Connect with us

Genel

Altın Ayı için 18 film yarışacak

Yayın tarihi:

-

“70. Uluslararası Berlin Film Festivali’nin açılışı, 20 Şubat’ta Kanadalı yönetmen Philippe Falardeau’nun “My Salinger Year” adlı filminin gösterimiyle yapılacak.

Almanya’nın başkenti Berlin’de yapılacak 70. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde (Berlinale) 18 film “Altın Ayı” ödülü için yarışacak.

Festivalin yöneticileri Carlo Chatrian ve Mariette Rissenbeek, Berlin’de Basın ve Enformasyon Dairesi salonunda düzenledikleri basın toplantısında, 20 Şubat-1 Mart tarihlerinde gerçekleştirilecek festival programı hakkında bilgi verdi.

Buna göre, festivalde bu yıl 71 ülkeden yaklaşık 340 film gösterilecek. Yarışma bölümünde de 18 ülkeden 18 film “Altın Ayı” için yarışacak.

Bu filmlerin 16’sının dünya prömiyeri Berlinale’de olacak.

Festivalin açılışı ise, 20 Şubat’ta Kanadalı yönetmen Philippe Falardeau’nun “My Salinger Year” adlı filminin gösterimiyle yapılacak.

“Altın Ayı” ve “Gümüş Ayı” alacak filmleri belirleyecek uluslararası jürinin başkanlığını, İngiliz aktör Jeremy Irons yürütecek. Jürinin üyeleri gelecek hafta açıklanacak.

Çok sayıda ünlü ismin katılması beklenen festivalde ödüller 29 Şubat’ta verilecek.”

18 ÜLKEDEN 18 FİLM

Berlinale’de “Altın Ayı” için yarışacak filmler ve yönetmenleri ise şöyle:

>> “Berlin Alexanderpltaz” (Burhan Qurbani),

>> “DAU. Natasha” (Ilya Khrzhanovskiy/Jekaterina Oertel),

>> “Domogchin yeoja” (Hong Sangsoo),

>> “Effacer l’historique” (Benoit Delepine/ Gustave Kervern),

>> “El profugo” (Natalia Meta),

>> “Favolacce” (Damiano D’innozenco/ Fabio D’innozenco),

>> “Fist Cow” (Kelley Reichardt),

>> “Irradies” (Rithy Panh),

>> “Le sel des larmes” (Philippe Garrel),

>> “Never Rarely Sometimes Always” (Eliza Hittman),

>> “Rizi” (Tsai Ming-Liang),

>> “The Roads Not Taken” (Sally Potter),

>> “Schwesterlein” (Stephanie Chuat/ Vernonique Reymond),

>> “Sheytan vojud nadarad” (Mohammad Rasoulof),

>> “Sibiria” (Abel Ferrara),

>> “Thodos os mortos” (Caetano Gotardo/Marco Dutra),

>> “Undine” (Christian Petzold)

>> “Volevo nascondermi” (Giorgio Diritti)

Okumaya Devam Edin

39. İstanbul Film Festivali

İstanbul Film Festivali Çevrimiçi Film Gösterimlerine Haziran Seçkisi İle Devam Ediyor

Yayın tarihi:

-

Yazar:

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenecek İstanbul Film Festivali, yeni bir seçkiyle 12-26 Haziran tarihlerinde dijital ortamda izleyiciyle buluşuyor. Festivalin haziran ayı çevrimiçi seçkisi, yine festival programından, Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde ilk gösterimlerini yapmış 15 filmi içeriyor.

1984’ten bu yana her yıl nisan ayında gerçekleştirilen İstanbul Film Festivali, COVID-19 salgınından dolayı yıl içerisinde ileri bir tarihe ertelenmişti. Festival mayıs ayında bu yılki programından derlediği 15 filmlik bir seçki ile ilk kez izleyicisiyle çevrimiçi ortamda buluşmuştu.

İstanbul Film Festivali gördüğü yoğun ilgi üzerine çevrimiçi film gösterimlerine haziran ayında da devam ediyor. Türkiye’de ilk kez gösterilecek 15 filmlik haziran seçkisi dünya prömiyerlerini Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde ilk gösterimlerini yapmış filmlerden oluşuyor ve filmonline.iksv.org adresinden çevrimiçi olarak gerçekleştiriliyor.

filmonline.iksv.org adresinden erişilebilen filmleri izlemek için biletler yine aynı site üzerinden alınabiliyor. Bilet alınan filmler, gösterime açık kaldıkları 5 gün boyunca izlenebilecek. Her gün 21.00’de bir film gösterime açılacak ve 5 gün sonra 21.01’de gösterimden ve sistemden kalkacak. Festivalde olduğu gibi her seansın bilet kapasitesi sınırlı. Filmlere teker teker bilet alınabiliyor veya Kombine Film Paketi satın alarak 15 filmin tamamı daha avantajlı bir fiyatla izlenebiliyor. Türkçe altyazılı olarak yapılacak gösterimlere yalnızca Türkiye’den erişilebiliyor. Biletler 10 Haziran Çarşamba saat 10.30’da filmonline.iksv.org adresinden satışa sunuluyor.

İstanbul Film Festivali Çevrimiçi Gösterimleri Haziran seçkisi filmleri:

Parlak Günlerim / Mes jours de gloire / My Days of Glory / Antoine de Bary

Çingene Kraliçe / Gipsy Queen / Hüseyin Tabak

Sütliman / Pacificado / Pacified / Paxton Winters

Kestane Ormanından Hikâyeler / Zgodbe iz kostanjevih gozdov / Stories from the Chestnut Woods / Grego Bozic

İkimiz / Deux / Two of Us / Filippo Meneghetti

Mutlu Günler / Happy Times / Michael Mayer

Kızım Zoe / My Zoe / Julie Delpy

Mükemmel Aday / The Perfect Candidate / Haifaa Al Mansour

Günah / Il Peccato / Sin / Andrei Konchalovsky

Beyaz Üstüne Beyaz / Blanco en Blanco / White on White / Théo Court

Azize Frances / Saint Frances / Alex Thompson

Baumbacher Sendromu / Baumbacher Syndrome / Gregory Kirchhoff

Rüyaların Dağları / La cordillera de los sueños / The Cordillera of Dreams / Patricio Guzmán

Dolaşık / Entwined / Minos Nikolakakis

Rialto / Peter Mackie Burns

Detaylı bilgi için; https://filmonline.iksv.org/

 

Okumaya Devam Edin

39. İstanbul Film Festivali

39. İstanbul Film Festivali: Berlin Alexanderplatz (2020)

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Koronavirüs salgını yüzünden yapılamayan 39. İstanbul Film Festivali’nin en önemli filmi olan Berlin Alexanderplatz, geçtiğimiz gün online olarak festival yönetimi tarafından izleyiciye sunuldu. Yönetmen Burhan Qurbani, Alfred Doblin’in klasik romanı Berlin Alexanderplatz’ı modern bir gangster hikayesi olarak güncelliyor. 1980’lerde dizi film şekilde piyasaya sürülen roman, günümüz dünyasının tam da merkezine oturmuş biçimde mülteci hikayesinde karşımıza çıkıyor.

Alfred Doblin’in 1929 Weimar Cumhuriyeti klasiği olan Berlin Alexanderplatz’ı tekrar ziyaret eden cesur genç yönetmen Burhan Qurbani; Piel Jutzi’nin yönettiği 1931 film versiyonunu, Rainer W. Fassbinder’in 1980’de Alman televizyonuna uyarladığı 15 saatlik mini diziyi adeta sil baştan inşa etmiş. Fassbinder’in dokunuşundan bu yana 40 yıl geçtiği göz önüne alındığında, belki de şu anki neslin romanın bazı asil çekiciliğini çağdaş bir deyimde deneyimleme zamanı olduğunu anlarız. Afgan doğumlu, Alman vatandaşı yönetmen Burhan Qurbani’yi (We Are Young. We Are Strong / Biz Gençiz. Biz Güçlüyüz) filminden sonra Berlin’de yarışan en yeni projesinde – çok karışık sonuçlarla – bir son beklyor gibi.

Qurbani ve Martin Behnke tarafından yazılan ve üç saat süren yeniden aktarımda büyük yenilikler mevcut. Yönetmen bugünkü hikayeyi Berlin’deki Afrikalı göçmenler arasında öncekilere göre çok farklı bir arenaya çeviriyor. Yine de, kitabın iyiliğin ve kötülüğün doğası kavramları altında, Almanya’da yaşayan insanların anlayacağı dilden insanın hayatta kalma kavramına görkemli fikirler sunmuş. Göçmen probleminin doğası ışığında karşımızda bambaşka bir gangster hikayesi dönüyor.

Hasenheide parkında işleyen bir suçlu uyuşturucu çetesi, mülayim, eski tarz Alman gangster Pums (Joachim Król) tarafından yönetiliyor. İnsanları nerede sokacağı belli olmayan, yılan benzeri bir hayalet olan psikopat Reinhold (Albrecht Schuch), Afrika’dan gelen vatansız insanların yaşadığı gettoları ziyaret ediyor ve yasal olarak çalışmak isteyen ancak tüm kapıları kapalı olan genç erkeklere zengin hayat yaşamaları için teklifler sunuyor.

Portekizli-Gine tiyatro oyuncusu Welket Bungué’nin oynadığı Francis karakteri, hem fiziksel hem de gururlu yapısıyla Batı Afrika’dan, arkadaşı Ida’nın trajik bir şekilde öldüğü bir tekne yolculuğunda zar zor hayatta kalır ve kurtulmanın suçluluğu içinde, Almanya’da kendisi için yeni bir hayat kurma gayretinde işkence görür.

Francis İlk başta Reinhold’un uyuşturucu kullanarak büyük para kazanmak için sunduğu (bir daire ve araba alma) sinsice teklifine direniyor, ancak kendi kaderine boyun eğmekten başka çaresi olmadığını anlıyor. Francis iyi bir hayat sürmek istiyor, ancak ona izin vermiyorlar. Kendine acıma ile belirginleşen bu tür kadercilik, özellikle Francis’in kör edici öfkesi ve inanılmaz saflığı arasında oynadığı rolü görmezden geldiğinden, Reinhold’un beyninde önemli bir pozisyona dönüşür.

Göçmenlerin (Francis mülteci olarak adlandırılmadan nefret eder) sırtlarını suç çetesine dayadıktan sonra süresiz olarak hiçbir şey yapmadan oturamadıkları kesinlikle doğrudur. Konuda onu bir şantiyede kötü bir olaydan sonra Reinhold’un kapısını çaldığını görüyoruz. Reinhold, tıpkı Doblin’in kahramanı Franz Biberkopf gibi Franz’ı yeniden adlandırdığı bu yükselen Afrikalıda özel bir şey keşfeder. Başlangıçta kız arkadaşına yardım etmek için ona oda ve silah verir. Reinhold’un kadınlara karşı tutumu zehirlidir: onları kolayca baştan çıkarır, ancak kısa sürede kendi emelleri için kullanır…

Qurbani’nin filmi, Shakespeare’in Fırtınası gibi, Akdeniz sığınmacılarını dahil ettiği bir batık ve boğulma ile başlıyor. Terrence Malick’in tonlarıyla (en azından rüya gibi bir seslendirmede değil) bu izlenimci prologdan sonra, yönetmen filmin beş bölümünün 1.bölümüne ilerler ve Francis, Berlin banliyölerinde bir yerde bir genelev olarak çalışan iki katlı harap bir yasadışı göçmen barınağında yaşar.

Reinhold, Francis’in potansiyelini belirleken suç patronu Pums’un (Joachim Krol) uyuşturucu ticareti yapan yarımcısı olarak çalışır. Daha sonra, Francis ile Reinhold arasındaki uyuşturucu ilişkisi kötü gider. Alman ‘Franz ‘ adını alan göçmen, iyi kalpli melek ruhlu fahişe Mieze’ nin (Jella Haase) kollarına atılır.

Berlin Alexanderplatz filminde ‘kahramanın yolculuğu ‘ konusunda Qurbani’nin bu karakterizasyonla neyi hedeflediği belli değil; fakat Blaxploitation türü politik versiyonu yapıyla film, bir Alman vatandaşı olarak yönetmenin ağır sorumluluklar üstlenmesine neden oluyor. Eğer öyleyse, ki doğru, bunu başardığı anlar var. Mieze orta noktadan ana resme geldiğinde, altın kalpli bir klişe olan fahişeye dönüşüyor. Haase, temelde metafizik iddialarla dolu olan bir filmin tonunu tam olarak anlayan birkaç yönetmenden biri gibi görünüyor. Bu iddialar, gösterişli vinç çekimlerine, uyuşturucu anlaşmaları ve mücevher dükkanı soygunlarının ortasında, kurtuluş ve lanetlemenin içinde bir sürü konuşmada karşımıza çıkıyor. Kieslowski’nin ’üç renk’ üçlemesinin Qurbani’nin beğeni listesinde olduğunu öğrenmek hiç de şaşırtıcı değil.

Franz ile sarışın fahişe Mieze’ın (Jella Haase) aşk finalinin Yunan trajedisinden farkı yok. Franz, geleceğe yönelik mutlu planlarını, saf gençliğini yok eden şeytani Reinhold ile akıllıca paylaşıyor. Son sahneler, filmin en başarılısı noktası! Yaşanılan mülteci hikayesi korkunç sonucuyla gerçek bir kader gibi suratımıza tokat indiriyor! Yönetmen Burhan Qurbani Almanya’ya ‘zenginlik’ içinde gelen, belki de kendi kaderini düşünerek bunu kurguladı, mülteciler üzerinden gerçek dünyanın acımasız fotoğrafını çekmiş. Her açıdan üç saat boyunca insanı ekrana bağlayan film, günümüz sinema seyirci kitlesini derinden sarsıyor!

yasam.kaya@gmail.com

Okumaya Devam Edin

Genel

Jerry Maguire (1996): Mutluluğu Arayan Adamın Hikayesi

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Cameron Crowe’un yazıp yönettiği, 1996 yapımı Jerry Maguire, bir misyon bildirgesi sonucu prestijli statüsünü kaybeden ve sonraki macerasında ona sadece bir müşterisi ve çalışanının destek olduğu, hırslı bir spor menajerinin öyküsünü anlatır.

Jerry Maguire, çalıştığı şirkette yani Uluslararası Spor İdaresi’nde kelimenin tam anlamıyla, parmakla gösterilen, herkesin sevdiği bir spor menajeridir. Üstelik sadece çalışanları değil müşterileri de ondan oldukça memnundur ve hatta kimileri onunla dost gibidir. Ama öte yandan Maguire’daki tüm bu cevherler, pazarlama sektörü ve rekabet ortamının getirdiği ‘’yalan söyleme” ve ‘’sömürme’’ eğilimleri üzerinden gelişmiştir. Ancak bir gün, kaza geçiren bir müşterisinin küçük oğlunun sert çıkışı, Maguire’ın başarılı kariyerini kökten değiştirecek bir yaklaşımı onun kafasına dank ettirir. Kişisel ilgi kavramı çerçevesinde az müşteri, az para düsturuyla yola çıkılmış bir misyon bildirgesi hazırlayıp onu sunar. Sunum etkileyici olsa da tüm çalışma arkadaşları şu konuda hemfikirdir: ‘’Jerry burada taş çatlasa 1 hafta durur!’’

İşte hikayenin kırılma noktası burada başlıyor. Yaptığı sunumdan ötürü işinden kovulan Jerry Maguire, kendi şirketini açma niyetiyle, sıfırdan bir hayata başlamaya karar verdiğinde ona bu yolda, hali hazırda sunumunu oldukça beğenmiş ve ondan hoşlanmış Dorothy eşlik eder. Maguire’ı mentoru olarak gören ama rekabet ortamında ustasını bile ezmekten çekinmeyen bir diğer spor menajeri Bob Sugar, onun eski müşterilerini havada kaparken de, sadece Rod Tidwell, Jery Maguire’ı yarı yolda bırakmayan bir diğer isim olacaktır. Ancak Rod Tidwell gerek tavırlarıyla gerek Amerikan futbolundaki performansıyla da bir anlamda çaptan düşmüştür.

Filmin bundan sonraki kısımlarını tahmin etmek o kadar zor olmasa gerek. Parçaları birleştirdiğimiz zaman Maguire’ın da Dorothy’e aşık olacağını ve Rod Tidwell’i bir şekilde yeniden düzlüğe çıkaracağını kestirebiliriz. Fakat filmin başlarında Jerry Maguire için hazırlanan bir video kolajda kadınlardan birinin onun için söylediği ‘’Çok iyi dosttur ama sevgisini gösteremez.’’ cümlesi göze çarpar. Dolayısıyla Cameron Crowe, bilhassa bu detaydan hareketle senaryosundaki çatışma noktalarında sadece spor ve aşk temalarını harmanlamakla kalmaz aynı zamanda müthiş bir karakter draması da ortaya çıkartmış olur. O bilindik, kariyeri ve aşkı arasında seçim yapmak zorunda kalan adamın hikayesi değildir bu. Hırstan, paradan, yalan söylemekten, birilerini sömürmekten dolayı sevgiyi, şefkati hatta kendi mutluluğunu unutmuş ve onları tekrar geri kazanmak isteyen bir adamın öyküsüdür Jerry Maguire’ınki.

Hep Maguire’den bahsediyoruz ama 2 buçuk saate yakın bu uzun filmde Dorothy sadece aşık olan kadın değil elbette. Kocasını kaybettikten sonra küçük oğlu Ray’le bir bunalım geçiren Dorothy, en başta oğlunun baba yerine koyacağı bir adamı da aramaktadır. Ve nasıl Maguire, zamanında müşterilerinden faydalandıysa bir benzerini de Dorothy, Jerry’e uygular. Böylece Dorothy’i, Jerry’den bile daha zor duruma düşüren durum, aşk ve vicdan azabı arasında kaldığı ikilemdir. Keza Rod’un iyice kötüye giden ve komik sayılı kontratlara talim olmak durumunda bırakıldığı spor kariyerinde, eşi Marce de biricik menajeriyle bağlarını koparıp kendi ayakları üstünde durmasını isterken, Jerry de yegane müşterisini kaybetmemenin mücadelesini verir. Üç kanattan ilerleyen filmde Crowe’un senaryosunun yanında, Joe Hutshing’in tüm bu dramatik yapıyı akıcı ve seyri keyifli hale getiren, sürükleyici kurgusunun da hakkını teslim etmek lazım.

Oyunculuklara geldiğimizde, yekten söylemek gerekirse Tom Cruise, kariyerinin en iyi oyunculuğunu sergilemiş. Şu sıralar Jack Reacher ve Mission Impossible gibi aksiyon filmlerinde boy göstermesinde her ne kadar dramatik olsa da bu filmin önünü açtığını söylemek mümkün. Arada bir abartıya kaçan overacting anlara ev sahipliği yaptığı sahneler de yok değil ama genel anlamda gerçekten çok başarılı. Özellikle telefonla Rod’u ikna etmeye çalıştığı sahne unutulacak gibi değil. Cuba Gooding Jr. de keza yardımcı rolde enerjisi inanılmaz yüksek bir performans sergilemiş birçok filminde olduğu gibi. Hatta bu rolü 96 Oscarlarında kendisine ‘’Yardımcı Dalda En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü getirmiş. Oscar demişken filmin ‘’En İyi Film”, ‘’En İyi Kurgu”, ‘’En İyi Özgün Senaryo” ve ‘’En İyi Erkek Oyuncu” kategorilerinde 4 adaylığı bulunmakta. Şu sıralar HBO yapımı Watchmen dizisinde gönülleri fetheden Regina King de, Marcee rolünde döktürmüş. Ancak özellikle sona sakladığım ve ödül anlamında hakkını yendiğini düşündüğüm Renee Zellweger, Dorothy’i oynarken hiç konuşmasa bile bakışlarıyla, mimikleriyle o an karakterin yaşadığı hisleri öyle güzel veriyor ki, etkilenmemek mümkün değil. Üstelik diğer oyunculara nazaran yükselme anları (patlama noktaları) çok az olmasına rağmen bana kalırsa daha dengeli ve akılda kalıcı bir performans sergilemiş.

Genel anlamda harika bir filmografisi olduğunu söyleyemesek de, Almost Famous, Jerry Maguire, Vanilla Sky ve Say Anything’i kapsayan 4 özel film ile aşk filmleri konusunda, Cameron Crowe çok başarılı ve filmini izletmesini bilen yönetmenlerden. Kendi adıma rock müzik üzerine yapılmış en iyi filmlerden hatta en iyisi olarak gördüğüm Almost Famous’ından sonra Jerry Maguire da çok iyi geldi. Son derece klişe ve tahmin edilir gibi gözüken bir senaryoyu, bu denli duygusal, motive edici, ilham verici yapmak ve de uzun süresine rağmen bir an bile ilgiyi kaybettirmemek, her yönetmenin harcı değil.

Maguire’ın filmin bazı sahnelerinde karşımıza çıkan akıl hocası Dicky Fox, kapitalizmin hüküm sürdüğü rekabet ortamında hayatta kalabilmek adına birtakım altın tavsiyelerde bulunur. Yazıyı da bu öğütlerinden en can alıcı ve filmi özetler nitelikte olanlarıyla sonlandıralım:

”Aklını kullansan da buran yoksa (kalbini göstererek) yaptığın hiçbir işe yaramaz.’’

’Ben hayatta kazandığım gibi kaybettiğim zamanlarım da oldu. Ama ne olursa olsun her zaman eşimi sevdim. Hayatı sevdim.’’

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending