofya Film Festivali, 2015
– Guanajuato Film Festivali, 2015
– Paris Sinematek, Cannes Cinefondation Gösterimleri, 2015
– Selanik Uluslararası Film Festivali, Balkan Seçkisi, 2014
– Doha Gençlik Film Festivali, 2014

Ödüller

– Ozu Uluslararası Film Festivali, Ozu Tatami Ödülü, 2014
– Maramures Uluslararası Film Festivali, Crossing Borders Ödülü, 2015
– İzmir Uluslararası Kısa Film Festivali, En İyi Film, 2014
– Nürnberg Film Festivali, En İyi Film, 2015
– Londra Kürt Filmleri Festivali, En İyi Film, 2015
– Yılmaz Güney Film Festivali, En İyi Film, 2015
– FEC Avrupa Film Festivali, Jüri Ödülü, 2015
– Boston Türk Filmleri Festivali, Jüri Ödülü, 2014

MUSA (Kısa Film, 2012)

– 67. Locarno Film Festivali, Özel Gösterim, 2014
– 53. Selanik Uluslararası Film Festivali, 2012
– 32. Montpeiller Film Festivali, 2012
– 27. Fribourg Film Festivali, 2012
-15. Brüksel Kısa Film Festivali, 2012
– Hisar Kısa Film Seçkisi 2012

Ödüller

– Frankfurt Türkiye – Almanya Film Festivali, En İyi Film, 2013
– Boston Türk Filmleri Festivali, En İyi Film,2012
– 8. Akbank Uluslararası Kısa Film Festival, Özel Mansiyon, 2012
– 32. İFSAK Kısa Film Yarışması, Jüri Özel Ödülü, 2012
– 6. Galatasaray Üniversitesi Sinepark Kısa Film Festivali, En İyi Oyuncu,2012
BİSİKLET (Kısa Film 2010)

Ödüller

– SİYAD En İyi Kısa Film, 2010
– 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali, Dijital Film Akademisi Ödülü,2010
– 9. Fas Akdeniz Kısa Film Festivali, Büyük Ödül, 2011
– 8. Altın Kayısı Erivan Uluslararası Film Festivali, Özel Mansiyon, 2011
– 10. St. Petersburg Film Festivali, Yeni Bir Sinema Dili Ödülü, 2011
– 26. Kélibia Uluslararası Film Festivali, Jüri Özel Ödülü, 2011
– 22. Ankara Uluslararası Film Festivali, En İyi Film, 2011
– 15. Boston Türk Filmleri Festivali, En İyi Film, 2010
– 16. Nürnberg Film Festivali, Jüri Özel Ödülü, 2011
– 10. Vannes Avrupa Cinema Buluşması,Coop Breizh Ödülü, 2011

Oyuncular

BERKAY ATEŞ (”Zakir”)
Filmografi:
Görülmüştür (2019)
Abluka (2015)
Yarım Kalan Mucize (2013)
Ödüller:
2019 Uluslararası Ankara Film Festivali
En İyi Erkek Oyuncu (Görülmüştür)
2015 Adana Film Festivali
Umut Veren Genç Oyuncu (Abluka)

 

SAADET IŞIL AKSOY (“Selma”)
Filmografi:
Görülmüştür (2019)
Saf (2018)
Sen Dünyaya Gelmeden (2012)
Başka Dilde Aşk (2009)
Şark Oyunları (2009)
Süt (2008)
Yumurta (2008)
Ödüller:
2007 Saraybosna Film Festivali
En İyi Kadın Oyuncu (Yumurta)
2007 Altın Portakal Film Festivali
Behlül Dal Genç Yetenek Özel Ödülü
2007 Valdivia Uluslararası Film Festivali
En İyi Kadın Oyuncu (Yumurta)
2008 Siyad En İyi Kadın Oyuncu
2008 Yeşilçam Film Ödülleri
Umut Veren Genç Kadın Oyuncu (Yumurta)
2008 Ankara Uluslararası Film Festivali
Umut Veren Genç Kadın Oyuncu (Yumurta)
2008 İsmail Dümbüllü Ödülleri
En İyi Kadın Oyuncu (Yumurta)
2009 Ankara Uluslararası Film Festivali
En İyi Kadın Oyuncu (Başka Dilde Aşk)
2009 Bursa İpek Yolu Film Festivali
En İyi Kadın Oyuncu (Başka Dilde Aşk)

İPEK TÜRKTAN KAYNAK (“Emel”)
Filmografi:
Görülmüştür (2019)
Son Çıkış (2018)
Borç (2018)
Kaygı (2017)
Bulantı (2015)

FÜSUN DEMİREL (“Anne”)
Filmografi:
Görülmüştür (2019)
Eski Köye Yeni Adet (2018)
Zer (2017)
Madımak: Carina’nın Günlüğü (2015)
İçimdeki İnsan (2015)
11’e 10 Kala (2009)
Saklı Yüzler (2007)
Eğreti Gelin (2005)

BANU FOTOCAN (“Gülten”)
Filmografi:
Görülmüştür (2019)
Anons (2018)
Aydede (2018)
Tuzdan Kaide (2018)
Sivas (2014)
Mavi Dalga (2013)
Tepenin Ardı (2012)

MÜFİT KAYACAN (“Adnan”)
Filmografi:
Görülmüştür (2019)
Kız Kardeşler (2019)
Anons (2018)
Körfez (2017)
Albüm (2016)
Abluka (2015)

ERDEM ŞENOCAK (“Kenan”)
Filmografi:
Görülmüştür (2019)
Son Çıkış (2018)
Anons (2018)

MERYEM YAVUZ (Görüntü Yönetmeni)
2019 Görülmüştür
2018 Borç
2018 Aydede
2015 Toz Bezi
2015 Salı (Kısa Film)
2014 – Kumun Tadı
2013 – Gözümün Nuru
2011 – Nolya (Kısa Film)
2008 – İki Çizgi
ALİ AGA (Kurgu)
2019 Görülmüştür
2017 Yol Kenarı
2017 Daha
2016 Genç Pehlivanlar (Belgesel)
2016 Mavi Bisiklet
2015 Kalandar Soğuğu
2015 Toz Bezi
2014 Kuzu
2013 Gözümün Nuru
2013 SaroyanLand (Belgesel)
2012 Şimdiki Zaman

Ödüller
– 38. İstanbul Film Festivali – En İyi Kurgu (Görülmüştür)
– 53. Uluslararası Antalya Film Festivali – En İyi Kurgu (Genç Pehlivanlar)
– 35. Ulualararası İstanbul Film Festivali – En İyi Kurgu (Kalandar Soğuğu)
– 20. Uluslararası Adana Film Festivali – En İyi Kurgu (Gözümün Nuru)
– 25. Uluslararası Ankara Film Festivali – En İyi Kurgu (Gözümün Nuru)
– 9. Uluslararası Londra Dünya Sineması Film Festivali – Yabancı Dilde Film Kategorisinde
En İyi Kurgu (The Jungle)

GÖRÜLMÜŞTÜR – FRAGMAN LİNK:


BASIN SORUMLUSU
Pınar Gök
Tel: 532 410 24 44
email: rpinargok@gmail.com

YAPIM ŞİRKETİ
+90 Film Yapım
Serkan Çakarer
Tel: +90 533 475 86 67
email: scakarer@gmail.com

Okumaya Devam Edin

Analiz

Foxtrot: Savaşın Getirip Götürdükleri Üzerine

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Afrin Harekatı başladığından bu yana gelen şehit haberleri, Kim Jong Un’un füze denemeleri, ABD’nin zaten ortada olan militarist politikaları, Hollywood’un yığınla önümüze serdiği vatanperver dramlar, son yıllarda başlayan Mehmetçik dizileri (Alper Mestçi’den prodüksiyon kalitesi yüksek benzer temalı bir dizi de yolda) ve fazlası… Gündemi takip ettikçe, gerçekleri gördükçe, onları kendi bakış açılarımızla yorumladıkça savaş olgusuna dair fikirlerimiz ne kadar değişkenlik gösteriyor değil mi? Kimimiz yaşanan acılardan ve kapanmayan yaralardan dolayı bu olgunun gerekliliğine inanırken kimimiz de bu olgunun vicdani ve evrensel bir şekilde değerlendirerek barışçıl çözümler arıyor. Ama ne yaparsak yapalım savaşı devam ettirmek ya da onu durdurmak üzerine ne kadar kafa yorarsak yoralım bu olgu maalesef hem tarihin hem de yaşadığımız hayatın acı bir gerçeği olarak var olmaya devam edecek. Samuel Maoz’un yönetmenliğindeki Foxtrot, bu kabullenmesi zor gerçeğin üzerine etkileyici bir aile dramı inşa ediyor esasında.

Her şey Michael ve Daphna çiftinin askerde olan oğulları Jonathan’ın vazife başındayken hayatını kaybetmesiyle başlar. Acı haberi alan aile, yas sürecini henüz atlatamamışken bir de bürokratik sorunlarla uğraşmak zorunda kalırlar. Ancak mühim bir mesele daha var. Michael ve Daphna ateistler. Bilindiği üzere savaş filmlerinde askerler birbirinden farklı karakterlere sahip olsalar da inancını kaybetmemişlerdir. Aralarında tereddüt yaşayan bir karakter bile olsa  filmin sonunda edindiği tecrübelerle razı gelir ve Tanrısına inanmaya başlar. Savaşa giderken kiminin boynunda haç da olur. Bizde de Allah Allah nidalarıyla gidilir savaşa mesela. Savaştan önce de ‘’Gazamız mübarek olsun’’ ya da ‘’Tanrı bizimle gibi’’ temennilerde bulunulur. Hal böyleyken film, seyircilerine şunları sorar:  ‘’Oğulları şehit olsa da onların Tanrı’ya inanmaması Jonathan’ın şehit olmadığını mı gösterir? ‘’Bu dünyadan göç eden bir insanın, hayatta olduğu sırada belki de ulaşması tahmin bile edilemeyen başçavuş mertebesine yükseltilmesi neye ironidir?’’

‘’Ailenin tercihine mi Jonathan’ın ölümüne mi?’’

Deve ve savaş algısı

Şu sıralar çok popüler bir söz var. Sadece iki kelime. İbn Haldun’a ait. Ve hangi duruma uyarlarsanız uyarlayın cuk oturuyor: ‘’Coğrafya kaderdir.’’  Üç farklı anlatı üzerinden bir dramatik yapı oluşturan filmin ikinci kısmında savaşın asıl vuku bulduğu atmosferden birkaç kilometre uzakta, sınır bölgesini koruyan Jonathan ve diğer birkaç askerin yaşadıkları ve yaşayacakları hadiseleri izleriz. Yoldan geçen bir deveye bariyeri açtıkları plan, tesadüf ya da arthouse etkisi uyandırsın diye yaratılmış absürt bir mizansen olarak tasarlanmamıştır. Deve, o filmde ”savaş” ve ”kader” olgularına dair önemli bir imgedir aslında.

İlk sahnede deve, bariyerin altından yavaş yavaş geçerken bile, bölgeyi koruyan üç asker tedirginlik içerisindedir. Devenin bir bomba ya da tehdit unsuru olarak görünmesi o psikolojide olan bir insan için gayet doğaldır. Devenin ardından başka yolculara da açılır o bariyer. Kimi zaman nakliyeye kimi zaman da düğüne yetişmeye çalışan başka bir çift…  Hemen onların ardından başka bir araba daha yaklaşır bariyere.  Arabanın içerisindeki gençlerin keyfi gayet yerindedir. Kız-erkek karışık belki de sınırı hemen geçip bir gece kulübünde takılmak için yola çıktılar. Yeni bir sayfa açmak için ülkelerini terk ediyorlardır belki de kim bilir… Pasaportlar, kimlikler, herhangi bir sorun teşkil edecek unsur bulunmamıştır. Ancak içlerinden birinin sınırdan geçmelerine ramak kala boş kutu birayı, kapıyı açıp atmasının ardından askerlerden biri feryatlar içerisinde bağırır. Sözde ‘’el bombası’’ paniği diğer askerleri de şaşkına çevirmiştir.  Gençlerin olduğu araba aniden taranmaya başlanır. Giderek batmakta olan bir konteynerda kalan askerler soluğu  albayın yanında alır. Albay gelir gelmez hiddetli bir ses tonuyla ‘’Siz bir savaştasınız, bu yolda başınıza her an bir şey gelebilir ama bu gerçeği unutmamalısınız. Nerede olduğunuzu unutmamalısınız!’’ gibisinden cümleler sarf eder. Arabadaki gençler hiçbir şey olmamış gibi soğukkanlı bir şekilde boş bir arazinin oraya gömülür.

Filmin üçüncü kısmına gelindiğinde ise bir haber daha gelir Michael ve Daphna çiftine. Jonathan’ın hala hayatta olduğu,  isim benzerliğinden kaynaklanan bir tesadüf dolayısıyla hata yapıldığı ortaya çıkar. Ailenin yaşadığı sarsıcı yas süreci henüz geçmemiş, acı taze ve bürokrasinin işbilmez tavırları bilhassa Michael tarafından onaylanmış ya da affedilmiş değildir. Son çare olarak telefonuna sarılan Michael, Jonathan’ın albayını tanıyan bir arkadaşını arayıp oğlunu eve geri getirmesi üzerine ondan rica eder. Elindeki torpil sayesinde Jonathan’ı o bölgeden çekip kurtaracağını sanan baba, ”savaş” olgusunun yaratacağı asıl darbenin henüz farkında değil. Çünkü ilk kısımda bariyerin altından yavaş yavaş geçen devenin mevcudiyeti bu son kısımda bir kez daha vuku buluyor. Jonathan’ı evine doğru götüren cip, önlerine çıkan devenin ardından şoförün direksiyon hakimiyetini kaybetmesiyle birlikte şarampole doğru yuvarlanır. Sanki önlerine deve değil de yukarıda bahsi geçen kocaman bir ‘’Coğrafya kaderdir’’ sözü çıkmış gibi. Böylece Michael’ın endişesi başka bir yıkıcı süreci beraberinde getirir: Vicdan azabı!

Filme ismini veren dansın sarkastikliği

Filme ismini veren dansın, savaş kavramıyla doğrudan bir bağlantısı var mı? Hem de deveden çok daha fazla var. Mantalitesi itibariyle bir adım öne sonra sağa sonra geriye ve sola doğru adım atıldıktan sonra dans eden kişinin başladığı yere geri dönmesi tekniğine bağlı bir dans Foxtrot. Diğer deyişle ”savaş” olgusunun başka bir alaycı tasviridir. Jonathan, sınır bölgesinde nöbetteyken; Michael da hem kendi geçmişini hem de oğlunun acısını unutmak için ediyor bu dansı. Filmdeki tüm olaylar ve unsurlar da Foxtrot dansı gibi başladığı yere geri dönüyor. Jonathan atmosferden fersah fersah uzakta olmasına rağmen hep savaştaydı zaten. O kaldıkları ve gün geçtikçe batmakta olan konteyner gibi dibe vurmanın eşiğindeydi hep.  Michael… Onun yarası hiç kapanmamıştı ki zaten. Geçmişinde kendi evladı için başka bir arkadaşını ölüme gönderen Michael’ın içindeki o vicdan azabı hiç kaybolmamıştı ki şimdi de aynısını yaşıyor. Coğrafya kader. Savaş da bunun bir gerçeği ama en acısı da sürekli başa döndürmesi.

Neticede, savaş dediğimiz kavramın, olgunun ya da algının bir tarafı yok. Bir düşman grubu yok. Bir amacı yok. Kazananı da kaybedeni de… Yok. Getirdikleri var ama. Yıkım gibi… Travma gibi… Korku gibi… Acı gibi… Bir de götürdükleri… Yaşamlar, yaşanmışlıklar ya da yaşanmamışlıklar… Hayaller, umutlar, hayata dair yaşanacak ne varsa… Foxtrot,  bu feci tablonun getirip götürdükleri üzerine işte…

Okumaya Devam Edin

Bağımsız Sinema

Yüce Adalet (2016) The Whole Truth

Yayın tarihi:

-

Yazar:

2008 yılında çektiği filmi ‘Donmuş Irmak’ ile sinema dünyasında dikkatleri üzerine çeken Amerikalı yönetmen Courtney Hurt, tarz olarak gerilimle dram konularını birleştirmekteki ustalığıyla kendisinden söz ettiriyor. Klişe lafların ötesinde, deneyim olarak zayıf gibi gözüken yönetmenin sinematolojisini dikkatli incelemek gerekli. Zira Yüce Adalet (The Whole Truth) filminin altyapısı Hurt’ün sinemasal arayışında belirgin biçimde görülüyor. Keanu Reeves ve Renée Zellweger gibi Hollywood’un önemli iki karakter oyuncusunu yanına alıp, Nicholas Kazan’ın dahiyane senaryosunu bu karışıma ekleyen yönetmen şimdiye dek yaptığı filmlerinin en iyisini bizlere sunuyor.

Yüce Adelet, babasını öldürdüğü düşünülen Mike isimli karakterin başından geçen öyküyle başlayan bir film. Mahkeme süresince babasının ölümünden sorumlu olmadığını söyleyen genç, başka hiçbir şey anlatmayarak yaşadığı süreçten kurtulmak istiyor. Aslında buna kurtulmak dersek yanılırız, çünkü Mike’ın içsel ve de psikolojik çaresizliği yaşamının ayrıntılarını ortaya çıkarmış. Ramsay’in Mike’ı savunma süreci filmin temel konusunu oluşturup, bu süreçte karşımıza çıkan şaşırtıcı olaylar olaylardaki gizemi gittikçe arttırıyor. Müvekkilini yaşadığı kısırdöngüden kurtarmak adına iç sesini dinleyen avukatın yaşadıkları cinayet sürecinin aydınlanması için farklı bakış açısı doğurmuş. Zaten bizler de film boyunca iç ses – dış ses ekseninde vuku bulan konu bütünlüğüne bakıyoruz. Gerilim ve dram ağırlıklı filmlerde tipik olarak karşımıza çıkan ‘şaşırtma’ olgusu Yüce Adalet’te de kullanıldığı için, yaşanılan olayların göründüğü gibi bitmeyeceğini anlayabiliyoruz. Bu konunun bütünsel olarak kötü olduğunu göstermez, aksine tarz olarak çizgisinden ödün vermemiş algının devamı olduğunu kanıtlar. Özellikle cinayet tarzı konuların dar alanda çekilmiş görüntüleri bizlere çarpıcı olaylar aktarmak zorunda, sonuçta çektiğiniz bir mekan filmi değil.

yüce adalet sinematopya 2

Olayın derinlemesine içine girdiğimizde polisiye sürecin dışına da çıktığımızı anlıyoruz. Babasını öldürdüğünü düşündüğümüz Mike rolünde Gabriel Basso kendisinden beklenmeyecek düzeyde durağan rol performansı ortaya koymuş. Bunu oyuncunun bilinçli yaptığını düşünüyorum, zira Ramsay’de Keanu Reeves ile girdikleri ikili çatışmada sürekli düşünen, çözüme odaklanan Reeves ile zıtlık oluşturmaları filmin kalitesini arttırmış. Senarist Kazan konunun ilk başından son sahnesine kadar hukuk sistemini eleştirmeden gerilime odaklanmış. Senaryosunu bir sistem eleştirisi olacak şekilde değil, tamamen cinayet kurgusu içinde kıvranan iki insanın dramı üzerinden sunmak akıllıca bir iş. Yönetmenin dar alana odaklanan kamera çekimleri filmdeki konu yapısını sıkıcı boyuta taşırken, bölüm bölüm ilerleyen öyküde az sonra neler olacağını bilemediğimiz için Yüce Adelet’te merak duygusu son sahneye kadar devamlı zirvede.

Filmin psikolojik olarak çözümlenmesi gereken noktaları çok yoğun. Seyirci için yönetmenin konuya bolca gizem yüklemesi birinci sınıf film oluşumunda büyük etken. Keanu Reeves’ in ikili girdapta olan bitene anlam katmak isteyen avukat betimlemesi ile yoğun makyajla adeta tanıyamadığımız Loretta karakterinde Renée Zellweger olayları sürükleyip, kaliteli yapımın ortaya çıkışını resmetmişler. Kısaca özetlersek eğer; Yüce Adalet bir özgürlük arayışının aktarıldığı film değil, tamamen bir avukatın yaşanılan süreci çözmesiyle ilgili psikolojik bir gerilim. Bu tip konuların bolca çekildiğini düşündüğümüzde, kendisine has üslubu ile Courtney Hurt’ün başarılı iş çıkardığını söyleyebiliriz.

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending