Connect with us

Vizyon

Avengers Endgame: Hüzünlü bir Veda

Yayın tarihi:

-

Marvel evreninin on yılı aşkın süredir devam eden sinema macerası 22. film olan Avengers Endgame ile bir anlamda son buluyor. Sinema tarihinde pek çok seri film, üçlemeler mevcut. Hatta film sayısı James Bond gibi 25’e ulaşan kahramanlar bile var. Ancak tüm çizgi roman  evrenini sinemaya taşıyarak, her film ve her bir kahramanın maceralarını  yavaş yavaş örüp bir ana öyküye  bağlayan ve  bir bütün oluşturan bir film serisi sanırım sinema tarihinde bir ilk oluyor. Bunu yapmanın zorluğunu kavrayabilmek adına harcanan milyonları, yapım aşamasında  çalışan on binlerce insanı,  Endgame’in tek  bir sahnesinde bile olsa yer ver alan onlarca ünlü oyuncunun bir araya gelişini düşünmek yeterli.  Elbette ki stüdyo Marvel çizgi romanlarının hayran potansiyelini gayet iyi gördü denebilir ama ortaya konulan iş bu hayranlığı ancak birkaç film sürükleyebilirdi. Stüdyo kesinlikle kolaya kaçmadı, tam 22 film yapıldı, mükemmel filmler değillerdi belki ama hemen hemen hepsi belli bir çizgiyi yakalamayı, anlattığı süperkahramanı inanılır kılmayı, yirmi birinci yüzyılın bakış açısını yansıtarak  gişede fırtınalar estirmeyi başardı. Süperkahraman filmi seversiniz sevmezsiniz ama  bu emeği, doğru stratejileri, bu kadar ünlü oyuncuyu bir araya getirme ve bir arada tutma maharetini görmezden gelmek imkansız. Yani  Marvel sadece bu zor görevi tamamlamayı başardığı için bile  kanımca övgüyü hak ediyor.

Marvel Studios’ AVENGERS: ENDGAME..Nebula (Karen Gillan)..Photo: Film Frame..©Marvel Studios 2019

Gelelim bu seriyi sonlandıran son filme. Öncelikle Endgame’in bu macerayı parlak, kusursuz bir zaferle sonlandıran, kahramanlık  destanları  yazan bir film olmadığını söyleyelim. Daha çok bir hesaplaşma, uzlaşma ve nihayet vedalaşma filmi. Öyle ki film neredeyse son yarım saatine kadar o beklenen aksiyonun yanından bile geçmiyor. Hatta filmin kötü adamı bile yok denebilir ama Thanos’un  bu filmde geride kalıyor oluşu aslında pek sürpriz değil.  Çünkü İnfinity War onun felsefesinin filmiydi. Endgame ise superkahramanların felsefesine, onların iç hesaplaşmalarına  odaklanıyor.

Endgame öncelikle  ‘geride kalan’ superkahranmanların travmalarına, yitirdiklerinin acısıyla baş ederek hayatlarına devam etmeye çalışmalarına tanık ediyor bizi uzun uzun. Ardından  Antman’in ortaya çıkışı ile işin içine  kuantumu sokarak tahmin edildiği gibi zaman yolculuğuna bağlanıyor. Kahramanlarımızın geçmişte taşları bulabilmek adına yine gruplar halinde atıldığı maceralar onların geçmişlerine dönmesi  bizim de yıllar önce izlediğimiz filmlere yapılan göndermelere tanık olmamız demek. Bu anlamda kaptan Amerika’nın asansör sahnesi, Hulk’un geçmişteki kendisine karşıdan bakma imkanı bulması gibi küçük muziplikleri de eksik değil Endgame’in. Filmin tonu genel esprili yaklaşımına uygun olmasa da sadece Thor dokunuşu bile bir Marvel filmi izlediğinizi aklınızda tutmaya yetecek malzemeyi sağlayarak  filme olumlu yansıyor. Buna karşın birkaç filmdir zaten irtifa kaybeden Hulk’un değişimi ise  karizmasını sıfırlamaktan başka bir işe yaramıyor. Infinity War’da ortalarda olmayan Hawkeye bu filmde oldukça ön plana çıkartılmış. Jeremy  Renner’ın da katkısıyla onun çektiği acı da karakter derinliği de karizması da  iyi yansıtılmış. Nebula’nın öyküsü ise Infinity War’da Gomora ile Thanos arasında yakalanan baba-kız ilişkisi naifliğinin yakınından bile geçmediğinden sadece olay örgüsünü tamamlamaya yarıyor ve neredeyse filme zaman kaybettiriyor. Çünkü 22. film itibarıyla  Nebula’nın öyküsünü pek te merak ettiğimiz söylenemez. Aynı şekilde Kaptan Marvel’in filmdeki varlığı da sorgulanabilir. ‘Geçen sefer kaybettiniz çünkü ben yoktum’ dedikten sonra olmasının da pek fark yaratmaması manidar. Endgame’in karakterleri arasında geçen sahnelerin bazıları gerçekten  etkileyici olsa da  senaryosunun ekonomik ve tam anlamıyla işlevsel olamadığını, özellikle diyaloglardaki akıcılık ve yaratıcılık  anlamında bir hayli  aksadığını ve bu aksamanın neredeyse hiç aksiyon içermeyen ilk yarıda çok daha fazla göze battığını söylemek yanlış olmaz.

Buna karşılık sonundaki neredeyse yarım saat süren büyük savaşta filmin yönetmeni olan  Russo kardeşler Marvel hayranlarını hayal kırıklığına uğratmıyor ve  oldukça tatmin edici bir görsel şölen sunuyorlar. Ama film elbette bu savaşla bitmiyor ve kahramanlarının öykülerinin  sonuna kimi ağlatan, kimi içimizi rahatlatan noktalar da koyarak macerasını tamamlamayı başarıyor.

Yazının bundan sonraki bölümü bu film ve öncesindeki Marvel Filmleri için keyif kaçırıcı ayrıntılar içermektedir.

İnfinity War sonrasındaki kayıplarla her bir kahramanın baş etme şeklinin hatta çektikleri acının natürünün bile birbirinden farklı olduğunu görüyoruz Endgame’de. Bu anlamda Tony Stark en şanslı olanları, Hawkeye’nin kaybı ise diğer hepsinin çok ötesinde. Kaptan Amerika’nın veya Ajan Romanoff’un asker olduklarını düşünürsek yüksek olasılıkla arkadaşlarını savaş alanında  ilk kaybedişleri değil. Onların ve tabii ki Tony Stark’ın  bunalımının arkasında  yenilgiyi kabullenememenin kibri de var ki bunu en açık olarak  yine Thanos görüyor. Filmin  en can alıcı cümlesi de yine ondan geliyor. ‘Hafızanızı da silmeliydim’ diyor, çünkü ancak kim olduğunuzu hatırlamazsanız peşini bırakırsınız. Oysa superkahramanlarımız kim olduklarını gayet iyi biliyor ve büyük güç büyük sorumluluk getiriyor. Ne zaman bir seçim yapsalar her şeyin önüne kahraman personalarını koyuyorlar. Romanoff’un o uçurumdan atlamasının, Tony Stark’ın her şeyini kaybetmeyi göze almasının, Kaptan Amerika’nın hayatının aşkı birkaç metre uzağındayken ona koşmayıp gözünü kırpmadan  geri dönmesinin başka bir açıklaması da olamaz zaten. Özgürleşmeleri, uzlaşmaları için zafer kazanmaya ihtiyaçları var. Zafer fedakarlık  gerektiriyor elbette ama ‘bunu bütün gün yapabilirim’ kibrinden de bağımsız değil  tam olarak. Thor’un kaybettiği hiç kimse geri gelmemişken iyileşmeye başlamasının, Kaptan Amerika’nın nihayet yaşayamadığı aşkına dönebilmesinin, hatta Tony Stark’ın huzur içinde ölebilmesinin tek yolu kazandıklarına inanmaları. Hiçbirisi, Stark bile karısına, kızına, mutlu hayatına rağmen kendisini superkahraman personasından ayırmayı başaramıyor. Çünkü vazgeçmek kendinden vazgeçmeyi de gerektiriyor. Geride kalanların kayıpları sevdikleriyle sınırlı değil yani kendilerini de kaybolmuş hissediyorlar ve  asıl bununla yaşayamıyorlar.

Marvel Studios’ AVENGERS: ENDGAME..L to R: Nebula (Karen Gillan) and War Machine/James Rhodey (Don Cheadle)..Photo: Film Frame..©Marvel Studios 2019

Oysa şunu da akılda tutmak gerekir ki aslında diğer bütün ihtimaller kaybetmeleri ile sonlanıyor. Biz Endgame’de tek kazanabildikleri öyküyü(olasılığı)izliyoruz. Yani  ne yazık ki pek çok kahramanın öyküsü pek çok kereler İnfinity War’un sonunda bitiyor. Üstelik  Endgame’in sonunda da herkes kazanamıyor ne yazık ki. Yine de gerçek hayatta telafisi olmayan, her insanın her an  yaşayabileceği kayıpların en azından bu fantastik evrende geri döndürülebileceğini görmeye, düşünmeye  ihtiyacımız var. Yani kanmaya gönüllü olduğumuz bir illüzyon karşımızdaki.

Kahramanların sayısı ve ilişki karmaşası düşünüldüğünde bu anlaşılabilir belki ancak Endgame’in her karakter için çok fazla derine inebildiğini söylemek zor ve senaryo aşamasında epey önemli bir kaç mesele  de gözden kaçmış doğrusu. Örneğin Hulk ile Natasha’nın ilişkisi, kaybının onun üzerindeki etkisi tamamen es geçiliyor ve Kaptan Amerika ile Tony Stark’ın hesaplaşması biraz hızlı ve yüzeysel olarak çözülüyor. Yine de senaryodaki bu aksamalara rağmen, önceki filmlerdeki yatırımları sayesinde filmin en çok vurgu yaptığı vedalaşma ve hesaplaşma kısımlarında özellikle  bir kaç sahnede oldukça etkileyici olmayı başardığına da hiç şüphe yok. Clint ile Natasha arasındaki veda, Tony’nin babasıyla karşılaştığı ve  Ironman maskına mesaj bıraktığı  sahneler, kaptan Amerika’nın yaşlı bir adam olarak geri dönüşü bunlardan ilk akla gelenler. Filmin ayrıca sondaki savaş sırasında portallardan saldıran ordular, herkesin geri dönüşüyle şenlenen savaş meydanında özellikle Thanos ile Kaptan Amerika’nın verdiği savaş ve eldiven üzerinden dönen kovalamacalar  ile son derece keyifli bir seyirlik oluşturduğunu, bunun yanında  filmin kızlar çetesi, savaş alanı kavuşmaları ile bir takım hassasiyetleri gözetmeyi de ihmal etmediğini belirtmekte fayda var.

Endgame son düzlükte artık macerasını tamamlamış olsa da aslında bana göre tüm süperkahramanlar içinde açık ara en ilginç karakter olan ve Robert Downey Jr tarafından yıllardır başarıyla canlandırılan Tony Stark’ın cenazesinde kameranın  geride kalan tam 22 filme güzelleme yaparcasına bu filmlerde yer almış neredeyse tüm ünlü oyuncuların üzerinden yavaşça kayarak onları selamlamasıyla hem çok şık hem de son derece duygusal bir hamle yaparak  bırakın oyuncuları, neredeyse biz seyircilerin bile bu yolculuğa katıldığı için adeta gururlanmasını sağlıyor. Yani diyeceğim o ki; çizgi roman hayranları olarak gönülden bağlandığımız bu süperkahramanlar evrenini ufak tefek aksamalarla da olsa tamamlamayı başaran, bazı kahramanların hayat döngüsünü saygı duruşu ile sonlandırıp yenilere yer açan, bu 22 filmlik devasa macerayı  hem epik savaş sahneleri ve  dişe dokunur alt metinlerle süsleyip hem de eğlenceli kılarak  sinema tarihine armağan eden ve böylelikle  bir neslin popüler kültürü üzerinde  tartışmasız bir etki  yaratan Marvel stüdyolarına teşekkürü borç biliriz.

 

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Maisie Williams’ın Başrolünde EVDEKİLER (THE OWNERS) Bu Cuma Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Netflix dizileri THE FOREST ve OSMOSIS ile tanınan Julius Berg’in yönetmenliğini üstlendiği EVDEKİLER (THE OWNERS) filminin başrolünde GAME OF THRONES’taki Arya rolüyle unutulmazlar arasına giren, en son NEW MUTANTS filminde de gördüğümüz Maisie Williams var. Avın avcı olduğu bu korkutucu gerilim 10 Aralık’ta Sinemalarda!

Yaşadıkları kasabanın yaşlı ve zengin çifti Huggins’lerin evini soymaya karar veren üç arkadaş, çiftin yemeğe çıktıkları bir akşam evlerine girerler. Fakat evdeki kasayı hesapladıkları/düşündükleri gibi açmayı başaramayınca planlarını değiştirmek zorunda kalırlar. Mary (Maisie Williams) yeni plana karşı çıksa da, ekip kasayı açmadan gitmek istemez. Bilmedikleri şey ise Huggins’ler aslında göründükleri gibi masum ve zayıf değildir. Tek amaçları biraz para bulup kasabadan kaçmak olan soyguncular, hayatta kalabilmek için adeta labirente dönüşen bu evden kurtulabilecekler midir?

Gerilimi yoğun, fazlasıyla ürkütücü!

Guardian

Korku-gerilim türünde, günümüz Britanya’sını yansıtmayı başaran nadir filmlerden.

Sight & Sound

Oyunculardan mükemmel bir performans!

Irish Times

Şaşırtıcı sürprizleriyle eğlendirmeyi başarabilen bir korku.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

DUNE: ÇÖL GEZEGENİ 22 Ekim’de Türkçe Dublaj, Türkçe Altyazı, 2D, 3D ve IMAX 3D Seçenekleriyle Sinemalarda!

Yayın tarihi:

-

Yazar:

Oscar adayı Denis Villeneuve (“Arrival”, “Blade Runner 2049”), Frank Herbert’ın çığır açan en çok satan romanının, Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures yapımı beyazperde uyarlaması olan “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetiyor.

Efsanevi ve duygu yüklü bir kahraman yolculuğu olan “Dune: Çöl Gezegeni”, kendi ailesi ve halkının geleceğini garanti altına almak için evrendeki en tehlikeli gezegene seyahat etmek zorunda olan, kavrayışının ötesinde büyük bir kaderin içine doğmuş, parlak ve yetenekli genç Paul Atreides’in hikayesini anlatıyor. Kötücül güçler, gezegenin var olan en değerli kaynağı için -insanlığın en büyük potansiyelini ortaya çıkarabilecek bir maden- çatışmaya tutuşmuşken, yalnızca korkularını yenebilenler hayatta kalacaktır.

 

Filmin başrollerini Oscar adayı Timothée Chalamet (“Call Me by Your Name”, “Little Women”, “The French Dispatch”), Rebecca Ferguson (“Stephen King’s Doctor Sleep”, “Mission: Impossible – Fallout”), Oscar Isaac (the “Star Wars” serisi) Oscar adayı Josh Brolin (“Milk”, “Avengers: Infinity War”), Stellan Skarsgård (HBO yapımı “Chernobyl”, “Avengers: Age of Ultron”), Dave Bautista (“Guardians of the Galaxy” filmleri, “Avengers: Endgame”), Stephen McKinley Henderson (“Fences”, “Lady Bird”), Zendaya (“Spider-Man: Homecoming”, HBO yapımı “Euphoria”), Chang Chen (“Mr. Long”, “Crouching Tiger, Hidden Dragon”), David Dastmalchian (“Blade Runner 2049”, “The Dark Knight”, “The Suicide Squad”) ve Sharon Duncan-Brewster (“Rogue One: A Star Wars Story”, Netflix yapımı “Sex Education”) paylaşıyor. Filmde, ayrıca, Oscar adayı Charlotte Rampling (“45 Years”, “Assassin’s Creed”), Jason Momoa (“Aquaman”, HBO yapımı “Game of Thrones”), ve Oscar ödüllü Javier Bardem (“No Country for Old Men”, “Skyfall”, “The Little Mermaid”) rol alıyor.

Villeneuve “Dune: Çöl Gezegeni”ni yönetirken kendisinin Jon Spaihts ve Oscar ödüllü Eric Roth’la (“Forrest Gump”) birlikte Frank Herbert’ın aynı adlı romanını esas alarak yazdığı senaryoya dayandı. Villeneuve, Cale Boyter, Joe Caracciolo Jr. ve Oscar adayı Mary Parent (“The Revenant”) filmin yapımcılığını; Tanya Lapointe, Joshua Grode, Herbert W. Gains, Jon Spaihts, Thomas Tull, Brian Herbert, Byron Merritt ve Kim Herbert ise yönetici yapımcılığını üstlendiler.

Villeneuve kamera arkasında Oscar adayı ya da sahibi olan, yıldız isimlerden oluşan bir yaratıcı ekiple çalıştı. Bunlar arasında yer alan şu isimlerle daha önce de birlikte çalışmıştı: Oscar adayı yapım tasarımcısı Patrice Vermette (“Arrival”, “Sicario”, “The Young Victoria”), iki kez Oscar adayı olmuş kurgu ustası Joe Walker (“Blade Runner 2049”, “Arrival”, “12 Years a Slave”), iki Oscar’lı görsel efektler amiri Paul Lambert (“First Man”, “Blade Runner 2049”), Oscar ödüllü özel efektler amiri Gerd Nefzer (“Blade Runner 2049”), makyaj ve saç tasarımı-makyaj departmanı sorumlusu Donald Mowat (“The Little Things”, “Blade Runner 2049”); Oscar ödüllü ses kurgu amiri Mark Mangini (“Mad Max: Fury Road”, “Blade Runner 2049”) ve Oscar adayı ses kurgu amiri Theo Green (“Blade Runner 2049); Oscar ödüllü yeniden kayıt miksçisi Doug Hemphill (“Last of the Mohicans”, “Blade Runner 2049”) ve iki kez Oscar adayı yeniden kayıt miksçisi Ron Bartlett (“Blade Runner 2049”, “Life of Pi”).

Yönetmenin ekibinde, ayrıca, ilk kez çalıştığı şu isimler yer alıyordu: Oscar adayı görüntü yönetmeni Greig Fraser (“Lion”, “Zero Dark Thirty”, “Rogue One: A Star Wars Story”); üç kez Oscar adayı kostüm tasarımcısı Jacqueline West (“The Revenant”, “The Curious Case of Benjamin Button”, “Quills”) ve kostüm tasarımcısı Robert Morgan; ve dublör koordinatörü Tom Struthers (“The Dark Knight” trilogy, “Inception”).  Oscar ödüllü ve birçok kez Oscar adayı olmuş besteci Hans Zimmer (“Blade Runner 2049”, “Inception”, “Gladiator”, “The Lion King”) filmin müziklerine imza attı.

Warner Bros. Pictures ve Legendary Pictures bir Legendary Pictures yapımı olan Denis Villeneuve filmi “Dune:Çöl Gezegeni”ni sunar.

Okumaya Devam Edin

Vizyon

Tenet: Tersine Dünya

Yayın tarihi:

-

Ünlü yönetmen Christopher Nolan bildiğiniz gibi  zamanla oynamayı, teorik fizik kuramlarını kurcalamayı seviyor ve bu uğurda bulduğu karmaşık fikirler, filmlerine zaman üzerinden attığı imza, hala çoğu sinemasever için  çekiciliğini koruyor. Nolan’ın son filmi Tenet yine zamanla ilgili çok parlak bir fikir içeriyor, üstelik bu fikir görsel olarak da özgün sahneler yaratmaya çok uygun. Yani Nolan’ın elinde yeni bir Inception yaratmak için gerekli malzeme var ama bu malzemeyi öyle har vurup harman savuruyor, hikayesini anlatırken öyle telaşa kapılıyor ki ortaya değil bir başyapıt keyifli bir aksiyon filmi bile çıkmıyor maalesef.

Film gelecekte keşfedilen zaman yolculuğu ile günümüzdeki zaman akışını tersine çevirmeye çalışan (ki bu bildiğimiz dünyanın yok olması demek) böylelikle geleceği değiştirebileceğine, gelecekteki dünyayı kurtarabileceklerine  inanan bir grup insana karşı verilen mücadeleyi anlatıyor. Ancak eski dünyayı yok etmek elbette atalarının  yok olacağı anlamına geliyor ve bu söylem aynı Terminatör’de veya Geleceğe Dönüş’te olduğu gibi sonunda büyükbaba paradoksuna bağlanıyor. Geçmişe gidip büyük babanızı öldürecek olsanız var olmaya devam eder misiniz? Var olamayacaksanız büyük babanızı nasıl öldürebilirsiniz? Yani filmin anlattığı zaman kıskacı büyükbaba paradoksu üzerinden en nihayetinde kader, özgür irade ikilemine varıyor. Ne yaparsak yapalım her şey olacağına mı varıyor? Yoksa insan nesli döngüsünü kıracak iradeye sahip mi? Bu soruların yanıtları bilimsel olarak belirsiz olsa da Nolan kendini belli ki kader tarafında görüyor ve ‘olan olmuştur’ diyor. Tüm havalı teorilerine ve karmaşık yapısına rağmen filmin bu kaderci söylemi de doğrusu bir miktar hayal kırıklığı yaratıyor. Hatta son sahnede aileye yaptığı vurgu ve filmin gelecek neslin ebeveynlerini yok etme cüretini kınadığı üzerinden düşünürsek  bu söylem daha da muhafazakar bir çizgiye oturuyor.

Tenet’in en önemli  kusurlarından biri  de kanımca özgün fikrinin üzerine yazıldığı hikayenin son derece klişe olması. Öyküden zaman meselesini çıkardığımızda karşımızdaki bir Mission Impossible, James Bond  veya Jason Bourne  filmi olabilir pekala. Karton, üstelik Rus bir kötü adam, onun elinde cefa çeken güzel bir kadın, dünyayı kurtarmaya çalışan ama aslında neyin içine düştüğünü tam olarak anlayamamış bir ajan, ona yardım eden bir yanı gizemli bir başka ajan. Klişe de olsa bu formülün çalıştığı son derece eğlenceli aksiyon filmler seyretmişliğimiz var. Ancak hem yönetmenin amacı bu değil, hem de bu klişeye yedirilmesi gereken oldukça karmaşık teorik fiziğe dayalı fikirler filmin dengesini bozuyor. Oysa Nolan mesela Inception’daki özgün fikirlerini, bir taraftan akan ana öyküyle duygusal yönlerini de ihmal etmeden birleştirmeyi başarmış, hem kurgusunu hem de senaryosunu dengeleyerek ortaya bir başyapıt çıkartmıştı. Tenet’ta ise öykü ile fikrin doku uyumunun yetersiz oluşu filmin bütünlüğüne zarar veriyor.

Aslında Tenet daha önce sinemada bir aksiyon filminde neredeyse hiç görmediğimiz, algımızı değiştiren sahneler izletiyor bize ama neredeyse tamamı görsel efekt kullanmadan çekilmiş olmasına rağmen ilk kez Nolan’ın yönetmenliğinde bile bir telaş, bir acemilik var gibi. Oldukça eleştirilen Dunkirk bile pek çok açıdan kusurlu bir film olmasına rağmen yönetmenliği ve teknik başarısı ile soluksuz izlenen bir filmdi ve sadece açılış sahnesiyle bile aklımızda yer etmişti.  Doğrusu Tenet’ta algımızla oynayan  aksiyon sahnelerinin bile etkisi altında kalmak mümkün olmuyor. Filmin hızlı kurgusu kalp atışlarınızı hızlandıracağına sizi sanki filmden koparıyor. Pek çok ayrıntı ve gönderme hızlı kurgunun ve bu telaşlı anlatımın kurbanı oluyor. En parlak aksiyon sahneleri olarak tasarlanan savaş sahnesi veya opera baskınında bile bu hız filmin aleyhine işliyor. Hemen ilk sahnelerden birinde karakterin ağzından duyduğumuz ‘düşünme hisset’ cümlesinin aksine film sizden durmadan düşünmenizi, olayları kafanızda sıraya sokmanızı, her ayrıntıyı aklınızda tutmanızı  talep ediyor. Bu meydan okuma çoğumuzun Nolan’dan asıl beklediği  şey olsa da özellikle filmin sonlarına doğru keyif vermek yerine yorucu hale geliyor. Bunda filmin başkarakterini bile derinlikli bir şekilde anlatamamasının, karakterlerin motivasyonlarının bizden kasten saklanmasının  ve senaryo zaaflarının da katkısı büyük. Bilimkurgu kısmını nispeten tutarlı şekilde tamamlamayı başarsa da filmin senaryosu da aynı öyküsü gibi çoğu zaman klişe batağına saplanıyor.  Bu klişeler yumağı ve filmin karakterlerine neredeyse hiç yatırım yapmaması oyuncu performanslarına da yansıyor. Başroldeki John David Washington’ın  performansı  aksiyon sahneleri de dahil vasatı aşamıyor. Elizabeth Debicki ise kendisini benzer rollerde sıklıkla izlediğimiz de düşünüldüğünde filme ekstra bir katkı sağlayamıyor. Hele Kenneth Branagh’ın hayat verdiği kötü adamın kulak tırmalayan aksanı ile attığı nutuklar  dayanılır gibi değil. Aaron Taylor-Johnson’a ise üzülmemek imkansız. Keşke Nolan’la çalışmanın cazibesine kapılıp bu dümdüz rolü  hiç  kabul etmeseymiş. Parlayan tek performans tartışmasız Robert Pattison’a ait ve genç aktör filmin tüm zaaflarına rağmen ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.  Neil filmde ete kemiğe bürünmüş, cazibesi olan tek karakter, filmdeki en iyi şey belki de.

Nolan’ın birkaç filmdir düşüşte olduğu bir gerçek ve ne yazık ki Tenet özgün fikrine, yönetmenin görsel efekt kullanmadan çektiği havalı aksiyon sahnelerine rağmen senaryo zaafları, klişe öyküsü ve kaderci söylemi ile hem Nolan’dan beklentimizin hem de kapasitesinin çok altında kalıyor.

 

Okumaya Devam Edin

Facebook Sayfamızı Beğenin

Facebook Pagelike Widget

Twitter’dan takip edin!


Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Tüm hakları saklıdır, https://sinematopya.com , 2019.

Trending