Connect with us

Vizyon

Acıların Jokeri Arthur Fleck

Yayın tarihi:

-

“Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.” Carl Gustav Jung

The Dark Knight hariç süper kahraman filmlerini pek sevemedim. İnsanın kötüye giden düzene karşı bir kurtarıcı bekleme algısını ve bunu alışkanlık hâline getirmesini sorunlu buluyorum. Sanırım bu sıkıntım da insanın toplumsal gücünün farkında olamayışıyla alâkalı. Özgürlükçü toplumsal hareketin sağlanması sonucunda hiçbir süper güce, kahramana ihtiyaç duyulmayacağına inananlardanım. Bunun üzerine sistemin kurduğu yasalara mutlak doğruymuş gibi uyan süper kahramanların kötüleri (gerçek kötü?) alt etmesi ve beraberinde gelişen iyilik bulma/getirme serüvenleri bana hep şımarıkça gelmiştir… Nolan, The Dark Knight’ın Joker’inde bir süper kötüyle özdeşleşmemizi sağlamış ve klasik süper kahraman filmlerinde dayatılan “iyinin tarafında olmalısın” algısını sarsmıştı. The Dark Night’daki Gotham şehrine bağlı bu anti kahraman yaratımı, Joker’in üst akılcı karşıtlık dengesi kurmasıyla filmi yükseltmiş, tabiri caizse Joker’in durduğu yeri mükemmel bir şekilde işlemişti. Şimdi ise hikayesinde bir süper kahramana karşı anti kahramanı oynamayan bir “karakter” filmi “Joker” karşımızda. Joker’in neden ve nasıl süper kötü olduğuna yoğunlaşan film, Joker’i Gotham dünyasından alıyor ve sanki New York sokaklarında Martin Scorsese ya da Sidney Lumet filmlerinden çıkmış; silik, örselenmiş ve bundan sebep öfkeli, sonuca ulaşırken şiddete başvuran karakterler gibi yansıtıyor. Ben neden Gotham şehrinde yaşayan bir karakteri Taxi Driver’ın karakter gelişimini takip eder gibi izledim? Bunun için Joker olmaya gerek var mıydı? gibi birtakım sorular dönüyor kafamda. Hikayesine bakıyorum, klişelerle işlenmiş, hani o yakından bildiğimiz hikaye… Görselliğine bakıyorum, evet özlediğimiz bir sinema. Bir filmin kritiği sadece özlenen sinema ve iyi bir oyunculuk performansıyla mı değerlendirilmeli? İşte bundan emin olamadığım için Joker filmini tartışmaya açıyorum…

Joaquin Phoenix in Joker (2019)

Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülünü alan ilk süper kahraman film tanımıyla sinema tarihine geçen Joker, bu ödülün de etkisiyle son zamanların en iyi vizyon açılışına ulaşarak popülerlik sağladı. Todd Phillips yönetmenliğinde Gotham şehrinin olmazsa olmazlarından Joker’in özel hayatına uzanıp, Arthur Fleck (Joaquin Phoenix) ismiyle nasıl Joker’e evrildiğini izliyoruz. Yönetmen Todd Phillips, Joker hakkında şöyle diyor: “Joker’in karmaşıklığını seviyorum. Bu başlangıç hikayesinin irdelemeye değer olduğunu hissettim çünkü daha önce yapılmamıştı ve çizgi romanda bile resmi olarak bir başlangıcı yoktu. Bu yüzden, Scott Silver’la birlikte karmaşık ve girift bir Joker versiyon yazdık; nasıl evrildiğini ve sonra nasıl kötüleştiğini işledik. Benim ilgimi çeken de buydu: Bir Joker hikayesi değil de Joker olmanın hikayesini anlatmak. Filmde işlemek istediğimiz temalardan biri empati, daha doğrusu Arthur’ın dünyasında fazlasıyla tanık olduğumuz empati eksikliğiydi. Örneğin, filmde küçük çocuklar ile yetişkinlerin Arthur’a tepkileri arasındaki farkı görebiliyorsunuz çünkü çocuklar dünyayı merceksiz görürler; zengin ile fakir olarak görmez, ya da marjinalleşmiş bir bireyi yetişkinlerin anladığı şekilde anlamazlar. Onlar Arthur’ı sadece onları gülümsetmeye çalışan biri olarak görüyorlar. Başkalarını kabul etmemek doğuştan gelen değil, sonradan öğrenilen bir şey ve ne yazık ki bunu genellikle öğreniyoruz.”

Öncelikle belirtelim; Joker, çizgi romandan uyarlanmış bir süper kahraman filmi değil. Arthur Fleck isminde hayatını palyaçoluk yaparak sürdürmeye çalışan bir şizofrenin nedenleri doğrultusunda iyilikten kötülüğe evrilme süreci… Eleştirimin çıkış noktası da buradan gelişiyor. Özünde Gotham şehrinin karanlığında Batman ile birbirini tamamlayan Joker’in iki zıt kutup arasındaki dengesi her zaman heyecan yaratmıştır. Seyirci ilk defa ana karakterin Joker olduğu bir film izledi. Bunun bilincinde işleyen ve merak duygusunu iyice arşa çıkaran bu riskli girişim, Batman’siz bir Joker’i nasıl izlenebilir kılabiliyorsa, ki bu mümkündür, yani Joker’in geçmişini bilmeye hakkımızdır vardır. Ama diğer taraftan da adını çizgi romandan alan bir karakterin çizgi romanın ana hatlarından uzaklaşması elbette ki tartışmaya yol açacaktı.

*Yazının bundan sonraki bölümü spoiler içermektedir.

“Annem daima bana gülümsememi ve mutlu bir ifade takınmamı söyler…”

Joaquin Phoenix in Joker (2019)

Masumiyetin kötülüğe evrilen tarafı trajiktir. Arthur, bağımsızlığını tesadüfen keşfettiği öldürme eylemiyle geliştiriyor. Metroda sarhoş üç zengini kendisine sataştıkları için öldüren Arthur, Gotham’da bir halk kahramanı olarak görünür. Şehirde işsizlik hakimdir ve insanların yaşama telaşı suçları meşru kılmaya olanak sağlamıştır. Zenginlerden nefret edilir. Çünkü sadece zenginlerin ölümleri haber niteliği taşıyordur. Yoksulların varlıklarıyla yoklukları arasında kırmızı bir çizgi yoktur. Evet, bu durum öfkelenmek için mükemmel bir sebep. Arthur da bu durumun farkına varıyor ve kendini küllerinden yeniden yaratıyor. The Dark Knight filminde Nolan, iyiyle kötü arasındaki çizgini net bir şekilde gösteriyordu. Todd Phillips bu çizgiyi bulanıklaştıyor… Nolan’ın Joker’i zekasıyla öne çıkarken, Phillips’in Joker’i hisleriyle hareket eden trajik bir halk kahramanına dönüşüyor. Bir çizgi roman karakterinden yola çıkarak kotarılan film, durduğu yerde çizgi roman filmlerine karşı bir anti-tez oluşturuyor. Yönetmen, filmi çizgi roman karakteri haricinde özel bir karakter çalışması olarak ele alarak nihayetinde 70’lerin suç filmlerine göndermeler yapıyor. Ama o kadar çok göndermeler yapıyor ki; filmin hikayesi oradan buradan (etkilenilen filmler) alınmış eklemelerle oluşturuluyor. Filmin ismi bir süper kahraman çizgi romanından alınmış fakat Arthur Fleck’in hikayesinde Taxi Driver, King of Comedy, yer yer; V for Vendetta, Dog Day Afternoon, Serpico, Blow-Up ve daha nice etkilenilmiş filmler görüyoruz…

Joker bir risk. Bu riske girmeye değer bir cesareti var kabul ediyorum fakat bu riskin arkasında duramayacak kadar da orta yolcu buluyorum. Kararlarında net görünse de finalinde anti kahramandan bir kahraman yaratan çelişki göze çarpıyor ve bundan sonrası için belki de Batman’i anti kahraman konumuna sokuyor. Bu hikayeye göre bundan sonra olacakları düşünelim biraz. Joker’in nasıl acılardan, nasıl psikolojik buhranlardan geldiğini biliyoruz artık. O zaman Batman’i de anti kahraman olarak görelim olup bitsin. Ne de olsa Batman zengin, kibirli ve adaletin temsili bünyesinde sistemle ilişkili… Yıllar boyunca yazılan çizilen bir süper kahraman kavramı var. Bu süper kahraman kavramında iyi ile kötünün çizgisi net olarak belirtilir. The Dark Knight’da Nolan bizlere sanki -bir dakika Joker’in durduğu yer sadece kötülük değil, aynı zamanda Batman’in (sistemin) açıklarını bulup onlarla alay etmesi- demişti. Joker karakterini yaratanlar, Joker’i dünyayı ele geçirsin, iktidar olsun ya da kahraman olsun vb. gibi medetler sunarak yaratmamışlardı. Yıllardan beri Joker’in varlık sebebi Batman’in varlığıyla ölçüldü. Batman’i bir sistem olarak düşündüğümüzde Joker’i de bu sisteme kafa tutan, dalgacı ve yer yer anarşist bir karakter olarak tanımladı. Joker bir akıl eylemcisi. Kuvvetinden çok aklıyla Batman’i afallatan bir manyak. Joker’in bir anti kahraman olarak resmedilmesi Gotham şehrinde bir gelenek. Hikayeler tersyüz edebilir, burada değilim. Ama hikayeyi tersyüz ederken fazlasıyla Martin Scorsese, biraz Sidney Lumet ve diğerleri derken… Ana akım filmi olmanın getirdiği klişeler ve arkada Joker markasından gücünü alan, hesap kitap işini iyi bilen bir Warner Bros varken, elbette ki sermaye, filmin herkese hitap etmesini, herkese ulaşmasını isteyecektir. Joker gibi marka değeri büyük olan bir karakter filminin karışık olmamasını ön görmüştür. Belki de film bu yüzden hikayesinde bu kadar klişe barındırıyor… Filmde Joker’in iş arkadaşını acımasız bir şekilde öldürürken yanında bulunan cüceye bir şey yapmaması ve üstelik o gerilim dozu yüksek cinayet sahnesinin akabinde cüceyle yaşanan komik anları hatırlayalım… Nasıl da sırıtıyordu ama. Çünkü film üzerinde ciddi bir baskı var. The Dark Knight’dan kalan (ABD’de filmden etkilenen biri, bir sinema salonunda insanları öldürmüştü) bir endişe devreye giriyor ve filmin o zamandan sonraki karanlık evresine bir nefes, bir güldürü sunarak iyice yükselen duyguları tekrar aşağı çekebiliyor. Yani filmdeki cüce karakteri -kendinize gelin, bu bir film- uyarısı olarak kodlanıyor.

Hadi birlikte klasik Hollywood sınırları içinde bir hikaye oluşturalım… Başlıyorum: Karakter özünde iyidir. Dürüsttür ve bir hayali vardır: o da komedyen olmak. O sevdiği televizyon programına katılmak, o televizyon programını sunan komedyen ile yüzyüze gelmek hayattaki gayesi olsun. Bunun için özel bir çaba içindedir. Fakat hayat kötü yüzünü sürekli gösterir… Karakterimiz ağır bir depresyonun eşiğinde bir kadından hoşlanıyordur ama kadınla iletişime geçecek özgüveni yoktur. Karakterimiz çocuklardan dayak yiyen, iş arkadaşları tarafınca alay edilen bir ucubeden başkası değildir. Hasta ve bakıma muhtaç annesiyle yaşıyor, daha sonra evlatlık olduğunu öğreniyordur. Babasının kim olduğunu bulmaya çalışırken bla bla bla… Satılması en kolay hikaye örneği. Anlayabiliyorum…. Filmin ismi “Arthur Fleck’in İnanılmaz Acıları” olsaydı bu kadar konuşmazdım. Ama filmin ismi Joker olunca konuşulacak çok şeyi var…

Öncelikle yıllardır bildiğimiz ettiğimiz Joker karakterinin acınmaya ihtiyacı var mı diye sormak gerekiyor. Bence yok. Bilinir ki Joker’in Gotham şehrindeki amacı Batman’e karşı koymak. Kara Şövalye’nin adalet duygusunu tiye almak… Batman’in açıklarını yakalayıp onu mat etmek… Kuvvetiyle değil, zekasıyla Batman’in karşısında durabilen bir karakter Joker. Bu zekanın gelişimi Arthur Fleck’in kıt zekasına uyum sağlamıyor. Bir süper kötüye ulaşabilecek ve Batman’e kafa tutacak bir zekası yok. Joker olacak bir zekası yok. Bir yaştan sonra zekanın sonradan gelişen bir kavram olduğunu düşünmüyorum. Soruyorlar Arthur’a bu yaptıklarının politik bir sebebi var mı diye. Hayır diyor, yok. İsyan etmenin ne demek olduğunu bilmiyor çünkü sınıf bilincinin farkında değil. Başkaldırının politik bir eylem olduğunu bilmiyor. Filmde sisteme karşı politik bir tavır değil duygusal bir refleks var. Dayanışmalı, örgütlü bir hareket olmasına izin verilmiyor. O yüzden onu halk kahramanı ilan edenler apolitik bireyler. Çünkü Arthur Fleck apolitik bir karakter. Bilinen Joker’in zekası böylesine -hiçbir şeyden haberim yok- kafasıyla mı oluşturuldu? Hayır, son derece uyanıktı. Süper kahraman filmlerine bir yenilik, farklı bir bakış getirmek için Joker’in adından faydalanıp Joker’i tersyüz eden bir filmden bahsediyorum. Yoksa filmin 70’ler sinemasına yakınlığı, iyi sanatı, iyi sinematografisi, estetiği, mükemmel oyunculuğu vs. sonraki aşamada konuşulması gereken unsurlar bence. Bir filmin temelini, ele aldığı noktayı, çıkışını okumak için filmin görselliğiyle hikayesini amaç doğrultusunda ayırmak gerekiyor. Bu sebeplerden ötürü hikayesini son derece sorunlu buluyorum. Hem iyiyi, hem kötüyü kendi içinde barındıran bir karakter neden Joker olsun? Arthur Fleck olabilir ama.

Bu hikayeye göre tüm Joker külliyatını, DC evrenini ve Gotham şehrini düşünelim… Joker’in de bir zamanlar iyi bir karakter olduğunu, komedyen olma hayalinin peşinden giderken hayatın ona çelme takması ve ilk kurşunu sıkmasıyla bildiğimiz Joker’e evrilme sürecini biliyoruz artık. Tersten okuyup devam edelim… Bu dönüşüm Batman’li hikayelerde nasıl kahraman ile anti-kahraman karşıtlığını doğuracak? Çizgi romanın yaratıcıları Bob Kane ve Bill Finger, Bruce Wayn’in (Batman) karakter özelliklerine değinirken cesaretini fiziğinden alan, yetenekli ve saplantılı bir zengin olduğunu söylerler. Bu yüzden de itici duran bir kibir vardır Bruce Wayne (Batman) karakterinde. Bu durumu da şöyle açıklıyorlar: “ailesi gözleri önünde öldürüldüğü için travmatik bir geçmişi var.” Bruce Wayne, ailesinin ölümü üzerine Gotham’da arşa çıkan suçları ve kötülükleri durdurmak için adaletin koruyucusu oluyor. Çizgi romanı sonradan şekillendiren yaratıcıların hiçbiri bu hikayeden uzaklaşmadı. Bilinen bir hikaye (yaratıcıları anlatıyor) işlenirken çizgi romandan birebir isimler alıp, hatta Joker ismini filmin merkezine taşıdıktan sonra bu bir Joker filmi değil, Joker’e evrilme hikayesi demek tutarlı gelmiyor.

Joaquin Phoenix kolay kolay unutulmayacak bir performansa imza atarken bana göre filmin üstünde bir yere ulaşıyor. Film genel itibariyle onu takip ediyor… Sadece mimikleriyle değil vücudunun her bölgesiyle oynayan, rolüne inanmış bir oyunculuk… Filmin görsel gücü, sanatı ve ritmi evet filmi izlenmeye değer kılabiliyor. Arthur Fleck’in kendinden geçercesine ritmini tutturduğu danslarını izlemek keyifli. Bana kalırsa filmin etkileyici yerleri de burada gizli. Bir ritm halinde gelişen estetik dönüşler, danslar… Bunlarla uyum içinde olan mimikler, hâl ve davranışlar… Zaten görsel gücü gayet iyi, renkleri yaşanan hikayeye kontrast sağlayabilen, sanatı üzerine ince ince çalışılmış bir film. Bunlara sözümüz yok…

Velhasıl Todd Phillips’in Joker filminin hikayesi beni hayal kırıklığına uğrattı. Filmin ismi jokerin hikayesinden bağımsız bir Arthur Fleck hikayesi olsaydı düşüncelerim değişebilirdi. Bu film bence süper kahraman sineması külliyatında bir devrim niteli taşımıyor. Lenin’in “devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz” diye bir sözü var. Bu sözü de bilinir ki sınıf bilinci üzerine söylemiştir. Eğer filmin amacı süper kahraman filmlerinde bir devrim yaratmaksa, teoriden bihaber olduğu apaçık ortada. Sistem tüm işçi sınıfına kötü davranıyor, tüm işçi sınıfı Joker olmuyor. Ezilenler, bu durumun psikolojik olmasından çok sınıfsal olduğunun farkına vardıkları için başkaldırır. Sınıf bilincinin farkında olmayan bir Arthur Fleck, sistem tarafınca elbette ki akıl hastanesine kapatılır. Sistem onu alaşağı etmesini bilir. Çünkü durduğu yer tutarlı değil.

 

Vizyon

Maisie Williams’ın Başrolünde EVDEKİLER (THE OWNERS) Bu Cuma Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Netflix dizileri THE FOREST ve OSMOSIS ile tanınan Julius Berg’in yönetmenliğini üstlendiği EVDEKİLER (THE OWNERS) filminin başrolünde GAME OF THRONES’taki Arya rolüyle unutulmazlar arasına giren, en son NEW MUTANTS filminde de gördüğümüz Maisie Williams var. Avın avcı olduğu bu korkutucu gerilim 10 Aralık’ta Sinemalarda!

Yaşadıkları kasabanın yaşlı ve zengin çifti Huggins’lerin evini soymaya karar veren üç arkadaş, çiftin yemeğe çıktıkları bir akşam evlerine girerler. Fakat evdeki kasayı hesapladıkları/düşündükleri gibi açmayı başaramayınca planlarını değiştirmek zorunda kalırlar. Mary (Maisie Williams) yeni plana karşı çıksa da, ekip kasayı açmadan gitmek istemez. Bilmedikleri şey ise Huggins’ler aslında göründükleri gibi masum ve zayıf değildir. Tek amaçları biraz para bulup kasabadan kaçmak olan soyguncular, hayatta kalabilmek için adeta labirente dönüşen bu evden kurtulabilecekler midir?

Gerilimi yoğun, fazlasıyla ürkütücü!

Guardian

Korku-gerilim türünde, günümüz Britanya’sını yansıtmayı başaran nadir filmlerden.

Sight & Sound

Oyunculardan mükemmel bir performans!

Irish Times

Şaşırtıcı sürprizleriyle eğlendirmeyi başarabilen bir korku.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

DUNE: ÇÖL GEZEGENİ 22 Ekim’de Türkçe Dublaj, Türkçe Altyazı, 2D, 3D ve IMAX 3D Seçenekleriyle Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Oscar adayı Denis Villeneuve (“Arrival”, “Blade Runner 2049”), Frank Herbert’ın çığır açan en çok satan romanının, Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures yapımı beyazperde uyarlaması olan “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetiyor.

Efsanevi ve duygu yüklü bir kahraman yolculuğu olan “Dune: Çöl Gezegeni”, kendi ailesi ve halkının geleceğini garanti altına almak için evrendeki en tehlikeli gezegene seyahat etmek zorunda olan, kavrayışının ötesinde büyük bir kaderin içine doğmuş, parlak ve yetenekli genç Paul Atreides’in hikayesini anlatıyor. Kötücül güçler, gezegenin var olan en değerli kaynağı için -insanlığın en büyük potansiyelini ortaya çıkarabilecek bir maden- çatışmaya tutuşmuşken, yalnızca korkularını yenebilenler hayatta kalacaktır.

 

Filmin başrollerini Oscar adayı Timothée Chalamet (“Call Me by Your Name”, “Little Women”, “The French Dispatch”), Rebecca Ferguson (“Stephen King’s Doctor Sleep”, “Mission: Impossible – Fallout”), Oscar Isaac (the “Star Wars” serisi) Oscar adayı Josh Brolin (“Milk”, “Avengers: Infinity War”), Stellan Skarsgård (HBO yapımı “Chernobyl”, “Avengers: Age of Ultron”), Dave Bautista (“Guardians of the Galaxy” filmleri, “Avengers: Endgame”), Stephen McKinley Henderson (“Fences”, “Lady Bird”), Zendaya (“Spider-Man: Homecoming”, HBO yapımı “Euphoria”), Chang Chen (“Mr. Long”, “Crouching Tiger, Hidden Dragon”), David Dastmalchian (“Blade Runner 2049”, “The Dark Knight”, “The Suicide Squad”) ve Sharon Duncan-Brewster (“Rogue One: A Star Wars Story”, Netflix yapımı “Sex Education”) paylaşıyor. Filmde, ayrıca, Oscar adayı Charlotte Rampling (“45 Years”, “Assassin’s Creed”), Jason Momoa (“Aquaman”, HBO yapımı “Game of Thrones”), ve Oscar ödüllü Javier Bardem (“No Country for Old Men”, “Skyfall”, “The Little Mermaid”) rol alıyor.

Villeneuve “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetirken kendisinin Jon Spaihts ve Oscar ödüllü Eric Roth’la (“Forrest Gump”) birlikte Frank Herbert’ın aynı adlı romanını esas alarak yazdığı senaryoya dayandı. Villeneuve, Cale Boyter, Joe Caracciolo Jr. ve Oscar adayı Mary Parent (“The Revenant”) filmin yapımcılığını; Tanya Lapointe, Joshua Grode, Herbert W. Gains, Jon Spaihts, Thomas Tull, Brian Herbert, Byron Merritt ve Kim Herbert ise yönetici yapımcılığını üstlendiler.

Villeneuve kamera arkasında Oscar adayı ya da sahibi olan, yıldız isimlerden oluşan bir yaratıcı ekiple çalıştı. Bunlar arasında yer alan şu isimlerle daha önce de birlikte çalışmıştı: Oscar adayı yapım tasarımcısı Patrice Vermette (“Arrival”, “Sicario”, “The Young Victoria”), iki kez Oscar adayı olmuş kurgu ustası Joe Walker (“Blade Runner 2049”, “Arrival”, “12 Years a Slave”), iki Oscar’lı görsel efektler amiri Paul Lambert (“First Man”, “Blade Runner 2049”), Oscar ödüllü özel efektler amiri Gerd Nefzer (“Blade Runner 2049”), makyaj ve saç tasarımı-makyaj departmanı sorumlusu Donald Mowat (“The Little Things”, “Blade Runner 2049”); Oscar ödüllü ses kurgu amiri Mark Mangini (“Mad Max: Fury Road”, “Blade Runner 2049”) ve Oscar adayı ses kurgu amiri Theo Green (“Blade Runner 2049); Oscar ödüllü yeniden kayıt miksçisi Doug Hemphill (“Last of the Mohicans”, “Blade Runner 2049”) ve iki kez Oscar adayı yeniden kayıt miksçisi Ron Bartlett (“Blade Runner 2049”, “Life of Pi”).

Yönetmenin ekibinde, ayrıca, ilk kez çalıştığı şu isimler yer alıyordu: Oscar adayı görüntü yönetmeni Greig Fraser (“Lion”, “Zero Dark Thirty”, “Rogue One: A Star Wars Story”); üç kez Oscar adayı kostüm tasarımcısı Jacqueline West (“The Revenant”, “The Curious Case of Benjamin Button”, “Quills”) ve kostüm tasarımcısı Robert Morgan; ve dublör koordinatörü Tom Struthers (“The Dark Knight” trilogy, “Inception”).  Oscar ödüllü ve birçok kez Oscar adayı olmuş besteci Hans Zimmer (“Blade Runner 2049”, “Inception”, “Gladiator”, “The Lion King”) filmin müziklerine imza attı.

Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures bir Legendary Pictures yapımı olan Denis Villeneuve filmi “Dune:Çöl Gezegeni”ni sunar.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Tenet: Tersine Dünya

Yayın tarihi:

-

Ünlü yönetmen Christopher Nolan bildiğiniz gibi  zamanla oynamayı, teorik fizik kuramlarını kurcalamayı seviyor ve bu uğurda bulduğu karmaşık fikirler, filmlerine zaman üzerinden attığı imza, hala çoğu sinemasever için  çekiciliğini koruyor. Nolan’ın son filmi Tenet yine zamanla ilgili çok parlak bir fikir içeriyor, üstelik bu fikir görsel olarak da özgün sahneler yaratmaya çok uygun. Yani Nolan’ın elinde yeni bir Inception yaratmak için gerekli malzeme var ama bu malzemeyi öyle har vurup harman savuruyor, hikayesini anlatırken öyle telaşa kapılıyor ki ortaya değil bir başyapıt keyifli bir aksiyon filmi bile çıkmıyor maalesef.

Film gelecekte keşfedilen zaman yolculuğu ile günümüzdeki zaman akışını tersine çevirmeye çalışan (ki bu bildiğimiz dünyanın yok olması demek) böylelikle geleceği değiştirebileceğine, gelecekteki dünyayı kurtarabileceklerine  inanan bir grup insana karşı verilen mücadeleyi anlatıyor. Ancak eski dünyayı yok etmek elbette atalarının  yok olacağı anlamına geliyor ve bu söylem aynı Terminatör’de veya Geleceğe Dönüş’te olduğu gibi sonunda büyükbaba paradoksuna bağlanıyor. Geçmişe gidip büyük babanızı öldürecek olsanız var olmaya devam eder misiniz? Var olamayacaksanız büyük babanızı nasıl öldürebilirsiniz? Yani filmin anlattığı zaman kıskacı büyükbaba paradoksu üzerinden en nihayetinde kader, özgür irade ikilemine varıyor. Ne yaparsak yapalım her şey olacağına mı varıyor? Yoksa insan nesli döngüsünü kıracak iradeye sahip mi? Bu soruların yanıtları bilimsel olarak belirsiz olsa da Nolan kendini belli ki kader tarafında görüyor ve ‘olan olmuştur’ diyor. Tüm havalı teorilerine ve karmaşık yapısına rağmen filmin bu kaderci söylemi de doğrusu bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor. Hatta son sahnede aileye yaptığı vurgu ve filmin gelecek neslin ebeveynlerini yok etme cüretini kınadığı üzerinden düşünürsek  bu söylem daha da muhafazakar bir çizgiye oturuyor.

Tenet’in en önemli  kusurlarından biri  de kanımca özgün fikrinin üzerine yazıldığı hikayenin son derece klişe olması. Öyküden zaman meselesini çıkardığımızda karşımızdaki bir Mission Impossible, James Bond  veya Jason Bourne  filmi olabilir pekala. Karton, üstelik Rus bir kötü adam, onun elinde cefa çeken güzel bir kadın, dünyayı kurtarmaya çalışan ama aslında neyin içine düştüğünü tam olarak anlayamamış bir ajan, ona yardım eden bir yanı gizemli bir başka ajan. Klişe de olsa bu formülün çalıştığı son derece eğlenceli aksiyon filmler seyretmişliğimiz var. Ancak hem yönetmenin amacı bu değil, hem de bu klişeye yedirilmesi gereken oldukça karmaşık teorik fiziğe dayalı fikirler filmin dengesini bozuyor. Oysa Nolan mesela Inception’daki özgün fikirlerini, bir taraftan akan ana öyküyle duygusal yönlerini de ihmal etmeden birleştirmeyi başarmış, hem kurgusunu hem de senaryosunu dengeleyerek ortaya bir başyapıt çıkartmıştı. Tenet’ta ise öykü ile fikrin doku uyumunun yetersiz oluşu filmin bütünlüğüne zarar veriyor.

Aslında Tenet daha önce sinemada bir aksiyon filminde neredeyse hiç görmediğimiz, algımızı değiştiren sahneler izletiyor bize ama neredeyse tamamı görsel efekt kullanmadan çekilmiş olmasına rağmen ilk kez Nolan’ın yönetmenliğinde bile bir telaş, bir acemilik var gibi. Oldukça eleştirilen Dunkirk bile pek çok açıdan kusurlu bir film olmasına rağmen yönetmenliği ve teknik başarısı ile soluksuz izlenen bir filmdi ve sadece açılış sahnesiyle bile aklımızda yer etmişti.  Doğrusu Tenet’ta algımızla oynayan  aksiyon sahnelerinin bile etkisi altında kalmak mümkün olmuyor. Filmin hızlı kurgusu kalp atışlarınızı hızlandıracağına sizi sanki filmden koparıyor. Pek çok ayrıntı ve gönderme hızlı kurgunun ve bu telaşlı anlatımın kurbanı oluyor. En parlak aksiyon sahneleri olarak tasarlanan savaş sahnesi veya opera baskınında bile bu hız filmin aleyhine işliyor. Hemen ilk sahnelerden birinde karakterin ağzından duyduğumuz ‘düşünme hisset’ cümlesinin aksine film sizden durmadan düşünmenizi, olayları kafanızda sıraya sokmanızı, her ayrıntıyı aklınızda tutmanızı  talep ediyor. Bu meydan okuma çoğumuzun Nolan’dan asıl beklediği  şey olsa da özellikle filmin sonlarına doğru keyif vermek yerine yorucu hale geliyor. Bunda filmin başkarakterini bile derinlikli bir şekilde anlatamamasının, karakterlerin motivasyonlarının bizden kasten saklanmasının  ve senaryo zaaflarının da katkısı büyük. Bilimkurgu kısmını nispeten tutarlı şekilde tamamlamayı başarsa da filmin senaryosu da aynı öyküsü gibi çoğu zaman klişe batağına saplanıyor.  Bu klişeler yumağı ve filmin karakterlerine neredeyse hiç yatırım yapmaması oyuncu performanslarına da yansıyor. Başroldeki John David Washington’ın  performansı  aksiyon sahneleri de dahil vasatı aşamıyor. Elizabeth Debicki ise kendisini benzer rollerde sıklıkla izlediğimiz de düşünüldüğünde filme ekstra bir katkı sağlayamıyor. Hele Kenneth Branagh’ın hayat verdiği kötü adamın kulak tırmalayan aksanı ile attığı nutuklar  dayanılır gibi değil. Aaron Taylor-Johnson’a ise üzülmemek imkansız. Keşke Nolan’la çalışmanın cazibesine kapılıp bu dümdüz rolü  hiç  kabul etmeseymiş. Parlayan tek performans tartışmasız Robert Pattison’a ait ve genç aktör filmin tüm zaaflarına rağmen ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.  Neil filmde ete kemiğe bürünmüş, cazibesi olan tek karakter, filmdeki en iyi şey belki de.

Nolan’ın birkaç filmdir düşüşte olduğu bir gerçek ve ne yazık ki Tenet özgün fikrine, yönetmenin görsel efekt kullanmadan çektiği havalı aksiyon sahnelerine rağmen senaryo zaafları, klişe öyküsü ve kaderci söylemi ile hem Nolan’dan beklentimizin hem de kapasitesinin çok altında kalıyor.

 

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending