Connect with us

34. İstanbul Film Festivali

45 Years (45 Yıl)

Yayın tarihi:

-

Andrew Haigh’in üçüncü uzun metraj çalışması 45 Years, 2011 tarihli Weekend‘in izinden gidiyor. Evliliklerinin kırk beşinci yılını küçük çapta görkemli bir parti ile kutlamak üzere olan bir çiftin, eve gelen bir mektubun ardından sürüklendiği istikamet üzerinden şekillenen 45 Years, Haigh’in hem senarist hem de yönetmen kimliği üzerine artık daha belirgin, daha net çıkarımlarda bulunmamıza yardımcı oluyor.

Aynı Weekend’de olduğu gibi, 45 Years’da da yönetmen iki insanın hayatlarından birkaç gün seçerek, realizmin doruklarında bir anlatımla seyircisinin elinden tutup merak uyandırıcı finale götürüyor. Filmin açılışında, Kate ve Geoff’in kırsal bir alanda kendi hallerinde yaşadığına tanıklık ediyoruz. Yaşlı çift sakin bir hayat sürüyor. Damarlarında akan asil İngiliz kanının hakkını vererek günlerini kitap okuyarak, belgesel seyrederek, köpeklerini yürüyüşe çıkararak geçiriyorlar. Belli ki saygın bir yaşantıları olmuş; iyi ya da kötü, her durumda, birbirlerine karşı olan tutumları bunca senelik evliliğin getirdiği saygı çerçevesinde şekilleniyor. Derken bir gün Kate eve geliyor, Geoff’i masada elinde bir kağıt parçasıyla buluyor. “Onu bulmuşlar,” diyor Geoff. Kimden bahsettiğini anlamayan Kate, gelecek cevabın ne olacağını tahmin etmeden, hazırlıksız bir şekilde kim olduğunu soruyor. “Katya’mı,” diye ekliyor Geoff. İşte tam o sırada Kate’e hayat veren Charlotte Rampling’in Oscarlık performansının ilk vuruşuna tanıklık ediyoruz. Kocasının neyden bahsettiğini anlaması yalnızca bir saniye sürüyor, o bir saniyelik süreçte ise yüzündeki anlamlı değişim 45 Years’ın hayranlık uyandıran gerçekçi yapısı ve anlatımının müjdeleyicisi aslında. Üstelik yönetmen, o sahnede kamerasını Kate’e de odaklamıyor. Filmin son ekran görüntüsüne kadar kaçındığı yakın çekimi kullanmamayı tercih ediyor. Buna rağmen Rampling’i hissediyoruz; onun zihninden o kısacık sürede geçen her şeyi, tüm bilgi akışını, canlanan tüm anıları bir anda hissediyoruz.

Katya, Geoff’in Kate’le evlenmeden önceki, henüz gencecik bir delikanlı iken birlikte olduğu kız arkadaşı. Birlikte İsviçre’de kayak yaptıkları sırada Katya bir kaza geçiriyor ve bedeni asla bulunamıyor. Aradan geçen onlarca senenin ardından ise Geoff’e gelen Almanca mektupta buzullar içinde Katya’nın cesedinin bulunmuş olabileceğine dair bir şeyler yazıyor. Kate’in yukarıda bahsettiğim anlık değişimi, yine bahsi geçtiği şekilde 45 yıllık eşine olan saygı ve sevgisinden biraz geri plana itiliyor o andan itibaren. Biz, seyirci olarak yaklaşık doksan dakika boyunca Kate’in hissettiği her şeyi rahatlıkla anlayabiliyoruz aslında. Fakat gerek Rampling’in şapka çıkarılası oyunculuğu, gerekse Haigh’in diyalog yazmadaki üstün kabiliyeti sayesinde bu kadının hal ve tavırlarının bizi biraz olsun kandırmasına izin veriyoruz. Kandırmak derken, Kate’in yapmacık bir kişiliğe bürünüp kocasının düştüğü bu durumda ona yardımcı olmaya çalışmasından bahsetmiyorum. Aksine, ona olan sonsuz sevgisi dolayısıyla bunamasına ramak kalmış Geoff’in bu dilemmasında(?) kocasını yalnız bırakmıyor.

45 years sinematopya

Tabii bir de filmi şekillendiren 45’inci yıl kutlaması var. Aslında kırkıncı yıllarını kutlama planı yapan çift, Geoff’in geçirdiği bir ameliyat yüzünden bu önemli olayı beş sene erteleme kararı almış. Kate, mektup meselesi ortaya çıktıktan sonra bir süre daha parti için heyecanını koruyor. Lakin ne zaman ki kocasının kafasının bu konu üzerinden fazlaca kurcalandığını fark ediyor; o zaman Kate’in heyecanı da kendini ifade etmesi hayli zor hislere bırakıyor.

Artık Kate için onlarca sene süren bu aşkın sorgulanma zamanı mı geldi? Belki filmin gidişatı bu yönde düşüncelere dalmamız konusunda ön adım atıyor fakat bana kalırsa Kate, kocasına karşı sevgi ve saygı konusunda hiçbir zaman eksiklik yaşamadı. Kate’in tüm sıkıntıları çaresizlik üzerine kurulu. 45 yıl boyunca mutlu mesut yaşadığı eşinin, bir anda hatıralarda yaşamaya başlamasını kabullenemedi yaşlı kadın. Geoff’e kırgın olduğuna da inanmıyorum. Kalan kısa ömrü boyunca en büyük korkusunu, yani kararsızlığı yaşayacağını bilerek; öte yandan ne yapacağını bilmeden bakıyor Kate son sahnede.

Andrew Haigh, iyi bir hikaye anlatıcı. Weekend’de iki erkeği kullanarak, uzun diyaloglar kurgulayarak eşcinsel sineması üzerine asla unutulmayacak bir başyapıta imza atmıştı. 45 Years’ta da aynı metodolojiyi kullanıyor yönetmen. Kate ve Geoff dışındaki karakterlerle çok kısıtlı bir birlikteliğimiz oluyor. Filmin neredeyse bütünü, çift arasında geçen diyaloglar üzerine kurulu. Bu diyaloglar gelişigüzel gibi gözükse de aslında değil. Hepsi, bir şekilde Katya meselesinin çıkmazıyla sonlanıyor. Kate, bir zaman sonra kendi öz iradesiyle konuşmaları Katya hakkında daha fazla şey öğrenmek için şekillendiriyor. Aslında gittikçe artan bu tansiyon, ne güzeldir ki hiçbir zaman bir patlama noktasına erişmiyor. Haigh’in Weekend’de de tercih ettiği bu yöntem, onun sinemasının naif bir imzası olacağa benziyor. Diyalogların uzun uzadıya devam etmesi, traselerinin hiçbir zaman yön değiştirmemesi 45 Years’ın gerçekçi anlatımının da en önemli dayanağı.

Charlotte Rampling’in -ciddi anlamda- Oscar’lık performansı ve Haigh’in hayranlık uyandırıcı yönetmenlik becerileriyle 45 Years, asla atlanmaması gereken bir eser. Mike Leigh’in Another Year‘ında yakaladığı (İngiliz kokulu) zaman tüneli ile Richard Linklater’ın Before serisindeki diyalog zenginliğinden ortaya karışık bir lezzet yaratmaya kalksanız, 45 Years’tan daha iyisini elde edemezsiniz.

Okumaya Devam Edin
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

34. İstanbul Film Festivali

Yazılmamış Hikayeler, Çekilmemiş Filmler: Cafer Penahi’den Taksi

Yayın tarihi:

-

Yazar:

O hikayeler yazıldı, o filmler çekildi.” diyor Cafer Penahi, yirmi sene boyunca film çekmesinin yasak olduğu anayurdunun başkenti Tahran’da direksiyon sallarken. Sebebi üzerine artık kafa yormaktan yorulduğumuz 2010 başlangıçlı bu yasaktan beri üçüncü filmi Penahi’nin. İlk ikisi olan Bu Bir Film Değil ve Perde, Penahi’nin evinde çektiği ve bana göre insanın kendini keşfetmesi üzerine yazılmış iki belgeseldi. Yönetmene Berlin’de Altın Ayı ve FIPRESCI ödüllerini kazandıran Taksi’de ise başrolde Tahran ve İran halkı, kültürü, devleti var.

Taksi’nin kapısı açılıp ilk müşteri bindiğinde, kültürel ve zihinsel çatışmalardan ilki de start alıyor. Penahi’nin dudaklarını pek kıpırdatmadığı bu çatışmalarda eğitimli ile cahil, erkek ile kadın, genç ile yaşlı, zengin ile fakir, ciddiyet ile tebessüm yer alıyor. Kiyarüstemi’nin 10’unda olduğu gibi her seferinde, o an belli olacak yeni istikamette kimlerin bize eşlik edeceğinin merakı içinde yaşıyoruz. Güvenlikleri sebebiyle isimleri açıklanmayan amatör oyuncular ve sıradan insanlar, İran toplumunun politik, sosyolojik, ekonomik, kültürel, tinsel, hukuki ve eğitimsel yönlerine farkında olmaksızın eleştiri getirirken bir yandan da bu eleştirilerin birer parçası haline geliyorlar. Örneğin laf ile gemi yürüteceğini düşünen, eğitimsiz bir erkek ile öğretmen olduğunu en başından anladığımız bir kadının laf dalaşı içinde kendimizi bulmamız bir tesadüf değil. Penahi, senaryonun detaylarını kurgularken bazı değişmez normları da doğal seyrine bırakmış gibi. Erkek, her zamanki gibi fikrini savunmak konusundaki aczini, kadının toplumsal konumu üzerinden kapatmaya çalışıyor. Bunu açık açık dile getirmese bile, tavırlarından ve dilinden dökülen her sözcükten, tartıştığı kişinin kendi kültürüne göre ikinci sınıf bir vatandaş olduğuna inandığını hissediyoruz. Ölümü, bahsetmesi bile kolay bir konu olarak değerlendiren erkek, kendisini bir hırsız olarak nitelendirdiğinde dahi karşısındaki kadına karşı üstün olduğuna dair koruduğu inancın sinyalini veriyor. Halbuki durumun görünenin tam aksi yönde seyrettiğini anlamak için modern insan kalıbına girmeye gerek bile yok. Ne yazık ki -ülkemiz dahil- çok geniş coğrafyalarda, insanlar geleneksel kimlikleri üzerinden, gerçekçi toplumsal kimliklerini alt etme üzerine kurulmuş yasalar çerçevesinde yaşayabiliyor. Sıradan, alaycı bir tebessüm bile, aşağıda olanın haksızlığının altında yatan gerçeği açığa çıkarmaya yetiyor. Penahi’nin yaptığı ise bu acımasız, kabullenmekte her seferinde zorlandığımız uygunsuz gerçeği uzun sürmeyen bir diyalog yoluyla önümüze koymak.

taksi sinematopya 2

Taksi’nin müşterilerinden başından yaralanmış adam ve onun ajite karısı, geleneklerin arkasına sığınılan bu ülkede insan hayatının ne kadar ucuz, ne kadar ölümlü dünya felsefesi üzerine kurulu olduğunu gösterirken, ellerinde bir kavanozla çeşmeye balık bırakmaya giden iki yaşlı kadın da dış dünyaya gösterilen sistem ile halkın iç dünyası arasındaki korkunç uçurum hakkında tüyo veriyor. Aslında Taksi’de Penahi’ye arkadaşlık eden her müşteri, İran’ı küçük detaylarla basitçe özetlerken özellikle korsan DVD satıcısı, Penahi’nin ilkokul çağındaki kız yeğeni ve elinde bir demet gül ile müvekkilini ziyarete giden avukat kadın biraz daha ön plana çıkıyor. Üçünün de İran toplumu ve yapılanması konusunda aynı meseleye odaklanıyor: Yasaklar ve üstü kapatılan gerçekler. DVD satıcısı, her ne kadar bu belgesel tadındaki kurmaca eserin neşesi olarak zihinlere kazınmış olsa da, basit bir konu üzerinden yasak mevzusuna değiniyor. Penahi’nin kendisinin, kendi ülkesinde engellenmiş bir isim olması bir yana, dış dünyadaki sanata da kapalı bir kutu olan İran’da sanat icra etmenin ve sanata ulaşmanın el altından yürütüldüğü zaten bilinen bir gerçek. Hani bir kesimin, sanki suyun kaldırma kuvvetini keşfetmişçesine hiçbir zaman dilinden düşürmediği “yasaklanırsa illegal yoldan … artar” kuramı var ya, onu alkol, sigara, uyuşturucu gibi aslında toplumlar için afyonlaşmış malzemelerle değil de, çok temel bir olgu üzerinden inceliyor Penahi. Sanatın kendisi, bizim dünyamızda ulaşmak için çaba sarf edilen bir şey değilken İran’da bir ihtiyaç. Geleneksel yapısı ne olursa olsun, dünya mirasına sayısız eser kazandırmış köklü bir toplumun artık kalıtsallaşmış, primitif ihtiyaçlarından biri haline gelmiş bir bütün sanat. Devlet ise hem onun icra edilmesine hem de ona ulaşılmasına engel olmaya çalışıyor. Penahi, bu yasağı aracına bir kamera yerleştirerek delerken, sanatı seven ya da sanatçı olmaya çalışan kesim de el altından ulaşmaya çalışıyor ona. Düşününce, Woody Allen’ın ya da Nuri Bilge Ceylan’ın bir filmine uyuşturucu muamelesi yapılmasından bahsetmiyor muyuz aslında? Sahi, devlet gerçekten sanatın uyuşturucu olduğuna inanıyor olmasın? Peki sanatın, uyuşturucunun aksine afyon etkisi yaratmaktan ziyade devletin korkularına bir araç olması üzerine ne diyor Penahi?

İşte bu noktada, sanat ve yasak üzerine ön koltuğa bir başka müşteri oturuyor: Penahi’nin yeğeni. Küçük kız henüz ilkokul çağında. Elinde kamerasıyla, öğretmeninin verdiği kısa film çekme ödevi üzerine dayısına danışıyor. Penahi, ona nasıl bir film çekeceğini sorduğunda ise küçük kız, öğretmeninin film için koyduğu kısıtlamaları sıralamaya başlıyor: Erkek ile kadın yakın temas kurmayacak, olumlu karakter kravat takmayacak, olumlu karakter sakallı olacak ve daha pek çok şey. Burada öğretmen, devletin kendisini oynamıyor mu? Kendi koyduğu kurallar üzerinden, sanata şekil vererek toplum üzerinde afyon etkisi yaratmaya çalışmıyor mu? Küçük kızın park halindeki takside çektiği, çöp toplayıcı çocuğun ise başrolünde oynadığı kısa film ise sansürün eninde sonunda delineceğini de gösteriyor aslında bize. Nasıl ki Penahi, beş sene içinde üç yasaklı film çekmişse, çöp toplayan çocuk da küçük kızın yazdığı (ve aslında etik anlamda doğru şekillendirilmiş) senaryoya uymak yerine kendi bildiğini okuyor. Küçük kız, bir anda devletin emir kulu iken, film çekmek için kamerayı eline aldığında devletin kendisi oluyor. Fakat Penahi’nin bu yeni devlet tanımı için ütopik, ulaşılmak istenen bir devlet diyebiliriz. Küçük kız, sınırlandırmaları yaparken ahlaki ya da toplumsal doğrulardan değil, etik doğrulardan emir alıyor. Onun sanata ve insana dürüst yaklaşımı ise çöp toplayan çocuğun yanlışı ile bölünüyor.

taksi sinematopya 3

Her iki şekilde de, en nihayetinde tüm o hikayelerin yazıldığına ve tüm o filmlerin çekildiğine kendimizi inandırmak zorunda hissediyoruz. Penahi bunu söylerken, sanatı kısırlaştıran diyarındaki genç sinemacılara olduğu kadar dünyanın dört bir köşesinde nefes alan özgür ruhlara da bir mesaj veriyor: İcra etmek istediğin şey sanat ise, bir şeyler okuyarak ya da seyrederek bunu yapamazsın. Kendini dışarı at, sanat sana gelecektir. Penahi de kendini iyi ki dışarı atmış, iyi ki yasağın zincirlerini kırmış ve iyi ki yasaklı döneminin iki kapalı kutu eserinden sonra direksiyonun başına geçmiş. Ayrıca belirtmek gerekiyor ki bu yasak meselesinin samimiyeti, İran’ın (devletin kontrolündeki) Sinema Organizasyonu başkanı tarafından Penahi’nin Berlin başarısı tebrik edildiği için sorgulamaya açık. Nasıl ki bundan iki sene önce Suudi Arabistan’ın kadın yönetmen elinden çıkan ilk filmi (Wadjda/Vecide), kadınların yönetmenlik yapmasının yasak olmasına rağmen devlet eliyle desteklenmiş bir proje olarak Oscar aday adayı olduysa ve bunu zihnimize yerleştirmekte güçlük çektiysek, Penahi’nin yasağı üzerinden devletin iki yüzlü tavrını anlamlandırmaya çalışmak da aynı güçlüğü yaşatıyor. Bu tartışmaya açık politikalar bir kenarda dursun, Penahi’nin ve diğer yasaklı isimlerin film yapmaya devam etmeleri herkesin yararına. Belli ki onun hikayeleri daha yazılmadı ve onun daha çekilmemiş çok filmi var. Darren Aronosfky’nin dediği gibi Taksi, sinemaya bir aşk mektubu.

Okumaya Devam Edin

34. İstanbul Film Festivali

Yeni Nesil Madam Bovary: Gemma Bovery

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Gemma Bovery, son yıllarda izlediğim en iyi uyarlamalardan biri, belki de en iyisi. Her ne kadar senaryosu bakımından Pascal Bonitzer ve aynı zamanda filmin yönetmeni olan Anna Fontaine’nin adı bu noktada sıkça anılsa da övgülerin büyük kısmını Posy Simmonds hak ediyor. Flaubert’in Madam Bovary’sini alıp bambaşka bir pencereden, bambaşka bir zemin üzerinde tekrar yaratarak bir klasiği, hakkını da yemeden, adeta kendince onurlandırmış. Buna ek olarak Fransız komedi ve dramlarının usta isimlerinden Fabrice Luchini’yi de takdir ve tebrik etmek gerekli, zira aldığı ağır sorumluluğun altından başarıyla kalkıyor.

Filmde göz atacak olursak film edebiyata, özellikle de klasiklere düşkün bir adamın başına gelen tesadüf bir hikayeyi anlatıyor. Başkahraman olan fırıncı Martin Joubert (Fabrice Luchini), Normandiya’da küçük bir kasabada karısıyla birlikte işlettikleri ekmek fırınında sakin, monoton ve huzurlu hayat yaşamaktadır. Fakat karşılarındaki eve taşınan Charlie ve Gemma (Gemma Arterton) adlı Bovery çiftiyle birlikte hayatı bir anda tahmin ettiğinden daha hareketli hale gelecektir. Kendini Gemma’ya kaptıracak olan Martin, yaşadıkları, duydukları ve gördükleriyle kuracak, kurgulayacak fakat bir anlatıcı olmaktan çıkıp olaylara müdahale etmeye çalışacaktır.

GEMMA BOVERYRéalisé par Anne Fontaine

Hikaye Martin’in anıları ve Gemma’nın tuttuğu günlükteki bilgiler ışığında sürüyor. Martin karşısına çıkan bu şansı, aşığı olduğu eseri yaşama şansını geri çevirmeyerek Gemma’yla fazla yakınlaşıyor ve onu bir takıntı haline getiriyor. Adeta Flaubert’in kitabı nasıl oluşturduğunu anlamaya çalışır, hatta kitabı yazar gibi olayları takip ediyor. Tanıklığının bittiği noktalarda günlüğe başvuruyor, olacakları kestiremediği veya kararsız kaldığı durumlarda ise elindeki rehbere, yani kitaba koşuyor. Nasıl Flaubert karakterlere ve olaylara sözcükleriyle, hayal gücü ve kurgudaki yeteneğiyle müdahale ediyorsa Martin de kendince, elinden geldiğince olaylara müdahale etmeye çalışıyor. Gemma’nın ve Emma’nın yaşadıkları olaylardaki durumlar, ilişkiler ve tepkiler arasındaki benzerlik ikinci bir planda kalarak yalnızca öykünün işleyişini, devamlılığını sağlıyor. Kitaptaki karakterlere ve olaylara benzer durumların yaşanması ise bir tesadüfler zinciri üzerinden Martin’i istese de istemese de bir Flaubert yapıyor.

Gemma Bovery, sürekli olarak kitapla bağlantılar kurarak hem olacaklara ilişkin ipuçları veriyor hem de karşılaştırma yapılmasına müsaade ediyor. Hayatları farklı fakat bir o kadar da benzer olan iki karakterin (Gemma ve Emma) kendilerini benzer durumlarda buluşu, tam olarak da Flaubert’in realist yanını yansıtıyor. Hangi koşullarda olursa olsun böylesi hayatların olabileceğini, böylesi hikayelerin aslında gerçeklikten pek de uzak olmadığını göstererek Posy, Madam Bovary’ye ve tabi ki de yazarına olan saygılarını, minnetini sunuyor. Fakat filmdeki anlatıma bakılacak olursa günlükteki hatıralar ve Martin’in tanıklıkları arasında hiçbir ayrımın olmaması kafaları birazcık bulandırıyor. Hikayenin bu ayrımla başlayıp sanki tek ağızdanmış gibi tek parça ilerlemesine karşın yine bu ayrımı vurgulayan bir sonla bitmesi akıllarda soru işareti bırakarak neyin gerçek neyin kurgu olduğuna, tanıklıkların abartı mı yoksa tamamen gerçek mi olduğuna ilişkin bir karmaşa yaratarak, realizme hafif bir darbe vurmuyor değil.

Yine de Gemma Bovery, son yıllarda izlemiş olduğum en iyi uyarlamalardan biri olma unvanını sonuna kadar hak ediyor. Güldüren sahneleri, eserle olan hem benzerlik hem de farklılık ilişkisiyle uyarlama türüne farklı bir yorum getiriyor.

Okumaya Devam Edin

34. İstanbul Film Festivali

Phoenix (Yüzündeki Sır)

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Hayaletler Üçlemesi ve son olarak Barbara ile gönüllerimize taht kuran Alman sinemacı Christian Petzold’un son filmi Phoenix, İkinci Dünya Savaşı henüz bitmişken toplama kampından kurtulan Nelly isimli bir kadının eski yaşantısına geri dönme çabalarını 50’lerin film noir atmosferinde anlatıyor.

Filmin açılışında tüm yüzü sargı ile kapatılmış kadını gördüğümüzde, o bandajların altından ne çıkacağını merak ediyoruz. Aslında tüm film, hayranlık uyandıran finaline kadar o kadın üzerinden şekillenen bir merakın pençesinde geçiyor. Petzold’un uzatmalı oyuncusu Nina Hoss’un hayat verdiği bu gizemli kadının toplama kampında uzun süre geçirmiş bir Yahudi olduğunu öğrenmemizin ardından kafamızda oluşan ilk soru işaretini cevaplamak için çok gecikmiyor yönetmen: Peki şimdi nereye? Nelly isimli bu kadın, açıkça yeniden kendisi olmak istiyor. Acı dolu günlerinin öncesinde kollarından ayrılmak zorunda kaldığı eşi Johnny’nin sevgisine tekrar sahip olmak istiyor. Savaşın yakıp yıktığı duvarların arasından geçerken, aslında yok olan tek şeyin o tuğlalar olmadığını biz anlasak da Nelly, buna direnmekte biraz ısrarcı. Johnny’yi bulmasına buluyor elbette; fakat genç adamın Nelly’yi tanıdığını söylemek pek de mümkün değil. Hatta ölen karısına çok benzediğini söyleyerek, Nelly ile bir plan kuruyor.

phoenix sinematopya 2

Petzold, filmin ilk bölümünü böylelikle hikayenin temel taşlarını oluşturarak tamamlıyor. Baştan sona gece vaktinde geçen bu dakikalar (hatta öyle ki, ev ortamında ışıkları açmak bile yasak), Almanya’dan Hollywood’da göç eden film noir akımının tekrar kökenlerinde hayat bulduğu lezzetli görüntülere ve diyaloglara ev sahipliği yapıyor. İkinci bölümde yönetmen, iki baş karakterini bodrum diyebileceğimiz bir alana kilitliyor. Bu küçük alanda Nelly’nin, Johnny’nin olmasını istediği kadın haline gelmesinin adımlarını seyrediyoruz. Küçük detay ise tüm bu aşamaların, Frankenstein’ın yaratıldığı, sanatçıların en nadide eserlerini verdiği mekan gibi bodrumda gerçekleşmesi. Nelly, açık açık yaratılmak istiyor ama aynı zamanda fark ediyoruz ki, kendi hikayesini de devam ettirmek istiyor. Onun içine düştüğü bu ikilemi açıklayacak tek şey ise aşk. Nelly, çok sevdiği adama tekrar sahip olabilmek adına bir bakıma kendinden vazgeçiyor. Ve yine vazgeçtiğini anlamasına yardımcı olan arkadaşı sayesinde, kendi yolculuğunu unutmaması gerektiğini de anlıyor.

Phoenix’in üçüncü ve son bölümü diyeceğimiz, tüm bu şekillenmelerin nihai sona evrildiği dakikalar ise ilk iki kısmın aksine gündüz vaktinde, çoğunlukla da dış mekanda vuku buluyor. Dante’nin İlahi Komedya’sında olduğu gibi baş kahraman, bu üç bölümde sırasıyla Cehennem’in, Araf’ın ve Cennet’in patikalarını geçiyor. Dante, İlahi Komedya’da Tanrı’nın isteği ve izniyle ölümden sonraki yaşamı keşfederken aslında Nelly için de aynı şey geçerli. Tanrı, sanki onun toplama kampından kurtulup yeni bir yaşama başlamasını istemiş gibi. Ve o da, aynı Dante gibi yanında bir yoldaşı ile Cehennem’i boylu boyunca kat ettikten ve ölülerle bir kez daha tanıştıktan sonra Araf’a geldiğinde (yine Dante gibi) tek gerçek aşkıyla yoluna devam ediyor.

Aslında Petzold (ya da senaryoyu uyarladığı kitabın yazarı), baş karakterini (ve Johnny’yi) karanlıktan alıp yeniden şekillendirerek aydınlığa çıkardığında, filme ismini de veren Zümrüd-ü Anka ya da Simurg‘un tasvirinde olduğu gibi kendi küllerinden yeniden doğuşu müjdeliyor. Fakat Simurg’unkinin aksine Nelly’nin gözyaşları şifa getirmekten çok uzak, sadece acıyla oluşmuş. Genç kadının derdine çare olabilecek mucizevi bir özelliği yok. Esas olarak Nelly’nin hikayesi düşünüldüğünde, Simurg’a en yakın benzetmeyi İranlı şair Feridüddin Attar yapmıştır. Şaire göre küllerinden doğan bu kuş, kendini aramanın sembolüdür. Nelly, eşi Johnny’yi görüp hayata yeniden döndüğü yerde (ki ismi Phoenix olan bir eğlence yeridir) kendini aramaya başlamışken biz, onu aramaya daha tüm suratı bandajlar içinde sarılıyken başlamamış mıydık? Petzold’un hikayesi, basit olarak özlemini duyduğu aşkın arayışında olan bir kadının yolculuğu gibi dursa da Nelly’nin esas olarak kendini aradığı açık. Genç kadının bu arayışın farkına varması, arkadaşı Lene’nin ona bıraktığı bir mektup sayesinde oluyor.

phoenix sinematopya 1

Petzold’un kişilik bölünmesi ve kendini arayış üzerine arkasına sığındığı tek düşünce yapısı bu değil. Kendisinin de belirttiği üzere, filmin tüm çarpıcılığını şiddetlendirilmiş haliyle tek seferde seyirciye aktaran final sahnesinde de söylenen Speak Low (sesini alçalt diye çevirebiliriz) isimli Kurt Weill şarkısı da rastgele yapılmış bir seçim değil. Yine Weill’ın yazdığı müzikal Venüs’ün Dokunuşu için bestelenmiş şarkılardan biri bu. Söz konusu müzikalde, sevdiği kadına aldığı nişan yüzüğünü bir müzedeki Tanrıça Venüs heykelinin parmağına takan adamın, heykel canlandıktan sonra başına gelenler anlatılıyor. Petzold’un söylediğine göre hayat bulan heykel, bu erkeğin ne kadar ahmak olduğunu fark ettikten sonra tekrar taşa dönmeyi tercih ediyor. Phoenix’e geri döndüğümüzde, aslında bu iki hikayenin birbiri ile nasıl örtüştüğünü fark edebilmek için insan üstü çaba sarf etmeye gerek yok. Hele ki Tanrıça Venüs’ün, aşkın koruyucusu olduğunu bildikten ve Nelly’nin kendini ararken muhafaza ettiği şeyin farkına vardıktan sonra.

Nina Hoss’un hayranlık uyandıran oyunculuğu ve leziz kamera ile ışık kullanımının unutulmaz anlar yaşattığı Phoenix, Alman sinemacı Christian Petzold’un sembolik anlatısıyla yoğrulmuş, defalarca seyredilmesi gereken bir eser. Her seferinde yeni bir imge ve felsefenin zihnimize yerleşeceğine şüphe yok. Yönetmen öyle kıymetli bir işe imza atıyor ki, İkinci Dünya Savaşı teması işleyen filmleri tek çırpıda dize getirirken öte yandan özlediğimiz bir alt türün yeniden, daha lezzetli bir şekilde hayata dönmesine vesile oluyor.

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending